Kitap Gunyetüt Talibin
Yazar Abdülkadir Geylani (ra)
Tercüme A.Faruk Meyan
Yayınevi Berekat Yayınevi
Kağıt - Cilt 2.Hamur kağıt, Ciltli
Sayfa - Ebat 528 sayfa, 16.5x24 cm
Yayın Yılı 2014
Berekat Yayınevi tarafından hazırlanan Gunyetüt Talibin kitabını incelemektesiniz.
Abdulkadir Geylani Gunyetüt Talibin kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
Gunyetut Talibin İlim ve Esrar Hazinesi Abdulkadir Geylani
ÖNSÖZ
BİSMİLLÂHIRRAHMÂNİRRAHÎM
HER HAYIR KAPISININ ANAHTARI BESMELE.
BAŞLIYALIM KİTABA YÜCE ALLAH İSMİYLE.
İHSAN KAPILARINI SEN BİZE AÇ, YÂ RABBİ!
ÜSTÜMÜZE BEREKET. MAĞFİRET SAÇ, YÂ RABBİ!
Devamlı var olan, Ondan başkası Onunla varlıkta duran, varlığının başlangıcı ve sonu olmıyan, zâtında, sıfatlarında ve işlerinde benzeri ve ortağı bulunmıyan, yaratılmışlardan hiçbirine benzemiyen; diri, bilici, işitici, görücü, dileyici, gücü yetici, söyleyici ve yaratıcı olmak sıfatlarına sâhib olan Allahü teâlâya, Ol emri ile yarattıklarının sayısı kadar, sevdiği ve beğendiği gibi hamd ü senalar olsun!
Bütün dualar, iyilikler onun Peygamberi ve en sevdiği kulu, insanların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafa'ya ı sallâllahü aleyhi ve sellem) ve onun yüksek, temiz ve Nûh aleyhi*-selâmın gemisi gibi olan Ehl-i Beytine ve haklarında:
«Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, kurtulursunuz» buyurulan Eshâbının hepsine (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) ve bunları semlere ve izlerinde gidenlere olsun!
Cenâb-ı Hak, bütün insanlara, sayılamıyacak kadar çok ni'met, iyilik vermiştir. Bunların en büyüğü, en kıymetlisi olarak da, Resuller re Nebiler (aleyhimüsselâm) göndererek ebedî saadet yolunu göstermişdir ve: «Ni'metlerimin kıymetlerini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetlerini bilmezseniz, bunları beğenmezse-z elinizden alır, şiddetli azâb ederim» buyurmuştur.
Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) bir hadıs-i şerif de: «Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in Peygamberleri gibidir», diğer bir hadîs-i şerifte de: «Âlimler Peygamberlerin vârisleridir» buyurdu. İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh), bu ikinci hadîs-i şerifi açıklarken şöyle buyurur: Vâris, vârisi olduğu kimsenin, her şey'inde vârisidir. Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) vârisi olanlar da, her hususta onun vârisidir. İlminden, ahlâkından, nübüvvet ıc vilâyet kemalâtından hisselerini alanlardır. Yalnız fıkıh bilgisi olana fıkıh âlimi, yalnız tasavvuf bilgisi olana tasavvuf âlimi, yalnız kelâm bilgisi olana da kelâm âlimi denir. Hepsini kendinde toplayana (âlim) denir. İşte hadis-i şerif de, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) vârisleri diye bildirilen âlimler, bu âlimlerdir.
Kur'ân-ı Kerîm'i ve Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şeriflerini ezberliyen, derin manâlarını, peygamberlik kandilinden aldıkları nur ile anlıyan, ilmin, amelin, takvanın, keremin, cömertliğin, vilâyet, ihlâs ve mânın sembolü olan meşhur dört mezheb imâmı ve Süfyân-ı Sevrî, Cüneyd-i Bağdadî, Ma'rûf-ı Kerhı, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi aleyhim) vâris olan bu âlimlerin, en önde gelenleridir. Cahillik, taşkınlık ve sapıklık sahralarında dolaşanlara yol gösterici, insanlığın, insafın dışına çıkmış olanları uyana, şeytana, nefse ve aldatıcı dünyaya kapılanlara sözleri, kerametleri yakıcı yıldırımlar gibi inip şaşırtıcı ve geriye döndürücü; ibâdet edenlerin, İslâm ahlâk ve edebini kendine mâl edip bunlarla yaşayanların, takva, verâ ve ihlâs sahihlerinin, kendinden kurtulup Allahü teâlâya yaklaşanların, kendi varlığını unutup Hak ile. bekaya kavuşanların, ömürlerini âhiretlerinin sermayesi yapanların, korku, v;nîd, tevekkül, rızâ, sıdk, muhabbet ve aşk sahralarında dolaşıp, susuzluktan yananlara Nisan bulutu gibi rahmet akıtanların imdadına yetişici, tepeden tırnağa kadar şeriate uyup, tarikat ve hakikatin sırlarına kavuşan bu âlimler ve gerçek mutasavvıflardır. Onlardan ne kadar konuşulsa az, onlar ne kadar övülse az, onlar ne kadar sevilse yine azdır. İslam dininin tümünü kendilerinden sonrakilere ulaştırmak için gece gündüz çalışan, din ve vatanlarını düşmanlardan korumak için istirahatlarından vazgeçip, Allah yolunda şehid olan o necîb insanlardır.
Eûzü Besmele okuyarak bugünkü Türkçeye çevirmesine başladığım Gunyetü't-Tâlibîn kitabı Gavsü's-Sakaleyn, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin (kuddise sirruh) en tanınmış, en kıymetli,
kitâblarındandır. Kitabın aslı
arabî dil ile yazılmıştır. İlk defa, Sultan Abdülhamid han zamanında Süleyman Hasbî tarafından hicri 1304 "yılında Osmanlıcaya çevrilmiş ve Matbaa-i Osmaniyye'de basılmıştır. Dil oldukça ağırdır. Bu çevirimizde elden geldiği kadar,
kitabın üslûbunu bozmamağa, bunun yanında herkesin anlıyabileceği sâde bir dille yazmağa gayret ettik.
Ancak memleketimizde hanbeli mezhebi yaygın olmadığından, fıkıhla ilgili birkaç sahifeyi bu tercümeye almadık. Yanlış anlama ihtimalinden çekindik.
Okuyunca gerçek bir hazine olduğunu kabul etmemek imkânsız. Bilinmiyen, duyulmayan bir
ilim ve esrar hazinesi.
Çevirme süresince bu iki kelime zihnime ve kalbime o kadar yerleşti ki, bu çeviriye ister istemez.
ÎLİM ve ESRAR HAZÎNESİ adını verdim. Talebe için yeterli bilgiler anlamına gelen
Gunyetüt Tâlibîn kitabını Osmanlıcaya çeviren Sülyman Hasbî bey,
tercümesine Umdetü's-Sâlihîn adını vermişti. Yâni Âllahü teâlânın sevgili kullarının esas tâkibedecekleri yol demektir.
Her söz, sahibine göre kıymet kazanır, sözü gereğince
kitabın içindekiler hakkında fazla yazmağa lüzum yok. Kısaca içinde Ehl-i Sünnet itikadını, sapık fırkaları, ibâdetleri, haram, helâl, emr-i ma'rûf, nehy-i münker, tevbe, ihlâs, sıdk, kıymetli günler ve geceler, edeb, ahlâk, tavassuf ve daha birçok her mü'mini, her insanı ilgilendiren konular vardır. Bazan bir konuyu çok derinliğine ve genişliğine işlediğini görecek, âyet-i kerimelerin tefsîrlerindeki ince manâlarının farkına varacak, kendinizi câhü ve uzak, o büyük âlimi ve velîyi pek derin ve yakîn bulacaksınız. Bazan Cennet ve Cehennem hakkındaki geniş bilgileri okurken, kendinizi unutacaksınız. Bazan kıssaları okurken, bulunduğunuz zamandan sıyrılıp, binlerce yıl öncesini yaşıyacak, görür gibi olacaksınız. Bazan tariflerin çoğunluğundan İslâm âlim ve mutasavvıflarının ilim ve hallerine şaşacak, onları engin denizde yüzer, kendinizi ise sahilden onları seyreder bulacaksınız. O halde, dikkatli, edebli, öğrenmek ve yapmak arzusuyla okunursa, çok büyük fâidelere sebeb olacaktır. Herkes muhabbeti derecesinde feyz bulacaktır. Nitekim: «Evliyanın sözünde rabbani te'sir vardır demişlerdir.”
Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh),
Gunyetü't-Tâlibin kitabını arabî dil ile ve Hanbelî mezhebi üzere yazmışdır. Bununla beraber bir
fıkıh kitabı olmayıp genel anlamda
ilmihâl ve
ahlâk kitabıdır. Şu kadar var ki, içinde ibâdetle ilgili kısımları okurken, mezhebimiz İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe mezhebine ve diğer mezheblere uymıyan bazı kısımlara rastlanırsa, yanlıştır dememeli, Hanbelî mezhebinin dört hak mezhebden biri olduğunu düşünmelidir. Bazı yerlerde köşeli parantez içinde, bazan sahifenin altında bunlara işaret eder, az da olsa bir iki açıklama yaparız. Bunun için okuyucularımız, ibâdet kısımlarını okurken herhangi bir şübheye düşmesinler. İctihâd olduklarını, bir müctehidin din imamının âyet-i kerimelerden, hadîs-i şeriflerden ve icmâ-ı ümmetten çıkardığı hükümler olduğunu bilsinler. Dînimizin dört sağlam delilinden, dördüncüsü (kıyası fukaha) olduğunu herkes bilir. Ve yine herkes bilir ki, içtihadında yanılana bir, doğruyu bulana iki veya on sevab vardır.
Muhyiddin Ebû Muhammed
Abdülkâdiri Geylâni (kuddise sirruh) Gavs-ı A'zamdır. Evliya ve âlimlerin en büyüklerinden olup, insanlara ve cinlere feyz veren, yardımcılarına, feryâdlarına yetişenlerin en büyükler indendir. Hem seyyid, her şerifdir. Yâni hem îmâm-ı Hüseyin hem de îmâm-ı Hasan (radıyallahü anhümâ) evlâdındandır. Babasının adı Ebû Salih Mûsâ'dtr. Hicrî 471 (m. 1078) yılında İran'ın Geylân kasabasında dünyaya gelmiş, 561 (m. 1165) yılında Bağdad'da vefat etnuştir.
Annesi Ümmü'l-hayr Fâtıma bint-i Şeyh Abdullah Sûmî anlatır: Oğlum Abdülkâdir dünyaya geldiği zaman, Ramazan-ı şerif ayında gündüz bir kere süt emmedi. Bir defa Ramazan ayının başlayacağı günlerde hava bulutlu idi. Annesine gelip sordular. Bugün oğlum Abdülkâdir süt emmedi dedi. Anladılar ki, o gün Ramazan imiş. İlk ilimleri memleketinde ikmâl edip hicrî 488 yılında Bağdad'a gelmiş, Kâ-dî Ebû Saîd Mahzûmî'den fıkıh ilmini, Ebû Bekr bin Muzaffer ile zamanındaki diğer hadîs âlimlerinden hadis ilmini öğrendikten sonra va'za ve müderrisliğe başlamışdır.
Sonra çok meşhur oldu. Dünya, ismini duydu. Zamanının imâmı oldu. Önce Şafiî olup, Hanbelî mezhebinin unutulmak üzere olduğunu görünce, Hanbelî mezhebine geçti. Edebî ilimleri Ebû Zekeriyyâ Teb-rizî'den öğrendi. Talebe iken de, müderris iken de kendi kazancı ile geçinirdi. Ebû Sa'd-ı Semnânî gibi meşhur âlimler kendisinden hadîs-i şerif öğrenip, bildirmişler, hadîs ilminde icazet almışlardır.
Hadimi hazretleri Berîka kitabının 377. sahifesinde: «Tasavvuf büyüklerinin çoğu müctehiddir; Gazali, Sevrî ve İbrahim bin Edhem böyledir» diyor. 385. sahifesinde de: «Meşhur olan tasavvufçularm çoğu derin âlim ve müctehid idiler diyor. Buradan anlaşılıyor ki,
Abdülkâdir-i Geylânî müctehid idi. Çünkü tasavvuf çaların en büyüklerindendir.
Uzun zaman Bağdad'da vaaz ve ders okutma ile meşgul olup, meclisi havassın ve avamın feyz kapısı oldu. Sonra uzlete çekilip riyazetle yaşamaya başladı. Daha sonra seyahate çıkıp, nefs mücâhedesi ile uğraştı. Sahralarda kalıp zühd ve ibâdet eyler oldu. 521 de yeniden meclis kurup, insanlara ilim ve feyz sunmağa, ma'rifetler saçılan dilinden ilâhî hikmetler saçılmaya başladı. Yakından uzaktan sohbet ve huzuruna koştular. 528 de Ebû Sa'd medresesinde ilim öğretme işini üzerine aldı. Tasavvufa dâir bir çok kitabı vardır. Takva ve tasavvufa âid marifet dolu sözleri çoktur. Kitâblarından bazıları şunlardır:
Gunyetüt Tâlibîn, Fütûhü'l-Gayb, Behcetü'l-Esrâr ve Hakikat ve Ma'rifete âid Divânı A'zam adında manzum bir kitabı da vardır. Yüksek zâtının
tercüme-i hâlini, keramet ve makamlarını bildiren çeşitli dillerde büyük ve çok sayıda kitâblar yazılmıştır. 561 de Bağdad'da vefat eyledi. Türbesi oradadır ve insanların ziyaret yeridir. Çok süslü bir türbesi vardır. Tarîkat-ı aliyyeleri, İslâm memleketlerinin her tarafında yayılmışdır. Doksan yaşında vefat eyledi.
Buyurdu İçi: Küçük idim. Arefe gününde çift sürmek için tarlaya gittim. Bir öküzün kuyruğuna tutunup ardından gidiyordum. Dönüp bana «Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıkdım. Hacıları gördüm. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip: «Beni Hak teâlânın yolunda bulundur ve izin ver de Bağdad'a gidip, ilim öğreneyim, sâlihleri, evliyaları ziyaret edeyim» dedim. Annem sebebini sordu. Gördüklerimi anlattım. Ağladı. Kalkıp, babamdan miras kalan seksen altunu getirdi. Kırkını kardeşime ayırdı. Kırkını elbisemin koltuğunun altına dikti ve gitmeme izin verdi ve herhalde doğruluk üzere olmam için benden söz aldı. Beni uğurladı ve «Hadi, Allah selâmet versin oğlum. Allah için senden ayrıldım. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem» dedi. Ben de küçük bir kafile ile Bağdad yolunu tuttum. Hemedânı geçince altmış atlı çıkageldi. Kafilemizi bastılar. Hiç biri bana saldırmadı.
Aniden biri yanıma geldi ve: «Ey fakir senin hiç bir şeyin var mı?» dedi. Kırk altınım var dedim. Nerededir dedi. Kaftanımın koltuğunun altına dikilmiştir dedim. Kendisiyle alay ettiğimi sandı. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi. O da böyle sordu Ona da aynı cevâbı verdim. O da bırakıp gitti, ikisi birden, reislerinin önüne gidip, aramızdaki konuşmayı naklettiler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanma gittim. Paran var mıdır? dedi. Kırk altınım var dedim. Paltomun koltuk altını sökmelerini söyledi. Söktüler. Dediğim altınları bulup çıkardılar. Sana ne oldu ki, böyle doğru söylüyorsun? dedi. Anneme, her halde doğru söylemek, doğru olmak için söz vermişim; hiyânet edemem dedim. Reisleri bunu duyunca ağladı ve: «Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştirene verdiğim söze hıyanet ediyorum» dedi. Böyle dedi ve tevbe eyledi. Yanındakiler de: «İnsanları soymada, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbede de bizim reisimiz ol» deyip, hepsi elimde tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları geri verdiler. İlk defa elimde tevbe edenler, bu altmış kişidir.
Mısra':
Gül bahçemi gör de, baharımı anla.
Tasavvufta Kadiri tarikatının kurucusudur. Bu yol ismini ondan almışdır. Dünyâya gelmeden önce, Bağdad âlimleri tarafından, geleceği müjdelenmiş, onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyanın omuzları üzerinde olacağı haber verilmişdir.
İmâm-ı Vâfî târihinde, Abdülkadiri Geylani'nin (rahmetullahi aleyhimâ) kerametleri için şöyle yazar: «Kerametleri sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun kerametlerinin tevatür hâline geldiğini duydum. Bu dinin, âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî'den (kuddise sirruh) görüldüğü kadar hiçbir velîden keramet görülmemişdir.
Tasavvuf yolundaki hâlini, yine kendisinden dinliyelim: Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim ki, beni başkası yedirmedikçe yemiyeceğim. Lokma lokma ağzıma komazlarsa ve su vermezlerse kendiliğimden içmiyeceğim. Bir defa kırk gün yemedim. Kırk günden sonra birisi geldi. Bir parça yemek getirip gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum halde, Allahü teâlâya verdiğim sözü bozmayacağım dedim. Duydum ki, içimde bir kimse feryâd ediyor, avazı çıktığı kadar bağırıyor ve açım, açım diyordu. Aniden Şeyh Ebû Said Mahzûmî (kuddise sirruh) yanıma geldi ve bu sesi duyup: «Ey
Abdülkâdir, bu ne sestir?» dedi. Bu nefsimin ızdırabıdır, ruhum rahat ediyor, kendi sahibini müşahedededir dedim. Bizim eve buyur dedi. Nefsime, burdan çıkmıyacağım dedim. O anda Ebûl Abbas Hızır aleyhisselâm içeri girdi. Kalk Ebû Saîd'in huzuruna git dedi. Kalktım gittim. Ebû Saîd evin kapısında ayakta durmuş beni bekliyordu. Ey
Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de, Hızır'ın söylemesini mi bekledin? dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana hilâfet verdi. İcazetnamesinde Şeyh Ebû Muhammed Abdülkâdir bin Salih bin Abdüllah-ı Cey-~ lânî Ebû Saîd Mübarek bin Alî Mahzûmî'den, o da mürşidi Ebû Hasan Alî bin Muhammed Yûsuf Karaşî-i Hünkârî'den, o da mürşidi Ebûl Ferec Tartuşî'den, o da mürşidi Fadl Abdülvahid bin Abdülaziz Temîmi'den, o da mürşidi Ebû Bekr-i Şibli'den (kaddesallahü ervâhahüm) icazet aldı yazılıdır.
Buyurdu ki: Münâcâtta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım mı dedi. Olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle geleceğim dedi. Gitti. Bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızırım, bunları sana getirmemi söylediler ve: «Kalk Bağdad'a hareket et» buyurdu. Beraber Bağdad'a geldik.
İmamı Rabbani, müciddid-i elf-i sani (kuddise sirruh) Mektubatının üçüncü cildi, son mektubunda şöyle buyuruyor: «Allahü teâlâya kavuşduran yollar ikidir. Biri nübüvvet, diğeri ise vilâyet yoludur. Birinci yol peygamberlere, eshâbına ve onlardan sonra gelen ümmetinden pek azına nasîb olur. Bu yoldan kavuşdurdukları, aracı ve tavassutsuzdur. Aracıya ihtiyaç yoktur. Burada biri diğerine perde ve vâsıta olmaz. İkincisinde esas vâsıtadır. Vasıtasız zordur. Bu yol Peygamber efendimizden sonra (sallâllahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Alî'ye (kerremallahü vecheh) verildi. Ondan sonra sırası ile oniki imâma verildi. Onlardan sonra her kime feyz gelirse, onların vâsıtası ile gelirdi. Ya'nî oniki imâmdan başkasına asaleten bu yol teslim edilmedi. Vaktâ ki, sıra insanların ve cinlerin gavsı Hazret-i Abdülkâdir-i Geylânî mahbûb-ı Sübhâni'ye (radıyallahü anh) geldi, oniki imâmın vazifesi, ya'nî bütün vilâyet yolundakilere feyz verme işi ona verildi. Kıyamete kadar bu büyük işi ona yüklediler. İkinci binin yenileyicisini de bu işte Abdülkâdir-i Geylânî'nin vekili eylediler. Nakşibendî yolundan Allahü teâlâya kavuşanlar, hattâ ileride gelecek olan Mehdi (aleyhirrıdvan) birinci yoldan kavuşurlar.» Daha geniş bilgi Mektûbât'ın üçüncü cildinin son mektubunda (123. Mektûb) vardır. Oradan okuyabilirsiniz.
Velhâsıl mübarek vücudları ile dünyanın neler neler kazandığı anlaşılıyor. Ve yukarıdaki mektûbdan büyüklüğü belli oluyor. Vazifesinin kıyamete kadar devam edeceğine işaretle kendisi şöyle buyurur:
Beyt :
Önceki güneşlerin hepsi battı ve gitti
Bizim güneşimizse batmıyacak ebedi.
İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh) buyuruyor ki: «Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) vilâyet-i Muhammediyye'nin son noktasına ulaşmışdır. Bu ümmette en çok keramet ondan görülmüşdür. Bir gün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte olduğunu görmüş ve: «Ey İsrail oğlu, gel de hazret-i Muhammed'in (aleyhisselâm) mübarek sözlerini dinle buyurmuştur.
Gavs-i A'zam
Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda kıymetli kitablar ve risaleler yazılmış, çok değerli ve üstün sözler söylenmiştir. Kitabın önsözünde daha uzun bahsetmek uygun olmadığından, okuyucuların da
kitaba rağbetlerini görünce, yüksek hâl ve menkıbelerini, eşsiz kerametlerini, az da olsa duyurmak, o batmayan Güneş'i müslümanlara biraz olsun tanıtabilmek için, çeşitli kıymetli kitab ve risalelerden, arabca ve farsca eserlerden tercüme ederek, kitabın altıncı baskısının sonuna altmışüç menkıbe olarak, bir risale hâlinde ekledik. Okuyan din kardeşlerimin hayırlı dualarını istirham ederim.
Aziz okuyucu! Kıyamet yaklaşmakta, irtidat, küfür, bid'at moda olmakta, sünnetler örtülmekte olan bu zamanda, sonsuz saadet, ebedî kurtuluş ancak ehl-i sünnet âlimlerinin
kitâblarını okumak, inanmak, yapmak ve yaptırmakla, bunun yanı sıra Cenâb-ı Hakkın sevgili kullarının sevgisini gönüllerde bulundurmakla ele geçer. O din büyüklerini sevmek, onlara uymak, her ne olursa olsun, dünya ve âhiret seâdeti için yetişir. Din imamlarını, din âlimlerini ve irfan ordusu kumandanlarını rehber edip, onların ardı sıra gitmek, uzağı gören akıl sahihleri için kaçınılmaz bir çâre, hattâ şükran borcunun edâsıdır. Din hükümlerinin yapılması, ya'nî emir ve yasaklara riayet edilmesi, onları sevmekle kolay olur. Onları sevenler sevgili olur. Sevgililerin gönüllerinde sırlar bulunur.
Bu sırlar seven ile sevgili arasında kalır. Ama gönülleri her gün yeşerip, renk renk çiçekler açan gül bahçesi hâlini alır da, sessiz gecelerde sevgililerinin yâdıyla diri olurlar. İnsanlar uykudayken onlar uyanık, insanlar karanlıkta iken onlar nurlu ve ışıklı olur. Rü'yâları, hayalleri kadar tatlı, hayâlleri ibâdet gibi lezzetli, ibâdetleri ise yalnız Allah rızâsı için olup ihlâslıdır. Muhlis olmaktan bile kurtulup, muhlâs olurlar. Kalb gözleri açılır. Keşfler başlar. Ledünnî ilimlere kavuşurlar. Dünya onlara dar gelir. Âlem-i melekûtu seyrederler. Hattâ zamanın dışına çıkanları olur. Böyle büyük mürşidlerin bakışları hasta kalblere şifâ, huzur ve sohbetleri kim-yâ-i saadettir. Onlar sarsılmaz ve yerinden oynamaz dağ gibi metin, gönülleri umman gibi engin olur. Dillerinden hikmet akar, kalblerinden rahmet. Yârabbî bize onları sevdir, yollarında bulundur, hürmetlerine afvet!
Aziz okuyucu! İslâm dininin bilgilerini, İslâm âlimlerinin, Allahü teâlânın seçkin kullarının kitâblarından okuyup öğrenmelisin. Her gazete ve din perdesi altında yazılmış kitâblardan din öğrenilmez. Din kitabı almak için, önce yazarının kim olduğunu, dinimizdeki ve din âlimleri arasındaki yerini bilmek lâzımdır. Hiçbir dînî sorumluluk duymadan, alelade bâzı maksadlarla, doğru- yanlış sayısız
din kitabı çıkarılıyor.
Din kitabı yazmak için korkmak, titremek ve büyük sorumluluk altına girdiğini düşünmek lâzımdır. Bunun için de, ilmi çok, edebi çok, sorumluluk duygusu ve Allah korkusu çok olan Allah adamlarının kitâblarını okumaktan başka kurtuluş çaresi yoktur. «Allah için din, hâlis olan dindir» âyet-i kerimedir. Doğru sözler arasına birkaç yanlış manâ sokuşturup, böylece maksadlarına kavuşan veya İslâm âlimlerinden ve mezheb usûllerinden ayrılan âlim taslakları ve pervasız reformcular, bilhassa bu asırda dünyanın her yerinde esefle görülmektedir. Ve maalesef çoğu, dışardan olan bu yeni türedi sorumsuzların, reformistlerin
kitâbları hemen
Türkçeye tercüme ediliyor.
Tercüme edenler hatâlarını görüp bâzısını tercümelerine dere etmedikleri oluyor. Ama çoğu kalıyor. Bunlar mezheblere önem vermiyorlar. Hattâ mezheblerden söz etmiyorlar, islâmın esasını yıkmak için yahûdî, İngiliz oyununa âlet oluyorlar. Mason olanları da az değildir. Hâşâ! Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimize (sallâllahü aleyhi ve sellem) iftira ediyorlar. Bunların kitablarını değil, bu dîn-i mubîni bize ulaştıran ve bunu korumak için, kanlarını ve canlarını seve seve fedâ etmiş olan yüksek atalarımızın, aziz ceddimizin yazdıkları ilmihâl kitablarını okumalısın. İtikâd, ibâdet ve muhabbet mademki, kul ile Allahü teâlâ arasındadır, o halde riya, gösteriş bulunmamalıdır. Allahü teâlânın huzurunda kendini sorumlu tutmak, her iş, her düşünce ve hâlinin Allahü teâlâ tarafından bilindiğini kabul edip, edebli olmalıdır.
İslâm semâsının sönmiyen güneşi, büyük âlim ve velî
Abdülkâdir-i Geylânî'nin (kuddise sirruh) ilim ve esrar hazinesi olan bu kıymetli eserini çevirmeği bu günâhı çok, aklı ve ilmi az kuluna nasîb ettiği için Allahü teâlâya sayısız hamd ü senalar olsun!
Allahü teâlâ kusurlarımızı afv eylesin. İbâdetlerimizi ve tevbelerimizi kabul eylesin. Her iki cihanda sevdikleri ile bulundursun. Kalblerimizi ehl-i sünnet itikadı üe, azalarımızı şerîate uygun amel ile zinetlendirsin. Kendi sevgisini, Habîbinin (sallâllahü aleyhi ve sellem) sevgisini, Ehl-i beytin ve her biri hidâyet yıldızı olan Eshâb-ı kiramın (aleyhimürrıdvân) sevgisini, âlim ve evliya kullarının sevgisini kalblerimizde arttırsın. Bu sevgi ile yaşatsın, bu sevgi ile öldürsün. Hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak tanıtsın. Âmin. ( gunyetüt talibin kitap, gunyetüt talibin al oku, gunyetut talibin kitabı, abdulkadir geylani gunyetut talibin, berekat yayınevi, a.faruk meyan tercümesi gunyetüt talibin )
Bütün ni'metlerin hakikî sahibi olan Allahü teâlâ'ya hamdolsun. Peygamberlerin efendisine. Âline ve ashabına salât ü selâm olsun, Gavs-i A'zam, Arab ve acemin senedi, insan ve cinlerin ışığı, İslâm dininin kuvvetlendiricisi Ebû Muhammed Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) Besmele'den sonra «Elhamdüillâh» kelimesi ile kitaba başlıyor ve diyor ki:
Bütün kapılar Allahü teâlâ'ya hamd ile açılır; bütün kitâblar O'nun zikri ile meydana gelir, âhirette ni'mete kavuşanlar, O'na hamd ile kavuşurlar. İsmi, bütün dertlere şifâdır. Bütün sıkıntı ve belâlar onunla kalkar. Eller O'na açılır. Her halde O'na yalvarılır, O'ndan istenir. O, çeşitli dillerle kendisine yapılan hitablan, sesleri duyar. İstenenleri verir. O halde hamd, her şey'in iyisini yapan Allahü teâlâ içindir. Salât ve selâm, insanları dalâletten, sapıklıktan hidâyet ve kurtuluşa götüren Peygamberi Muhammed aleyhisselâm, Âli, Eshâbı, Peygamberlerden olan kardeşleri ve mukarreb melekler üzerine olsun!
Dostlarım ve talebem böyle bir kitabın yazılması için çok rica ve ısrar ettiler. Sözleri ve işleri koruyucu, gizlileri ve kalblerde olanları ve niyetleri bilici, istediği şey'i kolaylaştırıcı, ni'met ve ihsan edici ancak Allahü teâlâ'dır. Kalbleri gösterişten, nifak ve ihlâssızlıktan temizlemek, günahları sevaba tebdil etmek için yalvarmak ve sığınmak yalnız Allahü teâlâ'yadır. «Cenâb-ı Hak ve Kâdir-i mutlak hazretleri günahları afvedicidir.» Gâfir sûresi, üçüncü âyet-i kerîmesinden anlaşılan bu ma'nâ, günah ve hatâları mağfiret ve kulların tevbesini kabul edicidir.
Yukarıda geçen dost ve talebelerimin farzları, sünnetleri ve edebIeri öğrenme hususunda gayretlerini görünce, onlara faydalı olmak ve âhirette kurtulmak ümidiyle, sâlihlerin, din büyüklerinin ahlâk ve yolunu bu
topladım ve ismini Gunyetün li-tâlibi tarîkı'l-hak koydum. Ya'nî hak yolunu isteyen talebe için yeterli bilgileri ihtiva eden bir
Gavs-i Samedânî, mahbûb-i sübhânî, Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni'nin (kuddise sirruh)
nasîb eden Rabbime, bu kitabdaki harflerin sayısınca, sevdiği ve beğendiği gibi hamd ü senalar olsun. İlmimin azlığı, aklımın kısırlığı, kalbimin körlüğü ve nefsimin azgınlığı sebebi ile, çevirme esnasında yanlışlar vâki' olduysa, önce afvedenlerin en büyüğü olan Allahü teâlâ'dan, sonra Habîbi Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan (sallâllahü aleyhi ve sellem) ve bu kitabı yazan ilim ve ma'rifet güneşinin yüksek ruhundan, sonra da okuyuculardan, beni afvetmelerini dilerim.
Yâ Rabbi, hatâ, kusur ve günahlarımı sevgimin ve hüsn-ü niyyeti-min hürmetine afvet. Yâ Rabbi!
Bu kitabı okuyan mü'minlere merhamet eyle. Habîbini ve bu kitabın müellifi Gavsü's-sakaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'yi şefaatçi kıl.
Yâ Rabbi, seni düşünmeyen gönülden, ibret için bakmayan gözden, fâideli olmayan sözden, hakkı duymayan kulaktan, sana gelmeyen ayaktan, isminle tutmayan elden, seni zikretmeyen dilden sana sığınırız. Yâ Rabbi, sen bize hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak tanıt. Günahlarımızı afv, tevbelerimizi kabul eyle, her iki dünyada sevdiklerinle beraber bulundur!
Allahü teâlâ kalblerimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsledikten sonra, kendi sevgisiyle ve sevdiklerinin sevgisiyle doldursun. Dünyadan yuz çevirip kendi ile bulundursun.
Hepimizi islâm dîninin hizmetçisi eylesin. Bu düâyı Habîbinin (aleyhissalâtü vesselam) hürmetine kabul buyursun. Âmin! Gunyetut Talibin
incele diniz.