Kitap El Esas Fit Tefsir
Yazar Said Havva
Tercüme M. Beşir Eryarsoy
Yayınevi Şamil Yayınları
Kağıt Cilt 1.Hamur - Bez cilt, 16 cilt
Sayfa Ebat 8.664 Sayfa - 17x24.5 cm
Yayın Yılı 1989
16 cilt El Esas Fit Tefsir kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
YÖNTEMDE ESAS DİZİSİ'NİN ÖNSÖZÜ
Bu dizi, üç kısımdan meydana gelmektedir:
Birinci kısım, Tefsirde Esas,
İkinci kısım, Sünnet ve Sünnetin Fıkhında Esas,
Üçüncü kısım, Nasları Bilme ve Anlama Kaidelerinde Esas,
Bu sonuncu kısım, Kitab ve Sünneti inceleyen kişilerin temel mes'elelerine anahtar veya Kitab ve Sünneti incelemenin mukaddimesi olabilecek özelliktedir. Bu problemler ister fıkıh usûlü ile, ister Kitab ve Sünnetten hükümlerin nasıl çıktıkları ile, isterse fukahânın farklı görüşlere sahip olmaları ile ilgili olsun, isterse de İslamî fırkaların ihtilâf sebepleriyle ilgili olsun, yine de birtakım mukaddimeler olma özelliğini koruyacaktır. Bütün bunların dışında, aklî hüküm, normal ve şer'î hükümler ile İlgili mes'elelere dair de gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu üç hükmün her birisinin diğeri ile ilgili noktaları ve buna benzer daha diğer hususlar da açıklanmıştır.
Benim bu diziye "Yöntemde Esas" adını verip bu üç kısım için de "Esas" kelimesini kullanmış olmam bu dizi hakkında bir övgü veya bunların kuşatıcılığını anlatmak için kullanılmış bir terim sanılmasın. Durum hiç de öyle değildir. Benim bütün temennim, müslüman kardeşlerime üzerinde yapı yükseltebilecekleri bir temel sunmaktan ibarettir. Bunun, gücünde ve sağlamlığında en ileri bir temel olmasını istedim, o kadar.
İnşallah okuyucu bu diziyle, Kur'ânı anlamakta, Sünneti ve onun fıkhını kavramakta nasıl bir temel verilmiş olacağını görecektir. Bununla birlikte; tevhidden fıkıh, sülük (yaşayış) ve daha başka noktalara kadar pek çok hususta nasıl bir temel vermiş olacağını da görecektir. Hatta islâm davet fıkhı konusunda, çağdaş problemlere bakışı konusunda da ona bir esas takdim etmiş olacaktır. Bunun yanında -zaman zaman daha ileri şeyler sunsak bile- müslüman kardeşlerimizin bizden "esas"-ın ötesinde bir şey istemeyeceklerini ümid ederiz.
Bu dizinin her üç kısmında da müslümana, itikadî fırkalar konusunda islam ümmetinin ihtilâf sebeplerini gösterip, hak itikadın parlak delillerini sunmaya özel bir şekilde gayret gösterdim.
Müctehid imamların ihtilâf sebeplerini ortaya çıkarmaya, içtihadın kendisinden vazgeçilemez bir zorunluluk olduğunu belirtmeye, müctehidin en önemli özelliklerinden birisinin de; bütün nasları kapsayıcı bir bakış açısı ile değerlendirmeye, her nassı, nasların geneli içerisinde uygun olan yerine oturtmaya muktedir olması gerektiğini göstermeye gayret ettim.
Bu dizide müctehid imamların hareket noktaları ve delillerine açıklık kazandırmaya çalışmanın yanında, hareket noktalarının farklı olmasının sonuçlarım da ortaya çıkarmaya gayret ettiğim gibi; bütün bunları açık bir şekilde belirtmeye de çaba gösterdim. Mukaddimede açıklanacağı üzere daha pek çok nokta üzerinde de durmaya çalıştım.
Bütün bunların üzerinde durmak, çağımızın bir gereğidir. Bu dizi üzerinde çalışmaya bizi iten birinci etken de zaten bu gerekçelerdir. Bizim hizmetimiz, bu ümmetin Rabbinin kitabına, yüce Peygamberinin Sünnetine yaptığı hizmetlere katılmış bir yeni halkadır.
Gerçek şu ki ilim tarihinde; Kur'ân’ın naslarına ve Peygamber Sünnetinin naslarına hizmet edildiği kadar herhangi bir sahaya hizmet sunulmuş değildir. O kadar ki bu hizmetin çeşitli yanlarını ortaya çıkaran ilimlerin toplamı onları hatta yüzleri bulmaktadır. Bu yolda te'lif edilmiş eserlerin toplamının sayı ile ifade edilmesine imkân yoktur. Kitab ve Sünnetten çıkmış ilimlere dayanılarak yazıldığı kabul edilebilecek kitaplar ise bunun dışındadır.
Her çağın kendisinden önceki çağlardan farklı bir takım ihtiyaçları vardır. Dolayısıyla, önceki çağlarda yaşamış müelliflerin sunduklarından yararlanarak Kur'ân ve hadis kütüphanesine nelerin ekleneceğini bilmek için çağımızın ihtiyaçlarını dikkate almak kaçınılmazdır. Bununla birlikte şu noktayı da göz önünde bulundurmamız gerekiyor: öncekilerin yazdıklarına herhangi bir şey eklemek veya en azından o konuda yeni bir şeyler ilâve etmek gerekmeyebilir. Böyle bir durumda çağdaş bir müellifin yapacağı, öncekilerin yaptığı çalışmaların tahkikini yapmaktan öteye gitmeyecek, ve bunlar arasından bir seçim yaparken de içinde yaşadığı çağın ihtiyaçlarını göz önünde bulunduracaktır.
Bu durum açıkça ortaya çıktığına göre, Kur'ân-ı Kerîm ve arkasından da pâk Sünnet açısından çağımızın bazı ihtiyaçlarını, bunun sonucu olarak bu dizinin kısımlarında sunmayı arzuladığımız hizmetin yönlerini görmeye çalışalım. Sözkonusu bu dizimiz: "Tefsirde Esas", "Sünnet ve Sünnet Fıkhında Esas" ile "Nasslanrı Bilmenin ve Anlamanın Kaidesinde Esas" unvanlarını taşımaktadır.
1- KUR'ÂN'A DAİR
a) İlim adamlarımız, belirli bir sûrenin kendi âyetleri ve Kur'ân'ın diğer sureleri ile olan bağlantısı ve Kur'ânî anlatım düzeni etrafında pek çok şeyler söylemişlerdir. Kur'ân'ın "tıval, miun, mesânî ve mufassal" kısımlarından sözeden naslar da bulunmaktadır. Bildiğim kadarı ile bu hususlardan kapsayıcı bir şekilde söz etmiş bir müellif yoktur. Herşeyin çokça sorgulandığı çağımızda pek çok kişi Kur'ân-ı Kerîm âyetleri ve sûreleri arasındaki ilişkiyi, Kur'ân sûrelerinin sıralanışlarındaki sırrını sorup durmaktadırlar. O halde bu konuda söz söylemek, içinde bulunduğumuz çağın gereklerinden birisidir.
Bu konuda yapılmış birçok yanlışı düzelterek önemli bir ihtiyacı (gediği) kapatmak ve benden önce kimsenin el atmadığı çok konuda da yeni şeyler eklemek lûtfunu yüce Allah bana bağışlamış bulunuyor.
b)Çağımızda pek çok ilim dalı bulunmaktadır. Bu ilimler naslara yeni anlayışlar sunmuş ya da eski birtakım anlayışları tercih etmeye itmiştir. Bu ilimlerden ve bunlardan kaynaklanan gerçeklerden hareket edilerek Kur'ân'ın ihtiva ettiği pek çok gerçek ile ilgili birtakım sorular ortaya atılmıştır. Bütün bunların etkisiyle Kur'ân-ı Kerim'in bu noktalan kapsayacak şekilde sunulması kaçınılmaz oluyor... işte ben tefsir kısmında birtakım sorulara cevap vermeye, naslara açıklık getirmeye; ilmin problemleri ile yeni çalışmalar noktasında da delilleri imkânlarım ölçüsünde ortaya koymaya gayret ettim. c) Çağımızda; Kur'ân hakkında kuşkular, Kur'ân'a itirazlar, Kur'ân'a dayalısosyal, iktisadî ve siyasî bir hayatın kurulmasının mümkün olup olamaycağı ile ilgili şüphe ve itirazlar da artmış bulunuyor. Çağdaş hayatın Kur'ânî bir temel üzerinde kurulması arzusu karşısında, hem bölgesel hem de evrensel pek çok kavramlar allanıp pullanarak yeni yönelişler ve aksi istikamette gidişler bulunmaktadır. Gerçek müslümanlar da insanlığın, gerçekten uygulamakla yükümlü oldukları Rabbânî biricik kitabın Kur'ân olduğu konusunda bütün dünyayı ikna etmek için, konuyu açıklamak gibi ağır sorumluluk isteyen bir hareket içerisinde bulunmakla karşı kanşayadırlar. Bunu gerçekleştirmek ise bu amaca denk bir gayret ve çalışmayı gerektirmektedir. Bu dizinin tefsir bölümünün bu konuya hakkıyla eğildiğini umuyoruz.
d) Bu gün İslâmî kişilik Kur'ânî manaları gereğince kavramaktan, ve içine sindirmekten uzaklaşmış bulunuyor. Aynı şekilde İslâm ümmeti de Allah'ın Kitabı'nın müşahhas ifadesi olmaktan çok uzaklardadır. Kur'ân'ın ortaya çıkardığı islâmî kişiliğin yeniden geri gelmesi ve islâm ümmetinin hayatına kur'ân'ın geri dönmesi sonucu, Kur'ânî manaların müşahhas ifadesi olarak bu ümmetin yeniden ortaya çıkabilmesi için büyük bir gücün harcanması kaçınılmazdır. Bu çok yönlü bir konudur Herhalde bu tefsir bu çok yönlü konuda belirli bir görev ifâ edecektir. Çünkü bu konu, çağımız müslümanının zihninin uğraşması gereken en önemli konular arasında yer alır.
e) Çağımız müslümânı, herhangi bir konuda yapılmış araştırmanın özünü direkt delilleri ile alıp öğrenmek ister. Araştırmanın kendisi ise, bir grup insanın önem verdiği ve bundan zevk aldığı bir konudur. Bu bakımdan tefsir kaynaklarım okuyan bir müslüman okurken usanmakta bazan da değişik görüşler, pek çok rivayetler, sonu gelmez tartışmalardan sıkılıp aralarında kaybolmaktadır. Bütün bu hususlar, konusunda ihtisaslaşmak durumunda olmayan müslümanlar için özetlenmelidir. Ki Allah’ın Kitabı herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilsin. Ben bu zorunlu noktaya tefsir kısmında riâyet ettim. Fazla karışıklığa meydan vermeden, Kur'ân'ın anlaşılmasında doğrudan ilişkisi bulunmayan hiçbir bilgiyi aktarmadım.
f) Yine çağımızda birtakım İslamî problemler gündemdedir. Bizzat Müslümanlar arasında yapılan tartışmalar vardır. Bu problemlerin bir kısmı, eski tartışmaların devamıdır. Sebebi, ya mezhebî ihtilâf, ya da itikadı farklılıktır. Bunların bir kısmı da çağımızda ortaya çıkmıştır. Bu konuda ise belirli bir nokta üzerinde istikrar kazanmak gerekir. Ben bu dizinin tümünde, bu mes'elelerden herhangi birisi ile ilgisi bulunan bir yere geldikçe bu konuda gerekli açıklamaları vermeye çalıştım, işte bu, çağımızın gereklerinden birisi olarak kabul edilen noktaların en belirgin olanıdır. Tefsir kısmında bunu hedef aldığım gibi, bunların bir kısmı bu dizinin tümünde de hedef alınmıştır.
Diğer taraftan bazı noktalar var ki bunlar başlı başlarına hedef alınmamıştır. Bu tefsir üzerinde çalışmaya başladığım şartlar dolayısıyla kendiliğinden ortaya çıkmıştır:
Tefsir ile uğraşmak isteyen herkes kendisini iki durum ile karşı karşıya bulacaktır:
1-Elde etmek istediği tefsir bilgisinin bir kısmını güvenilir bir tefsirde bulabilir. Dolayısıyla o, sadece bu bilgileri nakletmeye bazan da basite indirgemeye gerek duyar.
2. Müfessirin, tefsirinde gerçekleştirmek istediği özel maksatlar için muayyen bir gayret harcaması gerekir. Basit bir noktayı gereği gibi açıklayabilmek için yüzlerce sahife okumak ihtiyacını duyabilir.
Birinci noktayı gerçekleştirebilmek için işin başında yalnızca Ibn Kesîr ile Nesefi’nin tefsirlerine güvenmek kendi tercihim sonucu ortaya çıkmış değildir. Çünkü ben bu işe başladığım dönemde hapisteydim ve elimin altında bu iki tefsirden başkası yoktu. Bunlar gerçekten de ünlü iki tefsirdir. Birincisinde rivayet ağırlıkta iken ikincisinde itikadî ya da mezhebî hususların özlü bir şekilde tahkik edilmesi noktası daha ağır basar. Bununla birlikte her iki tefsir de, Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin harfi mânâsını vermek çabasını gösterir.
Ben bu iki tefsirden hareketle Allah'ın Kitabının harfi manâlarını açıklamaya gayret ettim, bazan da toplu mânâlarını vermek durumunda oldum. Böylelikle bu tefsirin amaçlarından birisi olan bu noktayı mümkün olduğu kadarıyla gerçekleştirdim. Bundan sonra bu tefsirde gözettiğim hedefleri tamamlamayı ise -eğer şartlarım değişecek olursa- sonraya bıraktım.
Çalışmamın birinci aşamasında tefsirimde sözünü ettiğim iki tefsirin bir özetini vermeye, bunlarda bulunan değerli bilgileri özetlemeye gayret ettim. Tefsirimin hedefleri ile uyuşmayan noktaları ise bir kenara bıraktım.
Pek çok müslümanın, İbn Kesîr'in tefsirindeki bilgileri elde etmek için özel bir gayret harcadıklarını görüyordum. Bu tefsirin ihtiva ettiği bütün bilgileri öğrenebilmek konusunda pek çok kişinin başarısız olduğunu ise hâlâ görmekteyim. Bunun sebebi şudur: Bu tefsir içerisindeki bilgileri elde edebilmek, ilim adamı için ayrı bir özellik, fakat sıradan bir kimse için çok yorucudur. Çünkü, İbn Kesîr bir konuyu incelerken, o konudaki değişik rivayet sened ve görüşleri zikretmiştir. Ben okuyucuyu rahatlatmak istediğimden bu tefsirde bulunan toplu manaların, harfi anlatımların ya da burada zikredilmiş faydalı birtakım bilgilerin özetini vermeye çalıştım. Öyle ki tefsirimi okuyan bir kimse, -okuyucuyu usandıracak bilgilerin dışında kalan hususlarıyla- İbn Kesir tef şirindeki bilgileri elde etmiş olduğundan emin olabilir.
Buna ek olarak Nesefi Tefsiri'nde yer alan pek çok tahkik ve faydalı hususlar da buna eklenmiştir. O kadar ki, bu tefsir neredeyse Nesefi tefsirinde yer alan pek çok bilgiyi kuşatabilecek hale gelmiştir. Bununla birlikte bu tefsirin hedeflerine uygun düşmeyen pek çok noktayı da nakletmeye gerek görmedim. İşte bunlar, bu tefsirin ayırıcı özellikleri olmakla birlikte aslında hedef olarak gözetilmiş değildirler. Bu iki tefsirden hareketle tefsirimi üzerinde yükselttiğim temeli ortaya çıkardım. Bundan sonra da bu tefsiri okuyucunun gördüğü şekilde tamamlamaya çalıştım.
Yaptığım bütün derlemelerimdeki alışkanlığımı okuyucu burada da görecektir. Kitabımın gerektirdiği herhangi bir bilgi arzuladığım ve beğendiğim şekilde başkası tarafından verilmişse, ya da asla yapamayacağım bir şekilde ortaya konulmuşsa yeniden düzenlemek külfetine kendimi sokmadım. Çünkü hedef sadece Allah'ın rızâsıdır. Aktarmak istediğim bilgiler arzuladığım şekilde değil ise ben onu aşacağımı ümîd ediyorum.
İlim adamlarımız kendi kitaplarında uzun bölümleri başkalarından aktarmaya devam ediyorlar, bunların kime ait olduklarım belirtmiyorlar. "Herhangi bir ilim ya da bir daldaki bir yenilik, sahibi belirtilmeksizin nakledilebilme hakkını verir" düşüncesinden hareket ediyorlar. Ben böyle bir şey yapmadım, naklimin kime ait olduğunu belirttim. Ben bunu bir noktayı açıklamak üzere zikrettim. Başka noktayı açıklamak üzere de şunları söylüyorum:
Gazâlî'nin yazdığı "İhyâu 'Ulumiddîn" adlı eser, sadece Kûtu'l-Kulûb ve er-Riâye kitaplarının bir araya getirilmesinden ibarettir," denilmesi nasıl bir haksızlık ise, benim bu tefsirime "Bu tefsir iki kitabın bir özetidir" denilmesi de bir haksızlıktır. Bununla birlikte tefsirimin, İbn Kesîr ya da Nesefi tefsirinden üstün ve ayrıcalıklı olduğu iddiasında bulunmuyorum. Söylemek istediğim: Benim bu tefsirimde başka bir şey daha vardır; o da şudur: îbn Kesîr'in veya Nesefî'nin, -Allah ikisine de rahmet eylesin- asla hedef almadığı bir takım hedefleri bu tefsir çok yerde gerçekleştirmiş bulunuyor.
Çağımızda Kur'ân'ın sunulması konusunda birtakım ihtiyaçlardan söz ederken bu tefsirin ayırıcı özelliklerini tamamlamak üzere açmak gereğini duyduğumuz bu parantezden sonra, tekrar bu dizimizin ortaya çıkmasını gerektiren ve önceden sözünü ettiğimiz, çağımızın ihtiyaçları olarak görülen diğer sebepleri sıralamaya devam ediyor ve sünnet açısından bu çağın ihtiyaçları olarak gördüğümüz hususlan da şu şekilde belirlemek istiyoruz:
II. SÜNNET BAKIMINDAN
Sünnet bakımından konuyu ele aldığımızda, çağımızın birtakım ihtiyaçları olduğunu görüyoruz:
Çağın müslümanı, Mütevâtir, Sahîh ve Hasen sünnet hakkında bilgi sahibi olmak istiyor ve bütün bunları ihtiva eden bir kitaba gerek duyuyor. Bu kitabın metinlerindeki harekeli ve anlaşılmayan kelimelerin de gereken şekilde açıklanmış olmasını istiyor.
1. Hadis dalında uzman olmayan müslüman için önemli olan, özü almaktır. Özü korumak durumunda olana (senedlere) pek gerek duymaz. Yani o senedleri dışında, sünnetin metinlerini okumayı arzular.
2. Yine çağdaş müslüman, sünneti sağlıklı bir şekilde anlamaya, pek çok problem hakkında doyurucu cevaplar almaya, kafasında kendisi ile ilgili sorular bulunan konuların cevâbını öğrenmeye muhtaçtır.
3. Diğer taraftan sünnet etrafında, Allah düşmanlarının körüklediği birtakım şüpheler ve sünnet metinlerim anlamak konusunda müslümanlar arasında pek çok noktada sert tartışmalar bulunmaktadır. İşte çağdaş müslüman bütün bu konulardan yana rahatlamak ihtiyacındadır.
Bütün bu konularda ve biraz sonra göreceğimiz hususlarda gerekli hizmeti gerçekleştirecek bir eserin bulunmasının zorunlu olduğunu hissedip duruyordum. Fakat ne yapmak gerekirdi? özellikle hapiste bulunduğum ilk zamanlarda herhangi bir kitabı çok büyük zorluklarla elde edebiliyordum. O bakımdan çağımızın ihtiyaçları olarak kabul ettiğim hedefleri gerçekleştirecek (sünnet ile ilgili kapsamlı) bir hizmet sunmayı düşünmüyordum. Zaten bu ihtiyaçların amaçlarına uygun hizmet verebilmek için gerekli araştırmaları yapabilme imkânım da yoktu. Ben de mevcut imkânlar oranında çalışmayı uygun gördüm.
Bu dizinin ikinci kısmının mukaddimesinde bunun sınırlarını göreceğiz. Allah'ın lütfü sayesinde bu kadarı bile yeterli ve güzeldir.
Zikrettiğim bu noktalar çağımızın ihtiyaçları olarak kabul ettiğim Kitab ve Sünnete dâir bâzı hususlardır. Azımsanmayacak bir hizmet sunmuş olduğumu ümid ederim.
Üçüncü kısım ise nasları kavrama yolunda temel ilkeleri koymak üzere arkasından gelecektir.
Eskiden beri Kitab ve Sünnete hizmet yolunda çalışma vermiş olanların çoğu, kâmil bir imân'a hitâb ettiklerini varsaydıklarından, iman mes'elesine hizmet edecek noktalarda kendilerini özel bir çabanın içerisine sokmuyorlardı. Ben ise ister anlamların sunulması konusunda, isterse bunları açıklamak için gereken bilgilerin verilmesi esnasında iman mes'elesini gözönünde bulundurmayı yaşadığımız çağın bize yüklediği bir görev olarak kabul ediyorum.
Sünneti sunmak ile ilgili noktalarda ise, araştırıcının sünnet bahislerinin sıralanışı işleminde dahi bu konuyu gözönünde bulundurması gerekir.
Tefsire gelince eğer bu konudaki araştırmalar şu materyalist ve şehvetperest çağımızda iman meselesine hizmet etmeyecek olursa, müfessir hiçbir şey yapmamış gibi olur. Çünkü Aziz ve Celîl olan Rabbimiz: "Onların Üzerine (Rablerinin) âyetleri okunduğunda ise imanlarını artırır." (el-Enfâl, 8/2) diye buyurmaktadır.
Buna göre aslolan Allah'ın âyetlerinin okunması ile imanın derinlik kazanmasıdır. Müfessirin de bu konuda gereken katkıyı yapması icâbeder. Az önce de belirttiğimiz gibi tefsirlerin bir çoğu imanın her türlü zarardan uzak ve kâmil olduğunu varsaymakta bunun sonucunda ise nüktelere, açıklamalara, faydalı ek bilgilere ve hasımlarla tartışmaya ağırlık vermektedirler. Bütün bunların elbetteki kendisine göre birtakım faydaları vardır. Ancak, bu elinizdeki tefsirin yakîn basamaklarının yükselmesinde bir araç olmasını istiyoruz, öyle ki okuyucu bir sahifeden öbür sahifeye geçtikçe yakînî yükselmiş olsun. Bütün bunlarla birlikte düşünceler de tashih edilmiş, bilgi de artmış olsun.
Bu dizinin hedeflerinden bir tanesi de îmânın artması, itikâd ve amelin ıslâh edilmesi meselesinde gereken hizmeti sunabilmektir. Bu dizinin kısımlarını belirli bir bağla birbirine bağlamak için özel bir gayret harcadım. Halbuki müelliflerin âdeti her bir kitabın telifine özel bir dikkat harcamaktır. Aynı şekilde sünnet ve usûl konusunda eser yazmış olanlar da böyle yapagelmiştir. Kitab, Sünnet ve usûle dair yazılmış kaynaklan okurken mü'minin vicdanında karar kılmış olan imana keyfiyet kazandıracak şekilde bir dizi eser te'lif etmek külfetine hiçbir müellif kendisini sokmuş değildir. Ancak ben aynı dizide, Kitab, Sünnet ve usûl hakkında söylenecek sözlerin birbirleriyle bağlantılı olmasını faydalı buluyorum. Bunların birincisi gereksiz tafsilâttan ve tekrarlardan uzaklaşmaktır. Araştırıcı kişi bir mes'eleyi burada da öbüründe de açıklamak yerine bir tek yerde açıklamakla yetinecektir.
Diğer taraftan Sünnet, Kitabın bir açıklayıcısı durumundadır. O halde mükemmel olması için Sünnetin de Kitabla birlikte incelenmesi gerekir. Tam bir anlayışa daha yakın olabilmek için de bu dizinin Kitab ve Sünnetin naslarını kapsamlı bir şekilde sunmasına özel bir gayret gösterdim.
İslamî hareketin; mahallî ya da evrensel şartları, eskilerden mîras alınmış bazı noktaları, yahut hakka karışmış bâtılı, veya müslüman olsun olmasın bütün insanlara karşı delilini ortaya koyduğu sıradaki konumları tashih etmek istediği bu dönemde, Kitab ve Sünnetin gerçek manada nasıl anlaşılabileceğinin sunulması da kaçınılmazdır. Çünkü Kitab ve Sünnet, İslâm'ın dosdoğru yolunun ilerleyebilmesinin aslını teşkil ederler ve böyle bir anlayışın da temel ilkelerini ortaya koyarlar." Bütün bunlar ve daha başka birtakım sebepler müslümanın Kitab ve Sünnetin naslarını gereği gibi tanımasını zorunlu kılmakta. Müslümanın, Kitab ve Sünnete tam anlamıyla muttali olma olayını bir an önce gerçekleştirmesi gereğini ortaya koymakta, Kitab ve Sünnetin naslarını hatadan uzak, sağlıklı bir şekilde anlamasını zorunlu kılmaktadır, işte bütün bu hususlar beni, "Yöntemde Esas" başlığı altında bu diziyi ortaya koymaya itti. Çünkü hak yöntem, Kitab ve Sünnetin her ikisinde müşahhas ifadesini bulur.
Bu dizide İslâm’ın, hayatın bütün yönlerini tam anlamıyla kapsadığını, insanın ulaşmış olduğu ilmî gerçeklerden herhangi bir şeyin Kitab ve Sünnetin bir nassıyla çelişmesinin imkânsız olduğunu, aksine insanın ulaşmış olduğu kesin ilmî gerçeklerin bir çoğunun Kitab ve Sünnetin katıksız hak olduğunu isbat sadedinde yarayışlı olacağını, çağımızın Kitab ve Sünnetin pek çok mucizesini açığa çıkardığını ve bunların geçmiş nesillere oranla çağımız insanına karşi İslâmın hak din olduğu delilini daha güçlü bir şekilde belirginleştirdiğini gereken şekilde açıklamam, hiç şüphesiz son derece tabiidir. Bütün bunların bu dizide açıklık kazanması normal bir şeydir.
"Yapılanma" konusuna dair hazırladığımız dizimizde bu diziye birkaç defa işaret etmiş ve burada belirli bir takım anlamları gerçekleştireceğimizi va'detmiştik. Allah'ın izniyle bu dizide vermiş olduğumuz bütün sözleri gerçekleştirebileceğimizi ümid ediyoruz.
Bilindiği gibi Kitab ve Sünnetin naslarından pek çok konu ortaya çıkmakta, dolayısıyla her bir konuya belli bir başlık vermeyi arzulamamaktayız. Bununla beraber öbürlerine göre daha önemli kabul edeceğimiz bazı konuları göstermek üzere fihristlerden yararlanacağız.
Aklî, Şer'î ve âdi (normal) hüküm meselelerine, bunların esaslarına ve bu hükümlerin naslarla ilişkilerine özel bir önem vereceğiz.
Bütün bu hususlar bu dizinin telifinde göz önünde bulundurulmuş ve bu dizinin telif edilmesine sebep teşkil etmiştir. Bununla beraber bu dizinin telif edilmesine iten daha da güçlü birtakım sebepler de bulunmaktadır. Söz konusu sebepleri sıralayalım:
Aralarında çağımızın da yer aldığı son dönemler herşeyin sınandığı bir dönem olarak kabul edilir. Çünkü insanlar çoğunlukla her şeyden şüphe eder olmuşlardır. Bilhassa dünya üzerinde maddi egemenliğe sahip olanların düşüncelerini ihraç edenler konumuna gelip; insanları onlara davet eden, onların felsefesini yapan kapitalist ya da komünist olsun, her şeye istediği kalıbı vermeye çalışan toplumların varlığı çağımızda söz konusudur.
Bu yönetim ve toplumlar görünüşte her şeyin sınanma durumunda olduğu izlenimini vermektedir. Gerçekte ise bunlar, daha önceden hükümlerini vermiş bulunuyorlar. "Sınama" adı altında insanları inanış, yaşayış ve diğer konularda istediği noktaya ulaştırmaya çalışırlar. Bütün bu durumlar, zenginlik kaynaklan ve dünya üzerinde müthiş bir egemenlik kurmak, ayakta kalabilmek için mücadele vermek, boğuşmak meselesi ile de sıkı sıkıya ilgili olup çıkmıştır. Eşyanın zahirî sınanması işleminde, eşyalara daha önceden hükmü verilmiş ideolojik rengin kazandırılmasında, akla hayale gelmeyen pek çok imkânlar ve güçler amade kılınmış, bütün eşya sınanmak durumuna gelmiş, adeta daha önce insanların çoğu tarafından kabul edilen pek çok eski yargı değişmek noktasına getirilmiştir. İnsanlardan çok az kısmı bu korkunç baskı atmosferinde kabul ettikleri kesin yargılarını muhafaza edebilmiştir. Bu azınlığın da az bir kısmı ancak basiret üzere bu kesin hükümlerini korumaya devam edebilmiştir.
Bütün bunlara karşı İslâmın naslarının etraflı ve mükemmel bir şekilde sunulması kaçınılmazdır. Peşinen kabul edilmek durumunda olan bu nasların dünyada biricik doğru yargılar oldukları, bu tür yargıların sağlıklı bir şekilde ölçülebileceği esas değerlerin bu naslar oldukları kesin delillerle ortadadır.
İşte bu durumda, bunları kabul etmek ve bunlara teslim olmaktan başka yolu bulunmayanlara bu nasların kapsamlı ve mükemmel bir şekilde sunulma arzusu, bu dizinin ortaya çıkmasına iten en önemli etkendir. Çünkü, kapsamlı bir sunuş ve eksiksiz anlatım olmadığı sürece şüphe tohumu ekmek isteyenlerin rahatlıkla girebileceği büyük gedikler kalacak, şüpheye kapılan kimselerin yıkılması daha bir kolaylaşacaktır. Üstelik bu, çağımızın da bir gereğidir. Çünkü her çağın hak ehline yüklediği birtakım görevler bulunmaktadır. Bu da çağımızın en önemli görevlerinden bir tanesidir.
Çağımızda pek çok mesele, oldukça sert bir şekilde ortaya atılmış bulunuyor. Bunlara doyurucu ve eksiksiz cevapların verilmesi kaçınılmazdır. Mesele karmakarışık bir hal aldığı gibi bu konulara verilen cevaplar da biribirine karışmıştır. O halde bir taraftan doğru cevaplandırmak için kapsamlı ve mükemmel bir ayırdetme işlemi kaçınılmaz olduğu gibi, diğer açıdan gerekli açıklamaları yapmak da kaçınılmaz olur. islâm nasları, insanın hatırına gelebilecek her mes'elenin kapsamlı ve mükemmel bir cevabı olduğuna, ve bu nasların ışığında, kapsamlı ve eksiksiz ayırdetme işlemi tamamlanabileceğine göre, bu nasların gereken şekilde cevap verebilmeleri için, sağlıklı bir çerçeve içerisinde anlaşılması kaçınılmazdır. Böylelikle gerekli ayırdetme işlemi gerçekleşecek ve açıklık kazanmış olacaktır.
Çağımızda varolan her keskin soruşturmanın cevabının gecikmemesi ve susmakla geçiştirilmemesi gerekmektedir. Bütün hususlara kapsayıcı cevaplar verebilmek ise, nasların etraflı bir şekilde sunulması ile mümkün olabilir. Çünkü Azîz ve Celîl Allah, Kitabını herşeyin gerçek bir açıklaması kılmıştır: "Sana bu Kitabı herşeyi açıklayıcı olarak indirdik." (en-Nahl, 16/89).
Kur'ân'ın açıklayıcısı durumunda olan Sünnet olmadan da bu açıklama tamamlanmış olamaz. Çünkü yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Sana da bu zikri (Kur'-ân'ı) indirdik ki kendilerine indirileni insanlara çıklayasın ve onlar da düşünüp öğüt alsınlar." (en-Nahl, 16/44). Usul bilgisi olmadan da insanın herşeyi yerli yerince oturtabilmesi mümkün olmaz. Görmüş olduğumuz gibi, zahirde herhangi bir peşin hükme bağlı kalmaksızın, tam bir hürriyet ile herşey çığırından çıkmış bulunuyor. Fakat hayret edilecek nokta şudur: Hakka hizmet edecek ne varsa hevânın nâm-ı hesabına sahneden uzaklaştırılmış, yakîne hizmet edecek herşey de zanların nâm-ı hesabına gündem dışına itilmiştir. Bütün bunlara ilmî bir nitelik de kazandırılarak kesin oldukları vehmi verilmektedir. Oysa özü itibariyle bunlar bâtıldır.
Örnek olmak üzere jeoloji, biyoloji, fosilbilim ve başka birtakım bilimleri ele alabiliriz. Eski kalıntıları ve başkalarını ortaya çıkarmak üzere, birtakım gerçeklere varmak amacıyla çeşitli kazılar yapıldı. Eğer alınan sonuçlar dinî nasları destekleyecek şekilde ise bunlar sahneden uzaklaştırılır. Muharref dinî naslara dahi uygun değil ise bu sonuçlar hemen benimsenir ve bunlar araç yapılarak bütün dinlere karşı bir hücum başlatılır. İsterse bu dinin nasları, yapılan bu keşiflerle çelişkili olmasın yine hücum edilir. İslâm bundan büyük ölçüde pay almış bulunuyor.
Meselâ Mısır'da, Firavunlar dönemi tarihini inceleyenler, Hz. Musa'nın çağdaşı olan Firavun'un cesedinin şu ana kadar varolduğunu tercih etmektedirler. Kur'ân-ı Kerim de Firavun'un suda boğulduğunu kabul etmekle birlikte bedeninin sudan kurtulduğundan sözediyor. Bu konuda eksiksiz ve doğru cevâbı Kur'ân-ı Kerim'in vermiş olduğunda kesin delil bulunmakta, Kur'ân'ın birtakım kimselerin ileri sürdükleri gibi eski kitapların rivayetlerinden kaynaklanmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü hâlen "Tevrat" adı verilen metinler Firavun'un boğulduğundan sözetmekle birlikte cesedinin sulardan kurtulduğunu bildirmemektedir. Kur'ân'ın zikrettiği bilgiler vahye ve Kur'ân'ın da ilâhî vahy olduğuna delil olarak görülecek yerde, mesele bütün ilahî vahiylerin şüphe ile karşılanması haline dönüştürülmektedir. Buna neden olarak da -ileride delilleriyle görüleceği üzere- tahrif edildiği belli olan ve hâlen ortada bulunan Tevrat'ın, arkeolojik kazılardaki buluntulara aykırı düşmesi gösterilmektedir.
Irak'ta gerçekleştirilen kazılar sonunda Hz. Nûh ve Tufandan sözeden, Gılgamış Destanı ortaya çıkartılmış, bunlar ve başkaları, tufanın ünlü ve bilinen bir olay olduğu sonucuna vardırmıştır. Hz. Nûh (a.s.) kıssasının o dönemlerde bilinen bir olay olduğunu da belirtilmektedir. Diğer taraftan Antony Mortcard'ın, Tevfik Süleyman ve başkaları tarafından arapçaya çevrilen "Eski Yakındoğu Tarihi" adlı eserinde, bu kazılar ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:
"Tufan sonrası mahallî kaynaklar birinci Kîş Hanedanının yirmi üç kralı olduğunu ve bunların toplam 24 bin sene hüküm sürdüklerini, arkasından birinci Uruk hanedanının oniki hükümdarı olduğunu ve bunların da toplam iki bin yıldan daha fazla hüküm sürdüklerini ortaya koymaktadır."
Arkeolojik kazıların verdiği sonuçlar bunlar. Ve bunlar, önceki dönem insanlarının oldukça uzun ömür sürdüklerine delildir. Yirmiüç kral, yirmidört bin sene hüküm sürdüğüne göre, bu Kur'ân-ı Kerim'in Hz. Nûh hakkında kullandığı 950 yıllık sürenin, bu kazıların verdiği bilgiler tarafından desteklendiğini, geçmişteki insanların bugünün insanlarından daha uzun ömürlü olduğunu ortaya koymaktadır.
Ancak bizzat bu konu oldukça uzak bir ihtimal olarak sunulmaktadır. O halde arkeolojik bilgiler de reddedilmek durumunda olur. Eğer bu bilgiler reddedilecekse niçin kazılar yapılıyor?
Tüm bunlar şunu vurgulamaktadır: Çağımız insanı çoğunlukla peşin hükümlere sahiptir. Eşyayı bu hükümlere göre yorumlamaya çalışmakta, Hakka ulaşmayı amaç edinmemektedir.
Jeoloji uzmanı Dr. Hasan Zeyno "et-Tatavattur ve'l-İnsan = Evrim ve İnsan" adlı eserinde, arkeolojik kazıların, dev insanı keşfetmeye nasıl ulaştırdığım ve bu kazılar sonucu günümüz insanından altı kat daha iri bir cüsseye sahip olduğunu gösterdiğini belirtmektedir. İşte bu, yaratmanın Hz. Âdem'den bu güne kadar gittikçe eksilerek devam ettiğini ifade etmektedir. İleride bunu göreceğiz. Ancak böyle bir keşif iman meselesine hizmet edecek yerde küfre hizmet edecek şekilde sunulmaktadır. Bunu daha pek çok konu ile ilgili olarak söyleyebilirsiniz.
Her konuda insan eksiksiz bir hürriyet ile ortaya çıkmış, iman mes'elesine hizmet edecek birtakım gerçeklere ulaştığı halde bunları reddetmiş; bunun sonucunda akıl, vicdan, yaşayış, toplumsal, siyasal ve ekonomik konularda pek çok sapıklığa ve yıkıma varmış ve başkalarını da ulaştırmıştır. Bu yolda devam etmeye de ısrarlı görülüyor. O halde müslümanın bu dünyada nihâî sözünü söylemesinin zamanı gelmiş bulunuyor. Bunun başlangıcı ise İslâm’ın naslarını kapsamlı bir şekilde sunmak ve bu nasların katıksız hak olduklarına dair delilleri ortaya koymaktadır.
Bu dünyada müslümanın her işi rayına oturtmasının zamanı artık gelmiş bulunuyor. Çünkü her şey artık sağlıklı mecrasından uzaklaşmıştır. Herşeyi sağlıklı mecrasına, Allah'ın sözü en yüce olması halinde ulaştırabilir. Bütün bunların başlangıcı ise Allah'ın sözünün sağlıklı bir şekilde anlaşılması, Allah Rasûlü’nün sözlerinin de aynı şekilde dosdoğru anlaşılması ve arkasından Allah ve Rasûlü’nün sözleri ile dünyaya karşı delilin ikame edilmesi ile mümkün olabilir.
Şu anda sahih biricik şekliyle ilâhî vahiy, Yüce Allah'ın Hz. Muhammed'e indirmiş olduğu Kur'ân ve hikmette ifadesini bulmaktadır, bunun böyle olduğu kesin delillerle ortadadır. Hz. Muhammed'in Kur'ândaki bütün fonksiyonu tebliğ ve (Allah'ın emirlerini) açıklamaktan ibarettir. Kur'ân, yaratıklarına karşı Allah'ın hüccetidir. Hz. Muhammed'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna dair de Allah'ın hüccetidir. O halde durumu bu olan Kur'ân-ı Kerim'in hüccet oluşunun bütün yönleri mükemmel bir şekilde ortaya konulabilmelidir. Ondaki hüccetler ne kadar çok ve büyüktür!
Kur'ân, Allah'ın bu dünyaya söylediği sözdür. Bu Kur'ân ile hüccetin, ikame edilmesi kaçınılmaz olduğu gibi, yaratıkların onun hakkındaki şüphelerine cevap verilmesi de kaçınılmazdır. Bu şüphelerin sonuncusu ve en hayret verici olanları
şu anda küfrün pek çok odağının, süslü ya da yüzsüz bir şekilde Kur'ân'ın birliği ve Kur'ân sûreleri ile Kur'ân âyetlerinin biribirleriyle alakası konusunda yaymak istedikleri şüphedir. Bunun bir örneğini Clod Cahun'un Tarihi'nin mukaddimesinde görebilirsiniz. Bununla birlikte sâdece bu konu, bu dizide de göreceğimiz üzere Kur'ân icazının en büyük yanlarından birisidir. Şu kadar var ki konu ile ilgili açıklamalar gerekmektedir. Bu sebeple bu dizi ve özellikle onun ilk parçası bu açıklamaları yapmayı üstlenmiştir. Bununla beraber başka konulara dair açıklamalarda yapılmış ve bu açıklamalar ile şüpheler reddedilmiş, deliller ikame edilmiştir. Pek çok nassın yanlış anlaşıldığı ve bu yanlış anlayış üzerine de yanlış hükümlerin bina edildiği böyle bir çağda, Allah'ın ve Rasûlünün sözlerinin doğru bir şekilde anlaşılması çabası ile karşı karşıyasınız.
Diğer taraftan ilk dönemlerden bu yana harfi bir akılcılık varolagelmiştir. Bu harfi akılcılık, Kitab ve Sünnetin naslarını anlamada, Arapların konuşma ve anlamadaki yollarına riayet etmez. Beri tarafta te'vîli bir akılcılık da varolagelmiştir. Bu te'vîlî akılcılık hiçbir kayda bağlı olmaksızın te'vilde başını alır gider. Diğer yanda, aslı, fer'in ışığında anlamak isteyen bir aklî yapı da bulunmakta, bunun karşılığında ise aslı unutup bütün dikkatlerini fer'e teksif eden bir aklîlik de bulunmaktadır. Bütün bu durumlar, -Allah'ın izniyle- evrensel îslam Devletinin doğum sancılarının çekildiği bir çağda müslümanın gafil olamayacağı konulardır.
Bu beş nokta bu dizinin ortaya çıkmasının en güçlü etkenlerini teşkil eder. Fakat bu hedefleri gerçekleştirebildim mi? Ben burada herhangi bir şey söylemeyeceğim. Bitirirken söyleyecek sözlerim var. Fakat Allah'ın yardımım dileyerek başlıyor ve uykusuz gecelerde bu diziyi okuyan herhangi bir kimsenin pişman olmamasını diliyorum. Hatta dilerim ki okuyucu bu diziyi okuyup bitirdikten sonra bunu tekrar tekrar okumak gereğini duysun. Daha evvel yazmış olduğum Üç Esas, Yapılanma, Rabbaniliğin Diriltilmesi Dizilerini, da'vetçiler ve bu ümmeti eğitenler şöyle dursun, her ilim talibi tarafından okunmasını gerekli görüyorum. Çünkü bunların hepsinin çağımızın ihtiyaçları olduğu kanaatindeyim. Bu dizilerimle bütün kuşkulara, İslamî hareketin çağdaş bütün mes'elelerine cevap verdiğimi ümid ediyorum. Dolayısıyla bunların, uzun bir yolun üzerine konulmuş aydınlatıcı işaretler olmalarını ümid ediyorum.
Bu işaretlerin ilkini Hasan el-Bennâ koymuş, ondan sonraki noktaları Hasan el-Hudaybî ve pek çok aydınlatıcı noktayı şehîd Seyyid Kutub ve İslâm ülkelerinin doğusundan batısına, dünyanın dörtbir yanında, bu hareketin evlâtları tarafından konulmuş bulunuyor. Bu yolda pek çok kimse birşeyler koymuşlardır. Ben bilhassa üstad Ebu'l -A'lâ el-Mevdûdî'yi, hocamız Ebu'l-Hasan en-Nedvî'yi de anmak istiyorum. Allah tümüne hayırlı mükâfatlar versin. Adımı bu parlak isimlerin arasına koyuşum, okuyucuyu bu diziyi okumaya teşvik etmekten başka bir amaçla değildir. Yoksa Allah'a şükür yerimi bilen birisiyim. O da bu Rabbanî da'vette sırf bir asker olmaktır.
Yüce Allah'tan yardımcı olmasını, çabalarımızı kabul etmesini dileriz. Çünkü O işiten ve duaları kabul edendir. Allah'ım âmin. Şimdi Tefsir'de Esas kısmına yapacağımız "mukaddime" ile bu dizinin birinci kısmına başlayalım. ( El Esas Fit Tefsir kitap , el esas fi tefsir , said Havva tefsiri , şamil yayınları , el esas fit tefsir, 16 cilt. el esas said havva tefsir, şamil yayınevi )
EL-ESAS Fİ'T-TEFSİR'İN MUKADDİMESİ
Yöntemde Esas adını taşıyan bu dizinin mukaddimesinde dizinin tümü ile ilgili bazı hususları gördük. Şüphesiz ki orada sözünü ettiğimiz bazı kısımlar aynı zamanda bu tefsir için de bir mukaddime mesabesindedir. Ancak bazı noktalar tekrarlansa bile bu tefsirin birtakım özelliklerini açıklamak üzere ayrı bir mukaddime ile sunmayı uygun gördük. Böylelikle okuyucu, bu tefsirin; bazı yönleri ile yeni bir şey ihtiva etmemesine rağmen, diğer yönleri itibariyle yeni olduğunu kavramış olsun. Bu ise Azîz ve Celîl olan Allah'ın lütfü ile olmuştur.
Bu tefsirin birinci özelliği; -ana özelliği de olabilir- bildiğim kadarıyla ilk olarak Kur'ân'ın birliği konusunda yeni bir tez ortaya atmasıdır. Bu alanda çok kişi çaba göstermiş, kitaplar yazmış ve pek çok sonuçlara ulaşmıştır. Fakat onların yaptıkları, büyük ölçüde ya bir tek sûredeki âyetlerin münasebetleri ya da bir önceki sûrenin sonu ile bir sonraki sûrenin başı arasındaki münasebet etrafında dönüp dolaşmış, bildiğim kadarıyla da bundan başka bir şey yapılmamıştır. Bununla birlikte birinci konuyu tam anlamıyla ele alıp Kur'ân'ın tefsirinde başından sonuna kadar üzerinde duran oldukça nadirdir. Üzerinde dursa bile bu, Kur'ân'ın birliğinin anahtarlarını ihtiva eden kapsayıcı bir tezin ışığında yapılmamıştır.
Küçük yaştan beri Allah'ın, üzerimdeki lütfunun bir eseri olarak âyet ve sûreler arasındaki ilişkinin sırları üzerinde çokça düşünürdüm. Küçüklüğümden beri Bakara Sûresi ile onun peşinden gelen yedi sûre arasındaki ilişkinin anahtarı kalbime doğmuş bulunuyor. Bu sûreler hep birlikte -Hasen bir hadiste de göreceğimiz üzere- Kur'ân kısımlarından birinci kısmı teşkil etmektedir.
Meselâ Bakara Sûresinde ilk âyetlerin, Yüce Allah'ın; "Elif, Lâm, Mîm" ile başlayarak "İşte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir." buyruğu ile son bulduğunu; aynı şekilde Âl-i İmrân Sûresininde; "Elif, Lâm, Mîm" ile başlayarak; "Tâ ki kurtuluşa eresiniz." buyruğu ile son bulduğunu gördüm. Kendi kendime: Acaba Âl-i İmrân Sûresi, Bakara Sûresinin ilk âyetlerinin geniş bir açıklaması mıdır? diye sordum.
Arkasından Bakara Sûresinin mukaddimesinden sonra yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Sizleri ve sizlerden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Tâ ki sakınasınız." (el-Bakara, 2/21). buyruğunun yer aldığım, Âl-i İmrân Sûresinden sonra gelen en-Nisâ Sûresininde yüce Allah'ın: "Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz..." buyruğu ile başladığını gördüm.
Kendi kendime; Acaba Nisa Sûresi Bakara Sûresinde karşılığı bulunan bir takım âyetlerin geniş bir açıklaması mıdır? diye sordum.
Sonra Bakara Sûresinde birkaç âyet sonra yüce Allah'ın: "...Onunla sadece faskları saptırır. Onlar ki söz verip sağlamca bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar..." (el-Bakara, 2/27) buyruklarının yer aldığını, Nisa Sûresinden sonra gelen Maide Sûresinin yine yüce Allah'ın:
"Ey iman edenler, akidleri tastamam yerine getirin." buyruğu ile başladığım gördüm. Acaba Maide Sûresi Bakara Sûresinde karşılığını teşkil eden bir bölümün geniş bir açıklaması mıdır?
Arkasından Bakara Sûresinde yüce Allah'ın: "O ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır." (el-Bakara, 2/29) buyruğunun yer aldığını, En'âm Sûresinin ise bu anlamı geniş bir şekilde açıkladığını, bu bakımdan bu sûrede, "O ki..." buyruğu ile başlayan âyetlerin tekrarlanıp durduğunu, hatta bu sûrenin son âyetinin: "O ki sizleri yeryüzünün halifeleri yapandır..." buyruğu olduğunu gördüm. Bunun Bakara Süresindeki ilgili âyet ile olan bağlantısı gayet açıktır. Kendi kendime; acaba En'âm Sûresi, Bakara Sûresinde karşılığı olan bir ya da birkaç âyetin bir geniş açıklaması mıdır? diye sordum.
Daha sonra bunun arkasında Bakara Sûresinde Hz. Âdem'in kıssasının geldiği ve yüce Allah'ın: "Kimler benim hidayetime uyarsa artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (âyet 38) buyruğu ile son bulduğunu, buna karşılık A'râf Sûresinde yer alan ikinci âyetin: "Rabbinizden size indirilene uyun." şeklinde olduğunu gördüm. Âdem kıssası ise bu sûrede ta başından beri sunulmaktadır. Acaba A'râf Sûresinin Bakara sûresinde karşılığım teşkil eden âyetlerle herhangi bir ilişkisi var mıdır? Arkasından Bakara Sûresinde birçok âyetten sonra kendisinde kıtalin farz kılındığı âyet olan: "Üzerinize kıtal (farz olarak) yazıldı." (âyet 216) buyruğu geliyor. Bundan hemen sonra kıtal ile yakın bir ilişkisi bulunan bir soruyu ihtiva eden bir ayet yer alıyor: "Sana haram ayda kıtal (in hükmün) den sorarlar..." Aynı konu ile ilgili olan -ki bu kıtaldir- Enfâl ve Tevbe Sûrelerinin ise, "Sana sorarlar" buyruğu ile başladığını görüyoruz. Âdeta bu iki sûre, kıtal ile ilgili çeşitli mes'elelerin geniş bir açıklaması gibidir.
Böylece Bakara Sûresi ile birlikte, Kur'ân kısımlarından birinci kısmını teşkil eden ve Bakara'dan sonra gelen bu yedi sûrenin belirli bir düzen ile peş peşe sıralandıklarını ve bu sıralanışın Bakara Süresindeki anlamların sıralanışı olduğunu, bununla birlikte her bir sûrenin Bakara Sûresinde bir ekseninin bulunduğunu gördüm.
Bu nokta küçüklükten beri içime doğmuş ve ben bunu, "er-Rasûl" (s.a.) adlı eserimin, Kur'ân Mucizesi bölümünde kaydetmiştim. Allah'ın Kitabını pek çok defa inceledikten sonra Kur'ânî birliğin anahtarlarından birisim elde ettiğimin farkına vardım. Bir sûre içerisinde Kur'ân'ın genel ve özel akışı ile ilgili pek çok anlamları anlayabilmek için ufuklarım açıldı. Kur'ân-ı Kerîm'i sunmakta adım adım ilerledikçe, izlemekte olduğum bu yolun doğruluğuna dair çok, pek çok deliller gördüm. Bu mukaddime Kur'ânî birliği anlayabilme konusundaki bu yönelişin sunulacağı yer değildir. Ancak benim tefsirde yaptığım işe bir örnektir. Bu işle ben bir yapıyı tamamladım, ya da bir arzuyu gerçekleştirmiş oldum.
Bizim ilim adamlarımız bu konu etrafında çok şeyler söylediler, ancak konuyu bütünüyle ortaya koyamadılar. Allah'ın lütfuyla ben konuyu bütün yönleriyle ortaya koyabildiğim kanaatindeyim. Bu noktaya değinmekle birlikte etraflı bir şekilde açıklamada bulunmadılar. Ben her bir sûredeki âyetleri ve Kur'ân'ın bütün sûrelerini kapsamlı bir tezin ışığı altında geniş bir şekilde açıkladım. Çalışmalarım da bunun doğruluğunu isbat etmiş bulunuyor. Bu çalışmam sûrenin birliği, Kur'ân'dan bir grup sûrenin birliği, Kur'ân kısmının birliği, sonra da Kur'ân'ın tümünün birliği ile ilgili pek çok noktaya cevap vermektedir. Bu tez olmaksızın konu ile ilgili söz söyleyenlerin gösterdiği ilişkiler bir çeşit zorlama sonucu gerçekleşmiş olacaktır. Eğer ben bu konuda kimsenin ele almadığı şekilde geniş açıklamalar yapmış isem, -bu önceden de zikrettiğim gibi- bunun çağın gereği ve zorunluluğu olmasındandır. Geçmişler ise bunun zorunlu olduğunun farkında değil idiler. Bu sebeple ona varolduğuna inanmakla birlikte, işaret ederek yetiniyorlardı, imam Fahrü'd-dîn er-Râzî Bakara Sûresinin tefsirinde şöyle demektedir:
"Bu sûrenin ifadelerinin incelikleri üzerinde dikkatle düşünen, onun tertibinin harikalarının farkına varan bir kimse, lafızlarının fesahati ve manalarının yüksekliği bakımından mucize olduğunu göreceği gibi, tertibi ve âyetlerinin sıralanışı sebebiyle de mucize olduğunu farkedecektir. Muhtemelen "O, üslûbu dolayısıyla mucizedir" diyenler bunu anlatmak istemişlerdir. Şu kadar var ki ben müfessirlerin büyük çoğunluğunun Kur'ân'ın bu inceliklerinden yüz çevirdiklerini, bu sırlara gereken şekilde dikkat etmediklerini gördüm. Burada mes'ele şâirin:
"Gözler yıldızı küçük görürler, ancak burada suç yıldızın değil gören gözündür." sözleriyle anlatmak istediği durumdan başkasına benzemiyor.
Şeyh Veliyûddîn el-Mellevî de şöyle demektedir: "Âyet-i kerîmelerin birbirleriyle münasebetleri aranmaz diyenler vehme kapılmıştır. Çünkü bu âyetler dağınık vakıalara göre nazil olmuş ve o konuda kesin sözü söylemiştir. Âyetler vakıalara uygun olarak indirildiği gibi hikmete uygun olarak da düzenlenmiş ve asıl yerlerine konulmuştur. Kur'ân toplu olarak Beytü'l-İzze'ye indirildiği gibi, Levh-i mahfûz'dakine uygun olarak bütün sûre ve âyetlerin yerleri vahiy ile tesbit edilmiştir. Onun üslûbu ve göz kamaştırıcı ifadeleri apaçık bir mucizedir. Her âyette, her şeyden önce araştırılması gereken o âyetin kendisinden önceki âyeti tamamlayıcı ya da bağımsız olup olmadığı hususudur. Sonra da bu âyetin kendisinden önceki ile münasebet yönü araştırılmalıdır. Bu alanda oldukça geniş ve etraflı bilgi bulunmaktadır. Aynı durum sûrelerde de aranır ve bu sûrenin kendisinden önceki ile ilişkisi ve ne için indirilmiş olduğu da tetkik edilir..."(Menâhilu'l-lrfan, 2. baskı, s. 73-74)
Bu iki iktibastan şunu anlıyoruz: Bizim ilim adamlarımız âyetler ve bir tek sûre arasındaki münâsebet ve ilişkinin araştırılmasının zorunluluğu üzerinde durmuşlardır. Hatta, halen baskıda olan ve görmek imkânını bulamadığım el-Bukâî tefsirinde bu konuda söz söylemeyi ihmal ettikleri için Bağdad âlimlerini kınamakta imiş.
Bizim ilim adamlarımız bir tek sûredeki âyetler arası münasebet hakkında söz söyledikleri gibi Kur'ân'ın genel olarak bütün sûreleri arasındaki ilişki ve münasebeti de araştırmışlardır. Bu mes'elelerin bir kısmına değinmemiş bir tefsir, hemen hemen zor bulunur. Az ya da çok bu konulara el atmamış bir müfessir yok gibidir. Sahabenin bir kısmının da bu konuya el attığı görülüyor.
İbn Kesîr şöyle der: "A'meş, Ebû Vâil’den rivayetle der ki: Hz. Ali, Abdullah b. Abbâs'ı hac emiri olarak tayin etti. Abdullah irâd ettiği hutbede Bakara Sûresini -bir diğer rivayette Nûr Sûresini- okudu ve onu öyle bir açıkladı ki bu açıklamaları Rum, Türk ve Deylemliler işitecek olsaydı hiç şüphesiz müslüman olurlardı. Acaba bunların işitmeleri halinde müslüman olacakları belirtilen îbn Abbâs'ın yaptığı tefsir ne olabilir? Sıradan bir insanın ilk anda Bakara Sûresinde anlayabileceği manaların dışında pek çok incelikli anlamlardan başkası olabilir mi? Şüphe yok ki bu bir ihtimaldir. Ancak dikkate değer bir ihtimal...
Bazı müfessirler bu konuya da değinmiş iseler de hiçbir kimse, Kur'ân'ın tümünü ele alıp bir sûrenin bütün âyetleri arasındaki münasebet ve ilişkiye Kur'ân'ın da sûrelerinin biribirleriyle olan ilişkilerine kapsamlı bir tezin ışığında eğilebilmiş değildir. Şu ana kadar bir sûrede yer alan âyetler arasındaki ilişkinin ortaya çıkartılması konusunda büyük çabalar harcanmış bulunuyor. Ancak ikinci nokta ile ilgili olarak oldukça dar bir çerçevenin sınırlarını taşmayan çabalar harcanmıştır. Her iki tür çaba da büyük ölçüde kapsayıcı birliğin sırlarını ortaya koymak imkânına sahip olamamıştır.