• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Besairul Kuran Tefsir, 12 Cilt

      Besairul Kuran Tefsir, 12 Cilt
      Görsel 1
      Fiyat:
      300,00 TL
      İndirimli Fiyat (%17,7) :
      247,00 TL
      Kazancınız 53,00 TL
      4.0 9
      247.00 www.goncakitap.com.tr
      61,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
             Stoktan Kargo 

      Kitap               Besairul Kuran Tefsir
      Yazar               Ali Küçük   ( Ali Sağir )
      Yayınevi           Beka Yayınları
      Etiket Fiyatı    300 TL
      Kağıt - Cilt       2.Hamur kağıt - Ciltli - 12 Cilt takım
      Sayfa - Ebat    8.088 sayfa - 13,5x21,5 cm  Küçük Boy
      Y
      ayın Yılı          2019
       
      Ali Küçük   ( Ali Sağir ) tarafından yazılan Besairul Kuran Tefsir  adlı tefsir kitabı nı incelemektesiniz.  17 cilt Besairul Kuran Tefsir külliyatı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
        
                     ÖNSÖZ
       
      Hamd bizi insan olarak yaratan, bizi muhatap kabul ederek kitabını gönderen, bizi vahyiyle, mutlak bilgisiyle şereflendiren âlemlerin Rabbine ait­tir. Salât u selâm kulluk örneğimiz, pişdarımız, sevgili efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimize ve onun pak ashabına aittir.
       
      İmam Hatip yıllarında direk ve en direk Kur'an'ı anlatan Arapça ve Türkçe kitaplara yöneldim. Kulluk kitabımızı ve onun pratiği olan Resûlullah efendimizin sünnetini tanımadan Allah'ın istediği kulluğu yaşayabilmemin im­kânsızlığına olan kesin inancım, benî yoğun bir şekilde vahye yönlendirdi. Kur'an'la alâkalı bir altyapımın oluşması için önce çeşitli meallerden sayısını şu anda hatırlayamayacağım kadar hatim indim. Her hatmimde Besâir olan kitabımız bana derin ufuklar ve bakış açıları kazandırdı. Bu arada Kur'an'la beraber başta kütüb-i sitte oimak üzere hadis kitaplarını oku dum. Sünnetin, Kur'an'ın ikinci derecede müfessiri ve beyân edicisi olduğuna inancım, beni yoğun bir şekilde sünnetle meşguliyete yönlendirdi. Sünnetle beraberliğim Kur'an'ı daha güzel anlamama yardımcı oldu. Daha sonra Arapça Türkçe bugüne kadar yazılmış tefsir kitaplarını okumaya çalıştım. Bende kitabımızla alâkalı bir alt yapının böylece oluştuğunu hisseder etmez, hemen çevremden gruplar kurup anlatmaya başladım. Öğrendiğim bölümleri ders gruplarıma anlatmaya başladıktan sonra kitabımıza vukufiyetim daha da derinleşmeye başladı. Anlatarak daha güzel öğrenme imkânına ulaşmayı bizzat tecrübe et­tim.
       
      Bunun için her yıl anlattığım grupları artırdım. Kitabımızı bölümlere ayırarak 40-45 civarındaki gruplarıma anlatmayı yoğunlaştırdım. Bu arada ders gruplarından bazı arkadaşlar bu dersleri kasetlere alarak daha geniş kit­lelere ulaştırmayı denediler, ilk planda 40 kadar kaset piyasaya yayıldı. Din­leyenlerden memnuniyet beyanları gelmeye başlayınca, bir 40 kaset daha yapıldı. Daha sonra baştan sona Bakara sûresi çıktı. Bu kasetler pek çok müslümanın evine girdi, bir çok radyo bu kasetleri yayınladı. Allah'ın yardı­mıyla pek çok müslüman Kur'an ve sünnete yöneldi. Okuyanlar, araştırmaya yönelenler çoğaldı.
       
      Daha sonra pek çok müslümandan bu derslerin kitap haline getiril­mesi ve bilhassa ders yapan müslümanların istifadesine sunulması konusunda yoğun talepler geldi. Hattâ bizzat ya da telefonla bana ulaşan bir çok kar­deşimiz çevrelerine Kur'an anlatmaya başladıklarını, bu kasetleri yazıya ak­tarıp istifade etmek için uğraştıklarını, kasetlere alınan bu sohbetlerin yazıya dökülmesinin kendileri için çok yardımcı olacağını söylediler. Bunu ciddi ciddi düşündüm. Zaman zaman vahiy öğrenip, onunla kendilerini diriltip, etrafları­nın dirilişini de kendilerine dert edinmiş samimi müslümanlara teşvik olsun diye çalışma notlarımdan fotokopiler gönderdim. Ama çok uzaktaki müslümanların bu bilgilerin kitap haline dönüşmesi talebi ısrarla devam etti. Oturup bir kenarda donuk bir kitap yazmayı sevmediğim için kitabın bu derslerden oluşmasını uygun gördüm. Çünkü erkeğiyle-kadınıyla, genciyle-yaşlısıyla, ta-lebesiyle-esnafıyla her sınıf insanın arasında, onların hayatlarına indirgeye­rek, örnekleyerek oluşacak bir kitabın daha güncel, daha canlı ve kalıcı ola­bileceğini düşündüm.
       
      Ders grubu arkadaşlarımın arasında en az beş kere anlattığım ve her anlatışımda biraz daha olgunlaştırdığım her bir Kur'an bölümünü altıncı veya yedinci anlatışımda cebimde taşıdığım teyibe kaydettim. Bu kasetleri yine burada şükranla yad ettiğim bir grup talebe kardeşim büyük bir gayret ve samimiyetle çözüp kâğıda aktardılar. Rabbim hepsinden razı olsun. Yazı­ya aktarılan bu metinler üzerinde bilgisayarda çok az bir tashih çalışması yaptıktan sonra Rabbime sonsuz şükürler olsun ki, siz değerli Kur'an dostla­rına bir kitap halinde sunmaya bizleri muvaffak kıldı. Sadece bir tek müslü-man'ın bile bu çalışmam vesilesiyle hidâyete ulaşması, benim için dünya ve içindekilerin tamamına sahip olmaktan daha büyük mutluluk sebebi olacaktır.
       
      Bizden önce bu kitabı anlamaya çalışmış, anladıklarını bizimle pay­laşarak bizim dirilişimize sebep olmuş selefimizden Allah razı olsun. Bizler sadece onların kitaplarını okuyarak kitabımızı öğrenmeye, öğrendiklerimizle kendimizin ve çevremizin dirilişine vesile olmaya çalıştık. Her müslüman'ın görevi budur. Her müslüman vahyi okumak, öğrenmek, kendinin ve ulaşabil­diği çevresinin dirilişine vesile olmakla mükelleftir. Ben sadece kitabımızla alâkalı söz söyleme yetkisine sahip olan selefimizin yazdığı kitaplar aracılı­ğıyla, kitabımızın bana söylediklerini sesli düşünerek çevremdekilerle pay­laşmaya çalıştım. Pek tabiidir ki bunlar benim kitabımın bana söyledikleridir. Bunlar benim kitabımdan anladıklarımda. İnşallah sizler de okuyun, sizler de başvurun kitabınıza, sizin kitabınız da size benim anladıklarımdan çok daha mükemmel anlayışlar kazandıracaktır. Değilse yirmi yıldır Kur'an anlatmaya çalıştığım hiçbir müslüman'ı kendi anlayışıma çağırmadım. Hiç kimseye; "Benim gibi düşünün, benim gibi anlayın, benim gibi yaşayın, beni örnek alın, beni takip edin" demedim. Ömrüm boyunca Allah kullarını vahye çağırdım. Ben bu kitabı ve bu kitabın pratiği olan Resûlullah efendimizin sünnetini oku­yup öğrenmeye çalışıyorum. Gelin siz de mutlak doğru olan Allah kitabına ve yasal örneğimiz olan peygambere yönelin. Bizi ve bizim gibileri örnek alırsanız, biz de çakılır kalırsınız. Ancak bizim kadar müslüman olabilir, bizi bir a-dım öteye geçemezsiniz dedim.
       
      Yıllardır müslümanların arasında yaptığım Kur'an sohbetlerimden oluşan bu kitabım elbette temel değildir, eksiksiz, kusursuz değildir. Elbette benim anlayışımın dışında da çok güzel anlayışlar vardır, müslümanların di­nine zarar verecek bir yanlışımı tespit eden kardeşlerimin Allah için kardeşini uyarmaları bir kardeşlik görevidir.
       
      Bu sohbetlerimle, bu çalışmamla ilkokul seviyesinde eğitim görmüş, Arapça bilmeyen müslüman kardeşlerimi hedefledim. Her meslekten, her se­viyeden halk tabakasından oluşan insanlarla ders yaptım. Bu yüzden ilim eh­lini ilgilendiren bir çok tartışma konularına girmemeye özen gösterdim. Çün­kü bu tartışmaların pek çoğu onların dünyasını pek fazla ilgilendirmiyor. Gra­mer üzerinde fazla durmadım. Harfî mânâ ve i'rap üzerinde de fazla yoğunlaşmadım. Selefimiz Allah kendilerinden razı olsun bu konular üzerinde uzun uzun bilgiler vermişler. Ben sohbetlerimde daha ziyade; "Rabbim burada ba­na ne dedi? Rabbim bu âyetinde benden ne istedi? Ben bu bölümü nasıl an­layacağım? Bununla hayatımı nasıl düzenleyeceğim?" Daha çok bu konu üzerinde yoğunlaştım. Âyetlerin daha güzel anlaşılabilmesi için sosyal haya­tımızdan örneklemeye çalıştım.
       
      Pek tabiidir ki yazı diliyle konuşma dili arasında çok farklılıklar vardır. Yazı dilinin cümle kuruluşlarıyla, konuşma dilininkiler çok farklıdır. Yazı dilin­de özne, yüklem, tümleç uyumu vardır. Ama konuşma dilinde bunların düz­günlüğüne riâyet zordur. Onun için konuşma dilinden oluşan elinizdeki bu ki­tabımı okurken çok zorlanacağınızı biliyorum. Konuşma dilindeki yüklem tek­rarlarının, dinleyenlerin anlayışına yardımcı olmasına karşılık, yazıya akta-rılışı sebebiyle bunun tamamen aksine sizi sıkacağını da biliyorum. Bir de üstelik ilk okul seviyesinde eğitim görmüş insanları hedeflediğim için, konuş­malarımda ısrarla kitabî cümlelere yer vermemeye çalıştım. Vasat tahsil se­viyesindeki insanların anlamakta güçlük çekecekleri kitabî cümlelerden ıs­rarla kaçındım. Çünkü bugüne kadar pek çok insana kulluk kitabını anlaya­bilmeleri ve Allah'ın istediği gibi kul olabilmeleri için okumalarını tavsiye etti­ğimizde, genellikle müslümanların şu mevcut yazılmış kitapları anlamakta zorluk çektiklerini, bu konudan şikâyet ettiklerini çok duymuşumdur. Onun i-çin halkın anlayabileceği bir dil kullanmaya çalıştım. Tabii burada bu konuş­malarımı kasetlerden yazıya aktaran kardeşlerimin Türkçe dilbilgisi kapasi­teleri de etkili olmuştur. Konuşmanın neresinde virgül, neresinde ünlem, ne­resinde nokta konacağı, nerede paragraf yapılacağı pek tabiidir ki onların dil­bilgisi bilgisiyle sınırlı olmuştur. Ezcümle bugüne kadar çokça kitap okumuş, kitabî cümlelere alışmış kardeşlerimden bu kitapta karşılaşacakları yazı di­line ters gelebilecek cümle kuruluşlarından ötürü bağışlamalarını dilerim.
       
      Yine elinizdeki bu kitap, takriben yirmi yıl içinde sadece bir grup için­de değil, yüzlerce grup içinde yapılan sohbetlerden oluştuğu için tekrarlar olabilecektir. Bir gruba anlattığım bir örneği, bir başka gruba tekrar anlatma gereği duymuşumdur. Bir grupla tanımaya çalıştığımız bir âyetin yorumuyla ilgili söylediklerimi bir başka grupla tanımaya çalıştığımız benzer başka bir âyetin yorumunda da söylemişimdir. Üstelik bu sohbetleri yaptığımız ilk yıl­larda bunların bir kitaba dönüşeceği fikrimin de olmayışından ötürü, okuyucu için bu tür tekrarların sıkıcı olabileceği endişesini de taşıyorum. Bütün bu olumsuzlukların yanında bilhassa Kur'an'ı çevrelerine anlatma gayreti içinde olan kardeşlerimizin istifade edebileceklerine inancım sonsuzdur, müslümanların istifade etmeleri, başkalarına da duyurmaları, duadan eksik etmemeleri dileğiyle.
       
      ALİ  KÜÇÜK
      30 MAYIS 2003
       KONYA
        
                           
                    MUKADDİME
       
       Kur'an'ı anlamanın yolu:
       
       A- Kur'an'ı anlamanın birinci yolu yine Kur'an'dır. Kur'an'ın ilk müfessiri yine Kur'andır.

      "Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri tahkim edilmiş (Sağlamlaştırılıp kesin kılın­mış), sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. (Hûd 1.2)

      Tüm zamanları, tüm mekânları, tüm insanlığı kapsayan bu kitabın âyetleri bir yasa, bir ferman, bir yazgı ve hayat programı olarak tahkim edil­miş, sağlamlaştırılmıştır. Hiçbir gücün bu kitabın âyetlerini nakzetmesi, kal­dırması, iiga edip değiştirmesi mümkün değildir. Kıyamete kadar hiçbir gü­cün, hiçbir varlığın bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir. Tıpkı Allah'ın şu öteki âyetleri olan semâvat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuştur. Kalpte olan, kabulde olan, Levh-i Mahfuz'dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir. Zira Kur'an hangi konuda ne diyorsa, o değişmeyen bir yasadır, iyi kötü, hayır şer, hak bâtıl, adalet zulüm, iman kü­für, cennet cehennem, hayat ölüm konusunda tek hâkim, tek kıstas bu kitap­tır.
       
      Âyetin beyanıyla C. Ha"R kitabının âyetlerini tahkim buyurduktan son­ra da onları tafsîl ettiğini, açıkladığını, herkesin anlayabileceği, herkesin uy­gulayabileceği, herkesin kendisiyle yol bulabileceği, herkesin kendisiyle ha­yatını düzenleyebileceği açık bir hale getirdiğini haber veriyor. Veya fasılalı fasılalı, bölüm bölüm, sûre sûre, âyet âyet hükümlerini beyan etmiştir. Kita­bındaki bir âyetin kapalılığını daha sonra gelen başka bir âyetiyle tafsîl bu­yurmuş, açıklığa kavuşturmuştur.
       
      lümlerde gelecek bir âyetle veya Âl-i İmrân'da gelecek başka bir âyetle açık­layıp tefsir etmiştir.
       
      "Ey Muhammedi Cebrail sana Kur'an'ı okurken, unutma­mak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize dü­şer. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak Bize düşer." (İnşân 16,19)
        
      Vahyin inişi esnasında Allah'ın Resulü kendisine gelen âyetleri unut­mamak, bir an evvel bellemek, ezberlemek ve onu insanlara ulaştırmak için nötr halini bozup, dilini hareket ettirmeye başlayınca Rabbimiz onu uyarı-verdi: Yo! Yo! Peygamberim! Öyle yapma! Dilini depredip durma! Dilini oy­natıp durma! Yâni sana gelen, sana okunan bu âyetleri öğreneceğim, unut­mayacağım, ezberleyeceğim diye dilini hareket ettirip, alelaceleye getirip durma işi! Niçin acele etmeye çalışıyorsun? Ne endişen var? Değil mi ki onu biz toplamışız. Onu bir araya biz getirmişiz. Onu biz cem etmişiz. Yâni o harfleri, o kelimeleri, o âyetleri bir araya biz getirmişiz. Onu sana biz oku­yoruz. Yâni onun Kur'an'mı da, onun okunuşunu da, onun okunaklığını da biz ortaya koymuşuz. Bu durumda sana düşen, biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uyuver. Ya da onun peşinde ol. Yâni onu okumaya, izlemeye de­vam et, biz hemen arkasından onu sana beyan edeceğiz.
       
      Âyet-i Kerimenin ifadesinden anlaşılıyor ki, Rabbimiz peygamberine indirdiği bir âyetini daha sonra indireceği bir âyetle beyan edip açıklayacağı­nı, tefsir edeceğini müjdeliyor. Peygamberim, sen sana indirdiğimiz âyetleri­mizi izlemeye devam et, eğer anlayamadığın bir husus olmuşsa, bu vahyettiğimizi bir başka sûre, bir sonraki sûre beyan edecektir. Eğer bir karışıklık olursa, eğer anlayamadığın bir husus olursa sen üzülme, daha sonra gelen âyetlerle elbette biz onu sana açıklayacağız. Yâni Kur'an'da bir âyeti anla­yamadığımız zaman Kur'an orada bitmedi ki, devam ederiz daha sonraki âyetler onu bize beyan edecek ve açıklayacaktır anlıyoruz buradan. İşte bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki Kur'an'daki bir âyetin ilk müfessiri yine Kur'-an'dır. Anlamı kapalı gibi bir âyet geldiği zaman, okumaya devam edelim, bir başka âyetiyle Rabbimiz onu bize açıklayacaktır.
       
      S- Kur'an'ı anlamanın ikinci yolu sünnettir. Kur'-an'ın ikinci derecedeki müfessiri Resûlullah efen­dimizin beyanlarıdır.
       
      "Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'an'ı indirdik. Belki düşünürler."(Nah\\\\\\\\ 44}
       
      Âyet-i Kerimeden çok açık anlaşılıyor ki Rabbimiz tarafından Resû­lullah efendimize kitabını beyân görev ve yetkisi veriliyor. Beyân; açmak, açıklamak, bir şeyin üzerindeki kapalılığı ortadan kaldırmak demektir. Demek ki Rabbimizin bu ifadesinden anlıyoruz ki bu kitapta insanların anlayamaya­cağı, açıklanmaya, şerhe muhtaç şeyler vardır. Ve bunların açıklayıcısı, be­yân edicisi de peygamberimizdir. Rabbimiz ona böyle bir görev ve yetki ver­miştir. Aynı sûrenin bir başka âyeti de bu konuyu şöyle anlatır:
      "Peygamberim, sana Kitabı, insanların ihtilâf edip ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet olarak indirdik." (Nah! 64)
       
      Eğer anlayamadıkları, kavrayamadıkları için bu kitap üzerinde insan­lar ihtilafa düşerlerse, kitabın yorumlarını anlayamam ıslarsa, sen onlara bu­nu açıklayıp beyan edesin diye biz bu kitabı sana indirdik buyuruyor Rab­bimiz. Demek ki bu kitabın âyetlerinin beyânı Resûlullah efendimize aittir. Demek ki peygambersiz bu kitabın anlaşılması mümkün değildir. Bu kitabın mübeyyinî olan peygambersiz Allah'ın muradının anlaşılması mümkün değil­dir, Hangi konuyu gündeme getirirseniz getirin, onu peygamber örnekliliğinde anlamak zorundayız. Peygamberin dinde temel oluşunun mânâsı da işte bu­radadır. Resûlullah efendimiz tarafından açıklanıp beyan edilmezse, insanlar bu kitabın yol gösterisinden istifade edemeyecekler demektir. İşte âyet bunu anlatıyor. İnşirah süresindeki âyeti de böyle anlıyoruz:
       
      "Peygamberim,senin adını, senin sânını yükseltmedik  mi?  (İnşirah 4)
       
      Peygamberim senin sânını yüceltmedik mi? Yani seni dinde odak nokta kılmadık mı? Sensiz müslümanlık olmaz kılmadık mı? Yani bu dini senle birlik bir din kılmadık mı diyor Rabbimiz. Yani öyle bir din ki, peygam­bersiz kabul edilemez, peygambersiz anlaşılamaz, peygambersiz yasanamaz. Yani Peygambersiz müslüman olunamaz. Hangi konuyu gündeme geti­rirseniz getirin, hangi hükümle amel etmek isterseniz isteyin, mutlaka o ko­nuyu peygamberle birlik gündeme getirmek, peygamberle birlik anlamak ve yaşamak zorundasınız, iman, itikat, namaz, oruç, hac, zikir, fikir hangi konu olursa olsun peygamberle birlik anlamak zorundasınız. Peygamber planında anlamak zorundasınız. Peygambersiz hiçbir konuyu anlamak mümkün değil­dir. Rasulullah onu nasıl anladı? Rasulullah o konuda ne dedi? Nasıl .amel etti? Nasıl uyguladı? Mutlak surette bunu bilmek zorundayız. Çünkü Allah'ın Rasulü dinde temeldir. Onu diskalifiye ederek, onu ve onun anlayışını gör­mezden gelerek ne iman mümkündür, ne de müslümanlık. Bu dinin hangi konusu olursa olsun mutlaka ona müracaat etmek zorundayız. İşte Rasulul­lah efendimizin adının, şanının yüceltilmesini böyle anlıyoruz.
       
      Demek ki Allah'a göre, Allah'ın kitabına göre Rasulullah Efendimiz Kur'an'ın beyân edicisi, açıklayıcısıdır. Öyleyse pek tabiidir ki onun hükümle­rinin, beyânlarının da aynen kitabın hükümleri gibi olması gerekecektir.-Yani Rasulullah efendimizin hükümleri de aynen kitabın hükümleri gibi din olacak, ya da dinde insanlar için bağlayıcı olacaktır. Eğer açıklayıcının hükümleri, beyânları, açıklamaları insanlar için bağlayıcı değilse, eğer onun da bir baş­ka açıklayıcıya ihtiyacı varsa, o zaman her birerimize ayrı ayrı beyân vazife­sinin verildiğini kabul etmek zorunda kalacağız ki, buna da Kur'an'dan delil istemek zorundayız. Öyle değil mi? Kur'an'ın şehâdetiyie kendisine kitabın âyetleri konusunda beyân görevi ve yetkisi verilmiş bir peygamberin beyânla­rını kabul etmeyenler ne hakla insanları bu konudaki kendi beyânlarını kabul etmeye çağırıyorlar? Yoksa bu adamlar kendilerinin peygamberden daha üs­tün olduklarını mı iddia etmeye çalışıyorlar? Peygambere verilmemiş bir yet­kinin kendilerine verildiğini mi demeye çalışıyorlar? Öyle değil mi? Bu ko­nuda, Kur'an'ın âyetlerini açıklama konusunda bugün bizim peygambere ihti­yacımız yoktur, biz kendimiz açıklarız diyorsak, o zaman bu âyet peygam­bere değil, bize hitap etmeliydi. Bu görevi ben peygambere değil, size ver­dim, demeliydi Allah. Kitabın beyân edicileri sizlersiniz, bırakın peygamberin açıklamalarını, siz kendiniz açıklayın, kendiniz beyân edin demeliydi. Bak­mayın sizler peygamberin anlayışlarına, siz kendiniz salt akıllarınızla ne an­ladıysanız, nasıl anladıysanız öylece yaşayın demeliydi Rabbimiz. Ama ba­kın âyetler hiç de öyle demiyor. Bu görev size değil, peygambere verildi de­niyor. Bırakın sizler nasıl anladığınızı da, sürekli benim kontrolümde, benim bilgilendirmem altında bulunan peygamberinizin nasıl anladığına bakın deni­yor.

      Günümüzde insanlardan kimilerinin; bize Kur'an yeter, dinimizi yaşa­mak için bizim Allah'ın kitabından başka bir şeye ihtiyacımız yoktur. Kur'an'ı da salt aklımızla anlayabiliriz. Kur'an'ı anlayabilmek İçin ne sünnete, ne de başka bir kaynağa ihtiyacımız yoktur diyerek, Rasulullah'ı ve sünnetini silerek, kendilerince bir din icat etmeye çalışıyorlar. Rasulullah'ın Kur'an konu­sundaki anlayışını veuygulamalarını, yeryüzünün en hayırlı nesli olan onun pırlanta ashabının, onlardan sonra gelen tabiinin, tebeu tabiinin, müctehid imamlarımızın ve değerli seleflerimizin Kur'anla ilgili anlayışlarının tümünü yok farz ederek, onarın tümünün üzerine bir çizgi çekerek kendilerince bir din, bir kitap ihdas etmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz. Tarihin önceki dö­nemlerinde de aynı iddiayı ortaya atanlar olmuştur. Kur'anla alâkalı keyfî yo­rumlarına izin vermediği için ısrarla sünneti silmeye çalışanlar eksik olma­mıştır. Çünkü, bu adamlar kesinlikle biliyorlar ki, İslam toplumunda sünnet dediğimiz Rasulullah efendimizin sözleri, fiilleri ve takrirleri üzerine kurulan bu son derece sağlam yapı var olduğu sürece din konusunda, Kur'an konu­sunda ortaya atılabilecek hiçbir düşünce, hiçbir yorum, hiçbir akım, hiçbir fel­sefe müslümanlar tarafından kabul görmeyecek, hiçbir fitne başarıya ula­şamayacaktır.
       
      Esasen bu iddiaların altında akılcılık, rasyonalizm yatmaktadır. Yani Kur'an'ı anlamak için yalnızca akıl yeter, bunun dışında ne sünnete, ne de başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur iddiası yatmaktadır. Aklı peygamberin anla­yışının önüne geçirmek istiyorlar. Kur'an'la alâkalı peygamberin anlayışını, yorumunu diskalifiye ederek, onu kendi akılları ve keyiflerince yorumlayarak arzularına teslim bir din yaşamak istiyorlar. Yani Kur'an'ı, peygamberin ki­tabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin uygulayıp örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyor­lar. Çünkü Kur'an'ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı bir kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman dü­şüncelerine, anlayışlarına peygamberi bir sınır gelecektir. O zaman hayatla­rına yasaklar gelecek, onun anlayışının dışına çıkamayacaklar ve daha bir rnüslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygambe­rin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifi­ye ederek Kur'an'ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkanları olacak, kendi arzularına göre onu anlamaya yol bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur, istiyorlar ki ben benim kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağla­maz, diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. Yani kendilerine ait kitapları olsun istiyorlar adamlar. Kendi nanelerine izin verecek, kendi keyiflerine ruhsat çıkaracak, kendilerine tâbi, kendilerine özgü kitapları olsun istiyorlar. Müddessir sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle an­latır:
       
      "Hayır; onlardan her biri kendilerine önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler," (Müddessir 52)
       
      Hayır hayır, bunların derdi her birerinin önüne açılmış sahifeleri, ki­tapları olsun isterler. Hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yâ­ni bunlar hepsi peygamber olsun isterler. Hepsine ayrı ayrı birer kitap veril­sin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak Allah'ın istediği bu­dur! Allah'ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabım­dan böyle anladım! demek isterler. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Al­lah'ın kitabını istedikleri gibi yorumlayacaklar ve keyiflerine geldiği gibi bîr din yaşayacaklar.
       
      Halbuki bu kitap önce Resûlullah Efendimize gelmiştir. Bu kitabın İlk muhatabı odur. Bu kitabı ilk anlayan ve pratik hayatında uygulayan peygam­ber ve onun ashabıdır. Şimdi onun bir âyetle alâkalı anlayışı, uygulaması bi­linmeden salt aklımızla anlayabileceğimizi nasıl iddia edebiliriz? Değil Kur'­an, insanların sözleri için bile bu geçerlidir, böyledir. Faraza bir şairin yazdığı bir şiir var. Adamın şiirini on kişi yorumluyor, o kendine yorumluyor, öbürü kendine göre, beriki kendine göre yorumluyor ve hepsi de iddia ediyor ki bu şiirinde şair bunu demek istemiştir. Üstelik de hepsinin yorumu farklı, ama hepsi de iddia ediyor ki şair burada şunu demek istemiştir. Halbuki şairin farklı bir demek istediği vardır elbette. Belki onlardan, o yorumlardan birine uygundur, belki onlardan birine uygunluğu yüzde şu kadardır da, ama şairin demek istediği daha farklıdır.
       
      Hani adamın biri evine soba kurmuş ve altını şöyle yarım metre ka­dar yerden tuğlayla yükseltmiş. Adamın evine gelen bir grup misafir tartışıyorlarmış, yahu niye böyle bu soba diye. Acaba neden tuğlayla sobanın altı yarım metre yukarıya kaldırılmış? Bunun sebebi n'ola ki acaba? Biri diyor muş ki, herhalde süs olsun diye böyle yapmış. Öbürü diyormuş, yok ya tehli­keden dolayı, zeminde yangın filan olmasın diye yükseltmiş. Bir diğeri, galiba tuğla ısınınca daha fazla ısı versin diye. Sonunda demişler ki, bırakalım şu tartışmayı da en iyisi ev sahibine soruverelim. Sormuşlar, adam der ki; pazar günü kurmuştum sobayı, aceleye denk geldi de bir yarım boru eksik olunca altını böyle yükseltiverdim mecburen. Bakın hiçbirinin dediği değil, işte Kur'-an'a vukûfiyet de böyledir.
       
      Öyleyse bilelim ki, sünnet ve onun bir parçası olan hadisler, Kur'an'ın anlaşılmasında temel kriterdir, ölçüdür, bilirkişidir. Onsuz Kur'an'ı anla­mamız mümkün değildir. Mesela salât sünnetsiz bilinemez. Sünnetsiz bir salât sadece mücerret duadan ibarettir. Rasulullah efendimizin sünnetine mü­racaat edince tekbirle başlayan, rükûsu, sücûdu olan, kıyamı kıraati olan ve sonunda selamla biten bir manzume olarak anlama imkanını buiuruz nama­zı. Demek ki sünnetsiz, Rasulullahın anlayışına baş vurmadan anlaşılan Kur'an bizim kendi keyfimize göre bir Kur'an anlayışıdır ki Rasulullah Efen­dimizin bir hadislerinin beyanıyla: "Kur'an kişinin lehinde ve aleyhinde hüccettir" ifadesiyle o zaman bu anlayış bizim aleyhimizde bir delildir. Eğer öyle salt aklımızla, kendi hevâ ve heveslerimizle değil de Kur'an'ı sünnetle beraber anlarsak, sünnet önderliğinde anlamaya çalışırsak o zaman da Kur'­an bizim lehimize bir delii olacaktır. Sünnetli Kur'an lehimize delilken, sün­netsiz Kur'an da aleyhimize delildir.
      "Rasulullah, Allah'ın kitabından Cibril'in kendisine öğretti­ği miktarda tefsir ederdi." (Tefsir-i Ibni Kesir)
       
      Bunun mânâsı, gerekli olanların bizzat Allah'ın dilemesi ve öğretme­si ile peygamber (as) tarafından açıklanmasıdır. Zaten bunun için Rasûlul-lah'ın açıklamalarına müracaat etmek zorundayız. Aksini iddia Allah'ın mu­radının aksidir. Mütearrif bin Şihhir şöyle der:
       
      "Vallahi biz Kur'an-ı Kerîm'in bir mukabili olduğunu söyle­miyoruz ama, Kur'an 'ı her bakımdan bizden daha iyi bilen Peygam­berin olduğun söylüyoruz."

      Tabii bu konuda yetki devri, bizzat bu yetkiyi devreden Rabbimizin kitabında mevcutsa o zaman bu konuda başka söz söylemenin anlamı yok­tur. işte size Nahl süresindeki âyetleri okudum. Daha geniş bilgi almak isti­yorsanız; (Bakara: 127,129,151, Âl-i imrân: 31,32,-164, Cum'a: 2, Ahzâb: 21,36 A'râf: 157 Haşr: 7 Nisa: 59, 61,64,65,-80,105 Şûra: 15 Nûr: 51 Fetih: 10 Muhammed: 33) âyetlerine bakabilirsiniz.
       
       
      C- Kur'an'ı anlamak için müracaat edilecek üçüncü kaynak sahâbe-i kiram efendilerimizdir.
       
      Kur'an'ı anlayabilmek için Rasulullah efendimizin mübarek ashabının sünnetine, anlayışına, yorumuna, uygulamalarına başvurmak zorundayız. Çünkü Rasulullah efendimizin muhterem ashabı bizzat Allah tarafından tez­kiye edilmiştir.
       
      "İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah'­tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtu­luş budur." (Tevbe 100)
       
      İyilik yarışında, takva yarışında, Allah'a kulluk ve Rasulullah'a ittiba konusunda en önde giden, bu ümmetin en bereketli dönemini, kuşluk vaktini idrak eden sahâbe-i kiram efendilerimizden ve güzellikle onların yolunu takip edip, onların yollarına, sünnetlerine, anlayışlarına uyanlardan razı olduğunu ve onların kurtulduklarını haber veriyor Rabbimiz. Rasulullah efendimiz de bir hadislerinde pırlanta ashabını şöyle tezkiye eder:
       
      "Ümmetimin en hayırlıları benim aralarında peyamber ola­rak gönderildiğim bu nesildir. Sonra onlardan sonra gelecek olan­lar, sonra onlardan sonra gelecek olanlar.. (Müslim, Fedâilü's-sahâbe 216. 2) Buhâri, Fedâilu'l-ashâb 1, Şehâdât9. 3)
       
      Râvî diyor ki, üçüncü nesil zikredildi mi, edilmedi mi? bunu en iyi bi­len Allah'tır. Sonra şöyle buyurdu:
      Sonra onların yerine şişmanlığı seven ve şahitlik etmeleri is­tenmeden önce şahitliğe koşan bir topluluk gelecektir." (Müslim, Fe-zâilüs -Sahabe 214)
       
      Abdullah Bin Ömer efendimiz de -Allah onlardan razı olsun- der ki:
       
      "Her kim birilerine uymak isterse Muhammed (as)ın ashabına uy­maya baksın. Çünkü onlar bu ümmetin en hayırlıları idi. Kalpleri en iyi, ilimleri en derin, buna karşılık kendilerini gereksiz külfete sok­maktan en uzak kimselerdi.Rabbimİzin peygamberinin sohbetine seçtiği bir topluluktu onlar. Kabe'nin Rabbi olan Allah hakkı için onlar dosdoğru bir hidâyet üzere yürüyorlardı." Buhâri, Fedâilu'l-as-hâb 1. 4) Buhârî, Şehâdât 9; Fedâil 1, Rikak 7,
       
      Kur'an'ı anlama, yorumlama ve pratik hayatta yaşama noktasında sahabenin sünneti, sahabenin anlayışı ve uygulamaları da bizim için başvu­rulacak örnektir. Çünkü sahâbe-i kiram efendilerimiz peygamberle birlik dü­şünülmesi gereken bir gerçektir. Biz biliyoruz ki sahâbesiz bir peygamber dü­şünülemez. Zira bu din tek başına yaşanılacak bir din değildir. Sünnetullah gereği Allah bu dini ferde göndermemiştir. Bu Hz. Adem'den bu yana hep böyle olagelmiştir. Peygamber vasıtasıyla topluma gönderilen din, toplumun içinden odak nokta olarak seçilen peygamber tarafından topluma ulaştırılmış, peygamberle beraber o toplum tarafından anlaşılmış ve yaşanmıştır. Allah'ın Resulü din olarak kendisine gönderilen mesajı fert olarak kendisine yansıyan yönüyle aynen uygulamış ve aynen ashabına da uygulatmıştır. Böylece sü­rekli Allah kontrolünde bir beşer olarak peygamberin uyguladığı ve uygulattı­ğı dinin, sahabe neslinde kıyamete kadar tüm insanlığa örnek olacak bir bi­çimde tezahür ettiğini, yaşanır, yapılabilir hale geldiğini görüyoruz.
       
      Öyleyse sahabe dinde bizim için en büyük örnektir. Zira sahabe dö­nemi sorularına binaen, problemlerine binaen vahiy gelen bir topluluktur. Kur'an onların arasında indi ve tamamlandı. Din onların hayatında tekemmül etti. Dinin anlaşılması, âyetlerin anlaşılması ve din adına ortaya çıkan ihtilâf­ların çözüme ulaştırılması o dönemin sosyal hayatının bilinmesini gerektirir. Bu bilinmeden âyetin tamamen anlaşılması mümkün değildir. Çünkü o âyet kim hakkında geldi? Ne yaptı da geldi? Sonunda ne oldu? Bunlar bilinmeden âyetin anlaşılması mümkün değildir. İşte sahabenin bizim hayatımızdaki, bi­zim dinim izdeki önemi burada ortaya çıkmaktadır. Zira sahabe rey ve içti­hadın temel unsuru olan lügatin esasını, vâzıını, Arap âdetlerini, Kur'an'ın in­diği dönemdeki yahudi ve hıristiyanların sosyal durumlarını, nüzul sebeplerini çok iyi biliyordu. Onun içindir ki sahabenin âlimlerinden Abdullah ibni Mes'ud efendimiz der ki:
       
      "Vallahi Kur'an'da inen herhangi bir âyetin nerede, ne za­man, kimin hakkında ve hangi konuda indiğini ben biliyorum."
       
       Eğer varsa içinizde ben bunu ondan daha iyi bilirim diyen bir baba­yiğit o zaman ona bir sözüm yoktur. O halde sahabe din konusunda, dinin anlaşılması, Kur'an'ın anlaşılması konusunda kendilerine müracaat edilmesi gerek ikinci kaynaktır. İhtilâf konularında da sahabenin sünnetine müracaat etmek zorundayız.

       Sonra tabiîn, tebe-i tabiîn döneminden günümüze gelinceye -kadar Kur'an konusunda söz söyleme yetkisinde olan tüm selef âlimlerimizin anla­yışlarına müracaat ederek Kur'an'ı anlamaya çalışacağız.
       
      Acaba Kur'an-ı Kerîm'i herkes anlayabilir mi? Yoksa onu sadece birtakım büyük zâtlar mı anlar?
       
      Hamd olsun O Allah'a ki kulu Muhammed'e eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru kitabı indirmiştir. (Kehf 1)
       
      Rabbimizin elçisine indirdiği bu kitap eğri büğrülüğü olmayan bir ki­taptır. Bu kitapta her hangi bir tenakuz, bir çelişki, bir uyumsuzluk, bir müna­sebetsizlik yoktur. Onda insanların anlayamayacağı, şaşkınlığa düşerek bo­calayacakları bir karışıklık, bir bulanıklık, bir tutarsızlık yoktur. Ne dediği, ne istediği belli olmayan bir kitap değildir. Bu kitap her sınıf ve her dönem insan­lığının anlayabileceği doğrulukta, netlikte ve berraklıkta bîr kitaptır. Sadece belli sayıda ve belli sınıf insanların anlayabilecekleri, diğerlerinin anlayama-yarak bocalayacakları, içinden çıkamayarak sapıtacakları bir kitap değildir bu kitap. Bir açıdan doğru, bir başka açıdan eğri büğrü değildir. Birilerine göre doğru, bir başkalarına göre ise eğri büğrü değildir. Âyetlerinde, yasalarında, hükümlerinde hiç bir tenakuz yoktur. Tüm diğer kitaplardan üstün, arınmış, insan eli değmemiş bir kitaptır bu. Bu konuda birkaç yanlış anlayıştan da söz etmek isterim:
       
      Müslümanlardan büyük bir çoğunluk şöyle inanıyorlar: Efendim, Kur'an gibi yüce bir kitabı bizim anlamamız mümkün değildir. Biz kim, bu Al­lah kelâmını anlamak kim? Bu kitabı ancak büyük zâtlar anlar. Bizler bu Al­lah kitabını elimize almaya bile lâyık insanlar değiliz diyerek Allah'ın kitabına karşı bir ürkeklik taşımaktadırlar.
       
      Bakara sûresinin 104. âyetinde yahudilerin "Râinâ ya Resûlallah" dedikleri anlatılmıştı. Yahudiler bu kelimeyi kullanırlarken; Ey peygamber, biz senin ne dediğini anlayamıyoruz. Biz senin okuduğun bu kitabın âyetlerini anlamaktan uzağız demeye getiriyorlardı. Biz sürüleriz demeye getiriyorlardı da Allah buyurdu ki; Ey müsiümanlar! Sakın sizler bu yahudiier gibi olmayın! Sizler Peygamber karşısında sürüler kesilmeyin! Dinleyin! Söze iyice kulak verin! Peygamberin sözleri, peygamberin benden getirip sizlere duyurduğu bu mesaj anlaşılmayacak bir mesaj değildir. O mesaj karşısında sürüler ke-silmeyip iyice dinlerseniz, kulak verirseniz mutlaka onu anlayacaksınız bu­yuruImaktadır. Sakın sizler o yahudiier gibi olmayın ve onların kullandıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelimeleri kullanmayın! Buyuruyordu Rabbimiz.
       
      Rabbimiz kitabındaki bu ve benzeri âyetleriyle biz müslümanların ki­tap ve peygamber karşısında bu alçak yahudiier gibi sürüler kesilmememizi, bu kitabın âyetlerini ve bu peygamberin hadislerini anlayamayız diyerek pe­şin bir aptallığa düşmememizi emrediyor. Kitap ve peygamber karşısında sü­rüler kesilerek: Efendim biz kim bu kitabın âyetlerini anlamak kim? Biz nere­de bu peygamberin hadislerini anlamak nerede? Onu ancak büyük zatlar an­lar. Bizler onu okuyup anlamak şöyle dursun, hâşâ elimize almaya bile lâyık değiliz tavrında olanların alçak yahudiier olduğunu haber veriyor. Ey müsiü­manlar, sizler böyle yapmayın! Kitap ve peygamber karşısında sürüler kesil­meyin! Dinleyin! Söze kulak verin! Kesinlikle bilesiniz ki ben kitabımı sizin an­layabileceğiniz ve yaşayabileceğiniz bir özellikte gönderdim. Ben peygambe­rimi sizin anlayabileceğiniz ve uygulayabileceğiniz, örnek alabileceğiniz bir özellikte gönderdim. Sakın bu konuda yahudiler gibi davranarak bana iftira etmeye kalkışmayın buyurmaktadır.
       
      Tıpkı lânetlik Yahudiler gibi bugün kimi müsiümanlar, kendilerini bu kitabın sorumluluğundan kurtarabilmek için kendilerini aptal yerine, ahmak yerine koyuyorlar. Biz gerçekten senin ne demek istediğini, bu Kur'an'ın ne demek istediğini anlayamıyoruz ey peygamber diyorlar. Bunu anlayabilecek, kavrayabilecek zekâya, anlayışa, kavrayışa sahip olmadıklarını söylüyorlar. Allah korusun, bunu söyleyenler Allah'a iftira ediyorlar. Halbuki Allah sizin güç yetiremeyeceğiniz bir şey emretmedim, diyor. Bunlarsa hâşâ: Ya Rabbi bizim anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız bir kitapla bizi sorumlu tut­muşsun diyerek Allah'a iftira ediyorlar. Çünkü Allah'ın kitabı apaçıktır. Mübîridir Kur'an. Çünkü bu Kur'an insanlar için indirilmiş bir kitaptır ve elbette onu anlayacak olanlar da insanlardır.
       

      "Apaçık Kitaba andolsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arap­ça okunan bir Kitap kılmışızdır." (Zuhruf 2,3)
       
      Kitap apaçıktır. İmanı, hidâyeti, Allah yolunu, sırat-ı müstakimi apa­çık ve net bir biçimde, herkesin anlayabileceği bir açıklık ve netlik için anla­tan, ortaya koyan bir kitaptır bu kitap. İçinde insanla alâkalı, insan hayatıyla alâkalı apaçık âyetler bulunan ve insan hayatıyla alâkalı her şeyi açık açık beyan eden bir kitap. Herkesin anlayabileceği açıklıkta bir kitap. Hem de a-paçık bir Arapça ile, insanların konuştukları bir dil ile indirdi Allah onu. Kimse bu kitabın anlaşılmadığını iddia edemez. Hiç kimse bu kitabın sorumlulu­ğundan kendisini kurtaramaz. Hiç kimse; ben bu kitabı anlayamıyorum, ben bunu anlayamam deme hakkına sahip değildir. Allah, bu kitabı insanların ko­nuştukları, bildikleri bir dille, Arapça olarak göndermiştir. Kuş diliyle, melek diliyle yahut da insanların anlayamayacakları bir dille değil, yeryüzünde ko­nuşulan bir dille göndermiştir.
       
      Öyleyse hiç kimsenin bu konuda Allah'a iftira etmeye hakkı yoktur. Çünkü indiği dönemde herkes anladı onu. Bir kadın olarak Hatice anamız anladı, mü'min oldu, küçük bir çocuk olan Hz. Ali efendimiz anladı, mü'min oldu, bir köle olan Hz. Zeyd anladı, mü'min oldu, Bilal anladı, mü'min oldu, orta yaşta bir insan olan Ebu Bekir efendimiz anladı, mü'min oldu. Velid Bin Muğıre, Ebu Cehil anladı, kâfir oldu. Toplumda bu Kur'an'ı anlamayan bir tek insan yoktu.
       
      Onun içindir ki Mekkeliler Ebu Bekir'in okuduğu Kur'an'a engel olma­ya çalışıyorlardı. Ey Ebu Bekir, buna asla izin veremeyiz, çünkü senin oku­duğun Kur'an bizim çocuklarımızın kalplerine tesir ediyor diyorlardı. Abdullah Bin Mesu'd Rahman sûresini Kabe'nin avlusunda okuyunca, tüm müşrikler üzerine çullandılar ve öldüresiye dövdüler onu.
       
      Evet, nasıl ki o gün bu Kur'an'ı anlamayan yoksa bugün de herkes bunu anlamak zorundadır. Herkes bu kitabı anlayabileceği cinsten okumak zorundadır. Yâni bu kitaba iman eden anlaya anlaya iman edecek, inkâr eden de anlaya anlaya inkâr edecektir. Bunun başka bir yolu yoktur. Ve de kim bu kitabın anlaşılamayacağını iddia ederse Allah'a en büyük iftirayı yapmış olur.

      Öyleyse bu kitap okunacaktır, ama anlayarak okunacaktır. Çünkü anlaşılacak bir açıklıktadır bu kitap. Kimse bu kitabın anlaşılmazlığını iddia edemez, hiç kimse bu kitabın sorumluluğundan kendisini kurtaramaz. Hiç kimse ben bu kitabı anlayamıyorum, ben bunu anlayamam deme hakkına sahip değildir. Çünkü Rabbimiz anlayasınız diye, hayatınızı bu kitapla düzenleyesiniz diye bu kitabı insanların konuştukları, bildikleri bir dille, Arapça olarak göndermiştir.
       
      Değilse anlamadan okunan bir Kur'an'da, anlamadan iman edilen bir Kur'an'da hayır yoktur. Üzerinde düşünülmeden, ne dediği bilinmeden oku­nan bir Kur'an'a nasıl Kur'an diyebileceğiz de? Böyle reddedenler neyi red­dettiklerini söyleyebilecekler de? Hayata karışmayan, kalbe etki etmeyen bir kitaba nasıl Kur'an denebilecek de? Bana konuşmayan, bana bir şeyler söy-lemeyen, bana ümitler vermeyen, bana korkular sunmayan, bana şunu yap, bunu yapma demeyen bir Kur'an, Kur'an değildir. Bizler de bugün tıpkı o gün Rasûlullah'ı dinleyip de İman edenler gibi iman etmek zorundayız.
      Bir grup müslüman, efendim Kur'an bir dönem anlaşılmış ve fıkha, fıkhî kalıplara dökülmüştür. Ecdat onu anlayıp fıkha dökmüştür. Bizim onlar gibi Kur'an'ı anlama imkânımız olmadığı gibi, anlama sorumluluğumuz da yoktur. Onun için biz, başka değil onların anlayışına tâbi olmak zorundayız. Binaenaleyh bugün Kur'an'ı yeniden anlamaya çalışmak yerine fıkıh okuya­lım. Kur'an'ı da anlamak ve uygulamak üzere değil, ibâdet kastıyla okumalı­yız diyorlar. Ve böylece tamamen geçmişe teslim olmamız gerektiğini iddia ediyorlar.
       
      Bir başka grup müslüman da, bunların tamamen zıddına, efendim geçmiştekilerin anlayışı bizi bağlamaz. Onlar bizim için ayak bağıdır. Geç-miştekilerin, Rasulullah'ın, sahabenin, tabiînin ve müctehid imamların Kur'­an'ı nasıl anladıkları, nasıl uyguladıkları bizi hiç mi hiç ilgilendirmez. Onların anlayışları kendilerini ve kendi dönemlerini ilgilendirir. Bizler onlara hiç bak­maksızın salt aklımızla Kur'an'ı anlamak ve hayatımıza aktarmak zorundayız diyorlar.
      Bu anlayışların ikisi de bâtıldır. Birisi ifrat, diğeri de tefrittir. Ne tü­müyle kayıtsız şartsız geçmişe teslim, ne de tümüyle geçmişi silmek doğru­dur. İşin doğrusu, bugün bizler de Allah'ın kitabını anlamaya çalışmak zo­rundayız. Ama bu işi yaparken de geçmişi silerek değil, bilâkis Allah'ın Resu­lünden bugüne kadar Kur'an'la alâkalı, o âyetle alâkalı kim ne demişse, nasıl anlamışsa onlara da müracaat ederek bugün biz de anlayabildiğimiz kadarıy­la Kur'an'ı anlamak zorundayız. Çünkü bu kitap, sadece onlara değil, bize de gelmiştir. Onların müslümanlık adına bu kitaptan sorumlu oldukları kadar, bizler de sorumluyuz. Onlardan kulluk isteyen Allah biz den de istemektedir. Öyleyse bugün biz de okuyup anlamaya çalışacağız bu kitabı ama, bizden öncekileri silmeden. Vallahi eğer şu kitap sadece bana gelmiş olsay­dı, ilk defa bana gelmiş olsaydı, Rabbim direk bunu bana göndermiş olsaydı o zaman kimseyi takmaz sadece onu kendim anlar ve anladığım gibi uygu­lardım. Ama bu kitap ilk defa bana gelmemiş. Benden önce de Rasulullah efendimizden bu yana her dönem bunu anlayanlar ve yaşayanlar olmuş. Öy­leyse elbette ben ukalâlık etmeyerek benden öncekilerin anlayışlarına da müracaat etmeliyim.
       
      Kur'an'ı anlayabilmek için Arapça bil­mek şart mıdır? Arapça bilmeyenler bu kita­bı anlayamazlar mı?
       
      Bugün bazı müslümanlar şöyle diyerek kendilerini bu kitabı okuma ve anlama sorumluluğundan kurtarmaya çalışıyorlar: Efendim, ben Arapça bilmiyorum. Böyle bir eğitim almadım, alamadım. Çok istedim ama İmam-Ha-tip ve ilahiyatta okuyamadım. Bu durumda benim bu Kur'an'ı anlama, kav­rama imkânım yoktur. Siz ısrarla diyorsunuz ki ben müslümanım diyen her­kesin bu kitabı okuma, anlama ve pratik hayatına aktarma mecburiyeti var­dır. Peki şimdi anlayamayacağım bir şeyle beni nasıl sorumlu tutarsınız?
       
      Bir kere bunu ben değil, Allah söylüyor. Allah, ben de müslümanım, benim de bir kitabım var diyen herkese bu kitabını göndermiş ve herkesi bu kitabıyla sorumlu tutmuştur. Binaenaleyh eğer bir İtirazınız varsa bunu bana değil, Allah'a yaparsınız. Allah'a mazeretinizi sunun ve deyin ki; ya Rabbi, bu nasıl bir iştir? Beni hem Arap bir anadan babadan dünyaya getirmedin, hem de böyle Arapça bir kitabı anlamakla sorumlu tuttun. Hem bu kitabı anlaya­cak kapasitede yaratmadın, hem de bu kitabın sorumluluğunu bana yükledin deyin. Ama bilesiniz ki sizi yaratan, sizi bu kitapla sorumlu kılan Allah sizin gücünüzü, kapasitenizi sizden daha iyi bilendir. Ben kullarıma onların takat­lerinin yetmeyeceği bir yük yüklemedim diyendir.
       
      Arap olmadığımız için, Arapça bilmediğimiz için ona asla ulaşama-yız, onu asla anlayamayız diyorsunuz öyle mi? Peki Allah katında bu Arapla­rın torpili nerden geliyor? Hayır hayır, Kur'an ve sünnet bilmeyi, Kur'an ve sünnet bilgisine ulaşmayı Arapça bilmeye bağlamaya gerek yoktur. Okuma yazma bilmemeye bağlamaya da gerek yoktur. Ona ulaşma, onu öğrenme çabasına niye bağlamıyoruz bunu? Yani sen kendi köşene çekilmişsin, Kur'­an öğrenmeye hiç say'etmiyorsun ve birilerinin getirip sana Kur'an öğretme­sini bekliyorsun. Sonra birileri zorla sana Kur'an getiriyor, sen bunu da reddediyor, yoo! İstemem! Bana Kur'an'ı getirmeyin! Benim ona ihtiyacım yok diyorsun. Yâni benim elime Kur'an'ı vermeyin! Beni ona ulaştırmayın! Onu bana getirmeyin! Onun okumasını bana öğretmeyin! diyorsun. Yâni Kur'an'ı sana getirecek, okutacak, öğretecek, tanıtacak kimselerle de ilgi kurmuyor­sun, sonra da bana soruyorsun, ben bu halimle bu kitabı öğrenebilir miyim? Ben Kur'an'ı anlayabilir miyim? Mümkün değil kardeş, sen kıyamete kadar bu kitabı öğrenemezsin! Kıyamete kadar bu kitabı anlayamazsın!
       
      Öyle değil mi ama? Yani sen bu kitapla ilgi kurmaya yanaşma, bu ki­tabı öğrenmeye yönelme, ondan sonra da de ki; ben Arap olmadığım için, Arapça bilmediğim için bu kitabı anlayamıyorum, benim suçum ne? Eğer Al­lah sana hayat programı olarak bu kitabı göndermiş, bu kitabın istediği bi­çimde bir hayat yaşaman gerekir demiş, ama beri tarafta senin dediğin gibi senin için bu kitabı öğrenme yollarını da kapatmışsa o zaman -hâşâ- zalim olan O'dur, bana ne bundan? Yani bu durumda, Allah ya sana bu kitabı an­layacaksın, bu kitabın tarif ettiği bir hayatı yaşayacaksın dememiştir, ya da senin bu kitaba ulaşma yollarını kapatmamıştır. Bunun ikisi birden mümkün değildir kardeş. Eğer sen diyorsan ki bu kitaba ulaşma yolları bana kapalıdır, o zaman ben derim ki, bu senin ve Allah'ın bileceği bir iştir, bana sormana gerek yoktur. Şikâyetini arz edeceğin makam Allah'tır.
       
      Böylece kolay yoldan kendilerini sorumluluktan kurtarma çabası içine giren bu insanlar şunu demek istiyorlar: Allah, bu kitabı Arapça bir kitap ola­rak göndermekle hâşâ Araplara torpil geçmiştir. Öyleyse bu kitabı Araplar kadar anlama imkânına sahip olan ben de torpilliyim bunu diyenlere göre. Öyle değil mi? Bunu. diyenlere göre ben bu kitabı biraz biraz biliyor muyum? Öyleyse onlara göre ben de torpilliyim. Peki ben Arap değilim, benim torpilim nerden geliyor ya?
       
      Yok. yok, öyle değil mesele. Mesele şudur: Çalışan, gayret eden tor­pillidir. Eğer Allah bu kitabı anlama konusunda sana çalışma ve gayret etme imkanı vermedi de sadece bana verdiyse, sonra da ikimizi de aynı şeyle so­rumlu tuttuysa, o zaman -hâşâ- bunu diyenler Allah zalimdir demeye getiri­yorlar işi ki, bunu demeye bir müslüman olarak hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ben hiç böyle görmedim. Önemli olan fırsatta eşitliktir. Allah herkese bir konuda fırsat tanımıştır. Ama kimileri Allah'ın kendisine tanıdığı bu fırsatı değerlendirirken, kimileri de değerlendiremez. O zaman bu durumda suçlu kim? Allah mı? Hâşâ, sümme hâşâ. Kaldı ki işte örneklerini görüyoruz ki a-dam Arap oluvermekle de hemen Kur'an'ı anlar olmuyor. Öyle değil mi? Peygamberi görüvermekle insan müslüman oluvermiyordu. Bir Ebu Cehii'i, bir Ebu Leheb'i ne çabuk unuttun? Yemenden gelirdi, Sudandan, Anadolu'dan gelirdi müslüman olurdu da adam, ama burnunun dibinde bulunanlar iman etmezlerdi.
       
      Öyleyse benim bildiğim Kur'an'ı anlamak için Arapça bilmek şart de­ğildir. Kur'an'ı bilmek şarttır. Hattâ bunu Kur'an dışında da öğrenmek müm­kündür. Mesela deveye bakarak, kuşlara nazar ederek,semaya, arza baka­rak, dağlara, derelere giderek, başkalarına sorarak da öğrenebiliriz.Yeter ki biz öğrenmeye niyet edelim. (  
      Besairül kuran tefsir, kur'an tefsiri, ucuz tefsir, takım, ali sağir tefsiri, ali küçük hoca sohbet, ali küçük tefsir, 12 cilt ali küçük tefsir, besairul kuran tefsir seti )
       
       


      Ali Küçük  ( Ali Sağir ) tarafından yazılan Besairul Kuran Tefsir  adlı tefsir kitabı nı incele diniz.

      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786057828194
      MarkaBeka Yayınları
      Stok DurumuVar
      9786057828194
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.