• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Adab, Muhammed bin Abdullah el Hani

      Adab, Muhammed bin Abdullah el Hani
      Adab, Muhammed bin Abdullah el Hani
      Adab, Muhammed bin Abdullah el Hani
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Fiyat:
      50,00 TL
      İndirimli Fiyat (%30) :
      35,00 TL
      Kazancınız 15,00 TL
      35.00 www.goncakitap.com.tr
      Aynı Gün Kargo
              Stoktan Kargo
       
      Kitap              Adab  
      Yazar             Muhammed bin Abdullah el Hani 
      Yayınevi         Erkam Yayınları
      Tercüme         Ali Hüsrevoğlu
      Etiket Fiyatı    50 TL
      Kağıt - Cilt      1.Hamur kağıt - Ciltli
      Sayfa - Ebat    288 sayfa - 17x24 cm
      Yayın Yılı         2016
      ISBN                9789756247891     
      Not                   Kahverengi olan son baskıır. Bu Kitap gönderilecektir.  

       

      Bu kitabı kredi kartı, banka havalesi, posta çeki veya kapıda nakit ödeme ile satın alabilirsiniz. Tüm banka kredi kartları geçerlidir.
       
      Muhammed bin Abdullah el Hani Adab kitabını incelemektesiniz.
      Erkam yayınları Adab kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı.Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
       
       
          Müellifin Takdimi
       
      Hamd, âlemlerin rabbi Allah'a; salât ü selâm da Peygamberimiz, Efen­dimiz ve mürşidimiz Muhammed aleyhisselâtüve'sselâm'a, O'nun âlü as­habına.
       
      Ey Hak yolunun yolcusu,
      Bu yüce tarikat üzerinde pek çok kitaplar yazılmıştır. Fakat büyükleri­miz, "her asırda, insanlara bir asır önceki irfanı o devir insanlarının anlaya­cakları şekilde ifâde edip anlatacak bir mütercime ihtiyaç vardır" buyurmuş­lar. Böyle bir ihtiyaç bulunmasa idi kitap tasnifleri bu kadar çoğalmazdı. Çünkü Kur'ân-ı Kerim ve hadîs-i şerifler bizim için gerekli bütün ahkâm ve âdabı en güzel şekilde açıklamaktadır.
       
      Tarîkat-ı aliyye-i Nakşbendiyye âdabı üzerinde te'lîf edilen en güzel eser, seyyidim allâme şeyh Muhammed bin Süleyman el-Bağdâdî'nin te'lîf ettiği "el-Hadîkatü'n-Nediyye" kitabı dır. Mevlâna Hâlid Bağdadî efendimiz bu eseri hayatta iken te'lif etmişlerdir.
       
      Bunu kendileri şöyle anlatırlar:
       
      "Bir gün mürşidim Mevlânâ Hâlid hazretleri bana:

      - Sohbetlerde ihvana ne okuyorsun? diye sordular.

      "el-Hadîkatü'n-Nediyye"  kitabını okuyorum" dedim.

      Bana: "İbaresi fasih mi?" diye sordular.
       
      "Bu sahada yazılmış en açık ifadeli eserdir" dedim. Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid kuddise sirruh hazretleri: "Eser baştan sona benim ifâdelerimdir" buyurdular."
       
      Bundan anladım ki, Mevlânâ Hâlid hazretleri eserin ibaresini söylemiş­ler, Muhammed bin Süleyman el-Bağdâdî de yazmışlardır.
       
      "el-Hadîkatü'n-Nediyye" kitabı, bâtın ilminin öğrenilmesinin gerekli oldu­ğunun isbatı, Nakşbendiyye tarikatının en sağlam ve en üstün tarik olduğu ve bu yolun münkirlerinin susturulmasını hedef alarak te'lifedilmişdir. Kitab neşrolunduktan sonra Allah'ın tevfîki ve yardımıyla inadçıların, hasedcilerin ve mü'minlerin zihinlerini karıştıranların sesleri kesildi.
       
      Eserin içinden tarîkat âdabı ile alâkalı bahisleri seçip öğrenmek yeni sâlikler için çok zor oluyordu. Bu sebebten biz bu yolun sâliklerinin kolaylık­la istifade edebilmeleri için "el-Hadîkatü'n-Nediyye" kitabını özetledik ve ec­rini Allah'dan bekleyerek hepimiz için gerekli bulunan zahirî ve batınî âdabı tanzim ve tertib ederek bazı ilâveler yaptık ve esere "el-Behcetü's -Seniyye" ismini verdik.
       
      Bu mübarek yolun neş'esine ve feyzine ererek yaşamaya muvaffak kılmasını Cenab-ı Hak'dan niyaz ederiz.

      Başarıya ulaştıran, doğru yola kavuşturan ancak Allah'dır.

      Muhammed bin Abdullah el-Hânî
       

      BİRİNCİ BÖLÜM
       
            GİRİŞ
       
      Ey Allah'ı tanımak isteyen, bilesin ki,

      Nakşbendî büyüklerinin itikadı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadıdır. Yani, Peygamberimizin sünnetine sarılanların inancıdır.
      Bu tarikatın temeli, Rasûlullah'ın tertemiz şeriatının hükümlerini yaşa­mak, hayatında tatbik etmektir.

      Bu yoldaki büyüklerimizden ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî Hazretleri, şeriat ahkâmına sarılmak konusunda buyurmuşlardır ki: "Âdab dan bir edebi dahi muhafaza etmek, mekruhlardan tenzîhî bile olsa bir mek­ruhu terketmek; zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühden çok daha efdaldir."

      Evet, bütün bu zikir, fikir, murakabe ve teveccüh; şeriat-ı mutahharanın ahkâmına riâyetle beraber bir kimsede toplanırsa nur üstüne nurdur. O kim­se hakikaten büyük bir kurtuluşa ermiştir. Ama bu da, insanın yaratılış gaye­si olan ibâdet ve ubudiyyete ihlasla devam etmeksizin asla gerçekleşmez.
       
      İnsanın aşk ve mahabbet sahibi olması asıl maksadlardan olmayıp ubudiyyet makamına vâsıl olmak için vesiledir. Bunun için insan masivadan, yani Allah'dan başka her şeyden alâkasını kesmedikçe Allah'a gerçekten kul oldum diyemez.
       
      Bu yolda aşk ve mahabbet sahibi olması, kulun masivadan alâkasını kesmesine vesiledir. Onun içindir ki ubudiyyet, velayet mertebelerinin en yükseğidir. Velayet dereceleri içinde ubûdiyyetten, yani Allah'a şartınca kul olmaktan daha yüksek bir makam yoktur. Bu makamdan düşmemenin tek şartı da ibâdete ihlâsla devam etmektir.

      İbadet, insana her an kendini Allah'ın huzurunda bilme şuurunu kazan­dırmak içindir. Bu sebeble kulun tam istifade edebilmesi için ibâdet anında Allah'dan gayriyle alâkasını kesmesi ve Allah'ın huzurunda olmanın ürperti­sini duyması lâzımdır. Bu büyük seadet de, ancak Allah'ın lûtfu ile kulun kal­binde ibadet şevkinin bulunmasıyla kazanılır. Bunu kazanmak için de en sağlam yol, o aşka sahib bir kâmil şeyhin sohbetine devam etmektir.

      Bu konuda, şeyh Ebû Ali ed-Dekkak demiştir ki: "Kendi başına biten ağacın meyvesi olmaz. Sünnetullah, yani Allah'ın değişmez kanunu herşeyi bir sebebe bağlamak üzre devam edip gitmektedir. Nasıl ki baba ve ana ol­madan çocuk dünyaya gelmiyorsa, bir kâmil mürşidin terbiyesine girmeden yeni bir âleme doğuşta da birçok özürler, sürçmeler ve yıkılmalar olabilir."
       
      Şeyh-i Ekber Muhyiddinİbni Arabî, "Fütûhât-ı Mekkiyye"sinde, insa­nın, "kâmil ve mükemmil bir şeyhe bağlanmasını zaruri ve mecburi" görmüş ve "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" demiştir.

      "El-Hadîkatü'n-Nediyye"' kitabında der ki: "İlâhî bir cezbe sayesinde se­lim bir kalbe sahip olmayan herkese, bâtın ilmini, bu yolda insanı kurtuluşa ve helâka götüren şeyleri, seyr u sülûkün âdabını ve muamelatını öğren­mek farzdır."

      Gerçi ilâhî cezbe, ledünnî ilim ve kudsî bir fıtratla kalb-i selîme sahib olanlar da vardır. Ama bunlar nâdirdir. Dînin hükümleri ise istisnalara göre değil, bütün insanların durumlarına göre konulmuştur.

      Zahir ilmi tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kıl­maz. Yani zahir ilmi tahsil eden, batın ilmine ihtiyacı olmadığını söyleyemez. Evvelkilerden ve sonrakilerden birçok büyük âlimler zahir ilminden sonra bâtın ilmini, terbiye ve hizmet yoluyla tahsilin zaruretine inanmışlar ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır.
       
      Meselâ: Hanefî imamlarından İbni Hümam, İbni Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddin Remlî, Hamevî ve emsali;

      Şafiî imamlarından Sultânü'l-ul emâIzz'übnü Abdisselâm, imam Gazzâli, Tâcüddin Sübkî, İmam Süyûtî, Şeyhülislâm kadı Zekeriyyâ, allâme Şihab, İbni Hacer el-Heytemî ve emsali;

      Malikî imamlarından Ebu'l-Hasen Şâzelî ve halifesi şeyh Ebu'l-Abbas el-Mürsî, onun halifesi Şeyh İbni Atâullah el-İskenderî, İbni Ebî Hamze, Nâsıruddin el-Likaanî, muhakkik âlim Ahmed ez-Zerruk el-Berlesî ve emsali.

      Hanbelî imamlarından şeyh Abdulkadir el-Ciylî, şeyhülislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî, şeyh İbnü'l-Buhârî el-Fütûhî ve emsali.
       
      Bütün bu büyük âlimler, zahirî ilimlerle meşgul olup onları tahsil ettikten sonra bâtınî ilimlerini ehillerinden sohbet, hizmet, seyr u sülük, husn-i itikad, İhlâs, rezâili terk ve fazîletlerle zînetlenmek suretiyle tahsil ettiler ve hayrın en büyüklerine nail oldular.
       
      Rivayet olunduğuna göre bir âlim şöyle anlatır:

      Yüzlerinde hayır açıkça görülen bir cemaat içinde İmam Gazzâlî'yi gör­düm. Üzerinde yamalı bir elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki:
      • Ey imam, Bağdad medreselerinde ders vermen bundan daha iyi değil miydi?
      Bana derin derin baktı ve dedi ki:
      • Seâdet dolunayı, müridlik feleğinde doğunca akıl güneşi vuslat yolunu gösterdiği için böyle yaptım.
       
      Şeriat ve tarikat ilimlerinde büyük bir âlim bulunan İmam Şa'rânî, "Meşâriku'l- Envâri'l-Kudsiyye" kitabında der ki: "Bütün tarikat ehilleri; insanı Al­lah'ın huzuruna kalb huzuruyla çıkmaktan alıkoyan kötü sıfatlardan kurtul­ma yolunu gösterecek bir kâmil mürşide bağlanmanın zaruri olduğunda itti­fak etmişlerdir."

      Fakat, insanın bağlandığı mürşidin âlim, arif, kemâle ermiş ve kemâle erdirmeğe ehil bir mürşid olması lâzımdır. Huzurla namaz kılmayı insana bu "mürşid öğretecektir.
       
      Bâtın hastalıklarının ilacı; dünya sevgisinden, kibirden, kendini beğen­mekten, riyakarlıktan, insanlara kin beslemekten, hasedden, düşmanlıktan, iki yüzlülükten ve bunlar gibi kötü huylardan temizlenmektir.

      Bunların hepsi de Peygamber Efendimizin hadîs-i şeriflerinde birer birer beyan edilmiş ve bu gibi kötü huylara tutulanların ve kurtulamayanların azablarının ağır olduğu haber verilmiştir. Bu kötü hasletlerden kendisini ter­biye yoluyla kurtaracak bir mürşid-i kâmile bağlı olmayanlar, dolaylı olarak Allah'ı ve Rasûlünü saymamış olurlar. Çünkü bir mürşidin terbiyesine girme­yen kimse, bu kötü hasletlerden kurtulamaz. İsterse yüzlerce kitabı ezber bilsin.
       
      Böyle bir kimse, tıbba dâir bir kitap ezberleyip de hangi ilâcın hangi hastalık için ve ne zaman tatbik edileceğini bilmeyen kimse gibidir. Bu kim­se bu kitabı ders olarak da okutabilir. Bunu duyup da işin gerçeğini bilme­yenler: "Bu adam ne büyük bir tabib imiş!" derler. Fakat bir hasta ona halini anlatıp, tutulduğu hastalığın adını ve çaresini sorsa, tabibliğin sadece lafını ezberleyen o adam bunun cevabını veremiyeceği gibi bir ilaç da yapamaya­caktır. O zaman böyle bir adama müracaatta bulunan hasta "bu adamın tabiblikten haberi yok!" diyecektir.
      Bunun için ey mü'min kardeşim! Bu tavsiyeye kulak ver ve bir kâmil mürşidin terbiyesine gir!

      Sakın ola ki, Kur'an'ın ve Sünnet'in ruhuna uymayan bir yola sufiyyenin yoludur demeyesin! Çünkü Kur'an'ın ve Sünnet'in kabul etmediği yol küfür yoludur. Bizim yolumuz ise tamamen ahlâk-ı Muhammediyye'yi, yani Rasûlullah'ın yüksek ahlâkını yaşamak ve bütün hayatımızı Kur'an'ın emirlerine ve Rasûlullah'ın sünnetlerine göre düzenlemektir.

      İmam Şa'rânîyine bu kitabında şöyle demektedir:

      "Rasûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz, amel etmediğimiz ilimle kendimizi aldatmamak üzere bizden söz almıştır. Bugün insanların pek çoğu ise amelsiz ilimle kendilerini aldatmaktadırlar. Halbuki salih selefi­miz, yani dine sözleriyle ve amelleriyle bağlı geçmişlerimiz böyle değillerdi. Bu ahde sâdık kalmak isteyenin bu yola girmesi lazımdır. Bu yolculukta, is­tenen maksada tehlikesiz ulaşabilmek için bir kâmil mürşide mutlaka ihtiyaç vardır. Böylece mürşidi onu Allah'ın izni ve tevfîki ile murakabe derecelerine ulaştıracak, terbiyesiyle ilâhî haşyeti kalbinde duyuracaktır. İlmiyle âmil olan âlimler böyle yapmışlar ve böyle yapılmasını tavsiye etmişlerdir."
       
      Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârîder ki: "Ehlullah ile bir araya gelme­yen fakih, katıksız kuru ekmek gibidir."

      Aliyyü'l-Havvas şöyle der: "İlim öğrenmek isteyen, kâmil bir şeyhe bağlanmadıkça kemale eremez. Çünkü böyle bir kimseyi ilmi mağrur ede­cek, bu aldanışı ise onun gözüne birçok hakikatleri perdeleyecek ve göster­meyecektir. Kâmil mürşide bağlı olduğu takdirde ise, onu bu büyüklenmelerden ve nefsinin tuzaklarından kurtaracak, doğru yolu gösterecektir. Tarikat ehilleriyle beraber yola girmeyen bir kimse her işini birbirine karıştıracak, ilimsiz amel davasında bulunacak, aslını bilmeden yaptığı yanlış ameli doğ­ru yapıyorum diye iddiaya kalkışacak, kendisine "ibâdetin az" diyene karşı nefsi kabaracak kendine bir ikazda bulunanı bir sürühatâlarla ithama kalkı­şacaktır. Bu sözümde şüphesi olan varsa tecrübe edebilir."
      Ey kardeşim! Bu sebeble bir kâmil şeyhin terbiyesi altında yola koyul, ona hizmet et. Cefasına ve seni kendinden uzak kılıp hasret çektirmesine sabret! O, senin kendi hareketlerine ve amellerine dikkat etmeni, hayatına bir çekidüzen vermeni ister.
       
      Bu senin için büyük bir dönüştür. Fakat bu yolculukta dünyevî işler ma­zeret gösterilirse maksuda ulaşılmaz. Kalbinle Allah'a dönmen lazım. İlmin kendine has bir büyüklüğü, insana verdiği bir gururu vardır. Nefis de hileleri ve tuzaklarıyla bunu beklemektedir. Nice büyük âlimler zahirî ilimlerine aldanarak bu gizli tehlikeleri görmemişler, birçokları yıkılıp gitmişlerdir. Henüz ilim tahsili çağında olanlar ise bu tuzaklardan mürşidsiz nasıl geçebilecek­lerdir?
       
      "Allah, dilediğini doğru yola ulaştırır." (Bakarasûresi/213)
       
      Arif şeyh Abdülganî Nablûsî, "Miftâhu'l-Maıyye" kitabında şöyle der: "Bir kimsenin Allah'a giden yolda, şeyhini Allah'ın kapılarından bir kapı, bâbu'llah olarak görmesi müridliğin ilk mertebesidir."

      Şeyh Muhammed el-Bekrî, Peygamberimizin hakîkat-ı Muhammediyye'si hakkındaki beytinde der ki: "Sen Allah'ın kapışısın ya Rasûlallah! Kim o kapıya varır ise sensiz huzura giremez!"

      Mürid, şeyhinden kendisine her geleni Allah'dan bilmelidir. Gelen hayır ise Allah'ın lutfu, şer gibi görünürse Allah'ın imtihanıdır. Müridliğin ve seyr u sülûkün temeli budur.
       
      Yine mürid şeyhini, Allah'ın isim ve sıfatlarının mazharı olarak görüp, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak suretiyle kendini her zaman şeyhinin yanında bilerek edeb ve ahlâkını güzelleştirmesi lâzım­dır. Bu da ikinci derecedir.

      Üçüncü derece ise, mürid şeyhini görmeyip, dilediğini doğru yola erdi­ren, dilediğini saptıran olarak ancak Allah'ı görmesidir. Bu mertebe, merte­belerin en yükseği olup Sıddıyk-ı ekber Ebû Bekir radıyallahu anh'in merte­besi ve makamıdır. Her an Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber olarak dinin hakikatlerini ondan öğrenen Ebû Bekir Sıddıyk radı­yallahu anh, Rasûlullah'ın kim olduğunu anlamış olması sayesinde, Hazret-i Peygamberin vefatıyla müslümanların arasına fitne düşünce demiştir ki: "Kim Muhammed'e tapıyor idiyse bilsin ki Muhammed vefat etmiştir. Kim de Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayy'dır ve ölmez!"
       
      Bu konuda Mevlânâ, mürşidi Şems-i Tebrîzi hakkında: "Mürşidim Hakk'ın kapısıdır. Çünkü Hakk'a onunla vâsıl oldum" der.

      Asl olan şudur ki, şeyhin suretinin, nefsinin ve aklının ötesinde zahir olan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'dır. Bütün varlığıyla şeyh, Allah'ın eserlerinden bir eserdir. Onun kendiliğinden bir tesir kudreti, bir fiil veya hareket meydana getirmesi mümkün değildir. Ancak Allah'ın di­lemesiyle ve başarıya erdirmesiyle bir iş yapabilir.

      Eğer bir şeyhin talebesi, herhangi bir makamda onunla beraber bir mer­tebede bulunamıyorsa Allah'ın müridi olmak makamlarının dışında kalmış olur.1
       
      1-Mürid, irade sahibi, isteyen demektir. Müridin gerçekte muradı ve matlubu Allah'tır. Mürşid, müridi muradına götüren zâttır. Mürid, şeyhini muradı ve matlubu olarak görürse -Allah korusun- şir­ke düşer. Gerçekte murad ancak Allah'dır. Mürşid, bu yolda müride yol gösterir. Âyet-i kerimede bu husus açıkça şöyle bildirilmiştir:
       
      Ashabını Allah'a götüren bir mürşid bulunan Rasûlullah'a hitaben Cenab-ı Hak:
       
      "Sabah akşam rablerinin rızâsını isteyenlerle beraber nefsini sabrettir ve gözlerini on­lardan ayırma" buyurmaktadır. (Kehf Sûresi / 28). Burada müridin muradının ancak Allah, mürşidin makam ve vazifesinin, muradları Mevlâ olan bu müridlere rehberlik olduğu beyan edilmiştir.
      Hazret-i Ebû Bekir de bunun için: "insanları iki sınıf gördüm: Bir kısmı dünyanın müridi, bir kıs­mı ukbânın. Yani bir kısmı dünyayı istiyor, bir kısmı ahireti. Ben ise ikisini de terkedip Mevlâ'nın mü­ridi oldum" demiş ve Resûlullah'dan ayrılmamıştır. (Mütercim'in notu)
       
      Böyle bir mürid, Allah'ın müridi değil, şeyhinin suretinin müridi olmuş olur. Bu durumda onun şeyhi şeytan olmuştur. Müşahedelerinde Allah'ı gör­mekten, fiillerinde mutlak failin Allah olduğunu görmekten gafil kalmıştır. Ha­diseleri Allah'dan değil şeyhinden bilir. Şeyhini Allah'a perde yapar.

      Artık böyle bir mürid, Allah nazarında şöyle bir müriddir: Allah'ın kapı­sından kopmuş, mürşidini Allah yolunda rehber kabul etmeyip Allah'ın sıfat ve tecellîlerine onu perde yaptığı için Allah'dan uzaklaşmıştır. Bu durumda muradı Allah değil mâsivadır. Yani Allah'dan başkalarıdır. Bu mürid, şeyhi­nin dış görünüşüyle meşgul olduğu için Allah'ın zikrinden uzak yaşar. Allah da zikrinden uzak kalan bu sâlike onu saptıracak bir şeytan musallat eder. O salik onu şeyhi olarak görür. Her yerde onun arkadaşı olur ve onu basire­tinden yakalayarak dalâletten dalâlete sürükler. Halbuki o mürid onu doğru yolun rehberi zanneder.

      Bilmelidir ki, talebelerini Allah'a vâsıl eden, sülüklerinde onlara rehberlik eden mürşidler pek çok, fakat "mürid" çok azdır.
      Çünkü bütün fiiller Allah'ın ef'âli, O'nun tasarrufları olması sebebiyle apaçıktır. Kâmil şeyh bunları göstermek suretiyle Allah'a irşad eder. Fakat mürşidin de Allah'ın eserlerinden, O'nun tecellîlerinden olduğunu gören ve irâdesinde sâdık bulunan kaç mürid vardır?
      Şeyh, Allah'ın tecellîlerindendir. Her fiil, Allah'ın fiillerindendir, tasarruflarındandır. Bu yönden bakıldığı zaman insan ve sair mahlûkat mâsivadır. Yani Allah'dan başka şeylerdir.

      Bunun için Şeyh-i Ekber Muhyiddinibni Arabî, "Rûhu'l-kuds" kitabın­da der ki:

      "Âhiret yolunda kendilerinden istifade ettiğim mürşidlerimin içinde Fas şehrinde gördüğüm Kabe oluğuna benzer bir oluk da vardır. Onu görünce, ibadetini ve halini müşahedeye daldım. Belki bu sebeble ecir kazanırım diye ümidlendim. Ondan istifade etmeğe çalıştım.
      İkinci olarak vücudumun uzayıp giden gölgesinden, bunun sebebini müsebbibiyle beraber düşünerek iki kat ibâdet zevki duydum.
      Üçüncü olarak hayvanları müşahede ettim ve onlardan istifade etmeğe çalıştım. Çünkü onların ibadetleri son derece dikkate şayandır. Şahin, kedi, köpek, pars ve benzeri hayvanların ibadetleri o kadar hayret ve ibret vericidir ki, onların yaptıkları derecede ve şekilde ibadet etmeğe güç yetiremedim. Güç yetirebildiğim son mertebe, onlar gibi sadece birkaç vakit ibâdet edebilmek oldu. Fakat onlar her an ve hiç sekte vermeden Allah'a ibadet ediyorlar. Kendimizi onlardan üstün görme halimiz beni azarladı. Onlar ken­di ibâdetlerinin durumuna göre benim noksanlığımı gördükleri için hepsi de beni reddettiler. Nice defalar birçokları benim ibâdetlerimdeki noksanlığıma öfkelenerek üzerime saldırdılar. Onların bu hallerini, Allah'ın dininde gayret­te bulunma halleri perdeliyor. Üzerime saldırmalarının sebebi onların bu hallerini bilmeyip eza vermemdi. Allah ile olan muâmelelerimdeki münase­betsizliklerimden ve günahlarımdan dolayı beni kınadılar, ibadetlerimin pek çoğu bu sebeble zayi olup gitti. Onun için bu hususta onları mazur görüp Al­lah'a ihlasla ibadet ettikleri için onlara teslim oldum. Çünkü Ebû Bekir Sıddıyk radıyallahu anh hilâfete geçince:
       
      "Ben, Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Ben Allah'a ve Rasûlüneitaatta kusur edersem bana itaat etmekle mükellef de­ğilsiniz" buyurdu."

      Muhyiddin İbni Arabî, yukarıda naklettiğimiz sözünün devamında diyor ki: "Bak nasıl Ebû Bekir gibi bir zât kusur etmemek için titriyor ve kendini ku­surdan münezzeh saymıyor!"

      Bunun için bil ki, Cenâb-ı Hakk'ı arayan, her şeyi kendi mürşidi bilir. Yeryüzündeki her şeyden dersini almaya çalışır. Her an uyanık bulunur. Eğer bu sadakatini ve uyanıklığını muhafaza ederse bu hali onu Allah'a vâ­sıl eder. Kim de Cenâb-ı Hakk'ı ararken sâdık olmazsa Allah'a vâsıl olmaz. Bin mürşid-i kâmil bir araya gelseler bile bu adamı Allah'a vâsıl edemezler. Çünkü sadâkati yoktur. Görmüyor musun ki, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem mürşidlerin en kâmili olduğu halde bir kısım insanlar ona sadakatla bağlandılar ve Allah'a vâsıl oldular. Bir kısmı sadakat göstermediler münafık oldular. Bir kısmı da O'ndan yüz çevirdikleri için helak oldular. Halbuki hep­sine yapılan irşad aynı sözlerle ve aynı hareketlerle yapılmıştır. Fakat Allah dilediğini doğru yola kavuşturur.
       
      "Hadîka"da der ki: "Bütün bu tarikatlar Allah'a götürmesi bakımından ele alınırsa birbirlerine müsavidir. Yani hepsi aynıdır. Fakat hangisinin daha kolay ve kısa yoldan Allah'a vâsıl etmesi yönüyle ele alınırsa en yakın ve en kolay yol Nakşbendî mürşidlerinin gösterdikleri yoldur. Çünkü bu yolun te­meli tasarruf ve cezbedir. Rasûlullah'ın hakîki vârisi olan mürşid, müridi böyle terbiye eder. Tasarruf ve cezbe bu yolun başlangıcıdır."   ( Kitap Adab, Muhammed bin Abdullah el Hani, Erkam Yayınları, Tercüme Ali Hüsrevoğlu, Yayın Yılı 2016 )


       
       
      Erkam Erkam yayınları Muhammed bin Abdullah el Hani Adab kitabı nı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789756247891
      MarkaErkam Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789756247891
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.