• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Gunyetüt Talibin İlim ve Esrar Hazinesi

      Gunyetüt Talibin İlim ve Esrar Hazinesi
      Görsel 1
      Fiyat:
      50,00 TL
      İndirimli Fiyat (%48) :
      26,00 TL
      Kazancınız 24,00 TL
      2.3 4
      26.00 www.goncakitap.com.tr
      6,50 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
                Stoktan kargo

        Kitap             Gunyetüt Talibin
        Yazar             Abdülkadir Geylani (ra)
        Tercüme        A.Faruk Meyan
        Yayınevi        Berekat Yayınevi
        Kağıt - Cilt     2.Hamur kağıt, Ciltli
        Sayfa - Ebat  528 sayfa, 16.5x24 cm
        Yayın Yılı       2014
        ISBN              6055126056


      Berekat Yayınevi tarafından hazırlanan Gunyetüt Talibin kitabını incelemektesiniz.
      Abdulkadir Geylani Gunyetüt Talibin kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

         
      Gunyetut Talibin İlim ve Esrar Hazinesi  Abdulkadir Geylani

                       ÖNSÖZ
        
      BİSMİLLÂHIRRAHMÂNİRRAHÎM
       
      HER HAYIR KAPISININ ANAHTARI BESMELE.
      BAŞLIYALIM KİTABA YÜCE ALLAH İSMİYLE.
      İHSAN KAPILARINI SEN BİZE AÇ, YÂ RABBİ!
      ÜSTÜMÜZE BEREKET. MAĞFİRET SAÇ, YÂ RABBİ!
       
      Devamlı var olan, Ondan başkası Onunla varlıkta duran, varlığı­nın başlangıcı ve sonu olmıyan, zâtında, sıfatlarında ve işlerinde ben­zeri ve ortağı bulunmıyan, yaratılmışlardan hiçbirine benzemiyen; diri, bilici, işitici, görücü, dileyici, gücü yetici, söyleyici ve yaratıcı olmak sıfatlarına sâhib olan Allahü teâlâya, Ol emri ile yarattıkları­nın sayısı kadar, sevdiği ve beğendiği gibi hamd ü senalar olsun!
       
      Bütün dualar, iyilikler onun Peygamberi ve en sevdiği kulu, insan­ların her bakımdan en güzeli, en üstünü olan Muhammed Mustafa'ya ı sallâllahü aleyhi ve sellem) ve onun yüksek, temiz ve Nûh aleyhi*-selâmın gemisi gibi olan Ehl-i Beytine ve haklarında:
       
      «Eshâbım gök­teki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, kurtulursunuz» buyurulan Eshâbının hepsine (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) ve bunları se­mlere ve izlerinde gidenlere olsun!
       
      Cenâb-ı Hak, bütün insanlara, sayılamıyacak kadar çok ni'met, iyilik vermiştir. Bunların en büyüğü, en kıymetlisi olarak da, Resuller re Nebiler (aleyhimüsselâm) göndererek ebedî saadet yolunu göstermişdir ve: «Ni'metlerimin kıymetlerini bilir, emrettiğim gibi kullanır­sanız, onları arttırırım. Kıymetlerini bilmezseniz, bunları beğenmezse-z elinizden alır, şiddetli azâb ederim» buyurmuştur.
       
      Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) bir hadıs-i şe­rif de: «Ümmetimin âlimleri, Benî İsrail'in Peygamberleri gibidir», di­ğer bir hadîs-i şerifte de: «Âlimler Peygamberlerin vârisleridir» bu­yurdu. İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh), bu ikinci hadîs-i şerifi açık­larken şöyle buyurur: Vâris, vârisi olduğu kimsenin, her şey'inde vâ­risidir. Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) vârisi olan­lar da, her hususta onun vârisidir. İlminden, ahlâkından, nübüvvet ıc vilâyet kemalâtından hisselerini alanlardır. Yalnız fıkıh bilgisi olana fıkıh âlimi, yalnız tasavvuf bilgisi olana tasavvuf âlimi, yalnız ke­lâm bilgisi olana da kelâm âlimi denir. Hepsini kendinde toplayana (âlim) denir. İşte hadis-i şerif de, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) vârisleri diye bildirilen âlimler, bu âlimlerdir.
       
      Kur'ân-ı Kerîm'i ve Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) hadîs-i şeriflerini ezberliyen, derin manâlarını, peygamberlik kandilinden aldıkları nur ile anlıyan, ilmin, amelin, takvanın, kere­min, cömertliğin, vilâyet, ihlâs ve mânın sembolü olan meşhur dört mezheb imâmı ve Süfyân-ı Sevrî, Cüneyd-i Bağdadî, Ma'rûf-ı Kerhı, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (rahmetullahi aleyhim) vâris olan bu âlimlerin, en önde gelenleridir. Cahillik, taşkınlık ve sapıklık sahrala­rında dolaşanlara yol gösterici, insanlığın, insafın dışına çıkmış olan­ları uyana, şeytana, nefse ve aldatıcı dünyaya kapılanlara sözleri, ke­rametleri yakıcı yıldırımlar gibi inip şaşırtıcı ve geriye döndürücü; ibâdet edenlerin, İslâm ahlâk ve edebini kendine mâl edip bunlarla yaşayanların, takva, verâ ve ihlâs sahihlerinin, kendinden kurtulup Allahü teâlâya yaklaşanların, kendi varlığını unutup Hak ile. bekaya kavuşanların, ömürlerini âhiretlerinin sermayesi yapanların, korku, v;nîd, tevekkül, rızâ, sıdk, muhabbet ve aşk sahralarında dolaşıp, susuzluktan yananlara Nisan bulutu gibi rahmet akıtanların imdadına yetişici, tepeden tırnağa kadar şeriate uyup, tarikat ve hakikatin sır­larına kavuşan bu âlimler ve gerçek mutasavvıflardır. Onlardan ne ka­dar konuşulsa az, onlar ne kadar övülse az, onlar ne kadar sevilse yine azdır. İslam dininin tümünü kendilerinden sonrakilere ulaştırmak için gece gündüz çalışan, din ve vatanlarını düşmanlardan korumak için istirahatlarından vazgeçip, Allah yolunda şehid olan o necîb insan­lardır.
       
       
      Eûzü Besmele okuyarak bugünkü Türkçeye çevirmesine başladı­ğım Gunyetü't-Tâlibîn kitabı Gavsü's-Sakaleyn, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin (kuddise sirruh) en tanınmış, en kıymetli, kitâblarındandır. Kitabın aslı arabî dil ile yazılmıştır. İlk defa, Sultan Abdülhamid han zamanında Süleyman Hasbî tarafından hicri 1304 "yılında Osmanlıcaya çevrilmiş ve Matbaa-i Osmaniyye'de basılmıştır. Dil oldukça ağırdır. Bu çevirimizde elden geldiği kadar, kitabın üslûbunu bozma­mağa, bunun yanında herkesin anlıyabileceği sâde bir dille yazmağa gayret ettik.
       
      Ancak memleketimizde hanbeli mezhebi yaygın olmadığından, fı­kıhla ilgili birkaç sahifeyi bu tercümeye almadık. Yanlış anlama ih­timalinden çekindik.

      Okuyunca gerçek bir hazine olduğunu kabul etmemek imkânsız. Bilinmiyen, duyulmayan bir ilim ve esrar hazinesi. Çevirme süresince bu iki kelime zihnime ve kalbime o kadar yerleşti ki, bu çeviriye ister istemez. ÎLİM ve ESRAR HAZÎNESİ adını verdim. Talebe için yeterli bilgiler anlamına gelen Gunyetüt Tâlibîn kitabını Osmanlıcaya çevi­ren Sülyman Hasbî bey, tercümesine Umdetü's-Sâlihîn adını vermiş­ti. Yâni Âllahü teâlânın sevgili kullarının esas tâkibedecekleri yol de­mektir.
       
      Her söz, sahibine göre kıymet kazanır, sözü gereğince kitabın için­dekiler hakkında fazla yazmağa lüzum yok. Kısaca içinde Ehl-i Sün­net itikadını, sapık fırkaları, ibâdetleri, haram, helâl, emr-i ma'rûf, nehy-i münker, tevbe, ihlâs, sıdk, kıymetli günler ve geceler, edeb, ah­lâk, tavassuf ve daha birçok her mü'mini, her insanı ilgilendiren ko­nular vardır. Bazan bir konuyu çok derinliğine ve genişliğine işlediği­ni görecek, âyet-i kerimelerin tefsîrlerindeki ince manâlarının farkına varacak, kendinizi câhü ve uzak, o büyük âlimi ve velîyi pek derin ve yakîn bulacaksınız. Bazan Cennet ve Cehennem hakkındaki geniş bil­gileri okurken, kendinizi unutacaksınız. Bazan kıssaları okurken, bu­lunduğunuz zamandan sıyrılıp, binlerce yıl öncesini yaşıyacak, görür gibi olacaksınız. Bazan tariflerin çoğunluğundan İslâm âlim ve mu­tasavvıflarının ilim ve hallerine şaşacak, onları engin denizde yüzer, kendinizi ise sahilden onları seyreder bulacaksınız. O halde, dikkatli, edebli, öğrenmek ve yapmak arzusuyla okunursa, çok büyük fâidelere sebeb olacaktır. Herkes muhabbeti derecesinde feyz bulacaktır. Nite­kim: «Evliyanın sözünde rabbani te'sir vardır demişlerdir.”
       
      Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh), Gunyetü't-Tâlibin kitabı­nı arabî dil ile ve Hanbelî mezhebi üzere yazmışdır. Bununla beraber bir fıkıh kitabı olmayıp genel anlamda ilmihâl ve ahlâk kitabıdır. Şu kadar var ki, içinde ibâdetle ilgili kısımları okurken, mezhebimiz İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe mezhebine ve diğer mezheblere uymıyan bazı kısımlara rastlanırsa, yanlıştır dememeli, Hanbelî mezhebinin dört hak mezhebden biri olduğunu düşünmelidir. Bazı yerlerde köşeli parantez içinde, bazan sahifenin altında bunlara işaret eder, az da ol­sa bir iki açıklama yaparız. Bunun için okuyucularımız, ibâdet kısım­larını okurken herhangi bir şübheye düşmesinler. İctihâd olduklarını, bir müctehidin din imamının âyet-i kerimelerden, hadîs-i şeriflerden ve icmâ-ı ümmetten çıkardığı hükümler olduğunu bilsinler. Dînimizin dört sağlam delilinden, dördüncüsü (kıyası fukaha) olduğunu herkes bilir. Ve yine herkes bilir ki, içtihadında yanılana bir, doğruyu bulana iki veya on sevab vardır.
       
       
      Muhyiddin Ebû Muhammed Abdülkâdiri Geylâni (kuddise sirruh) Gavs-ı A'zamdır. Evliya ve âlimlerin en büyüklerinden olup, insanlara ve cinlere feyz veren, yardımcılarına, feryâdlarına yetişenlerin en büyükler indendir. Hem seyyid, her şerifdir. Yâni hem îmâm-ı Hüseyin hem de îmâm-ı Hasan (radıyallahü anhümâ) evlâdındandır. Babası­nın adı Ebû Salih Mûsâ'dtr. Hicrî 471 (m. 1078) yılında İran'ın Geylân kasabasında dünyaya gelmiş, 561 (m. 1165) yılında Bağdad'da vefat etnuştir.

      Annesi Ümmü'l-hayr Fâtıma bint-i Şeyh Abdullah Sûmî anlatır: Oğlum Abdülkâdir dünyaya geldiği zaman, Ramazan-ı şerif ayında gündüz bir kere süt emmedi. Bir defa Ramazan ayının başlayacağı günlerde hava bulutlu idi. Annesine gelip sordular. Bugün oğlum Ab­dülkâdir süt emmedi dedi. Anladılar ki, o gün Ramazan imiş. İlk ilim­leri memleketinde ikmâl edip hicrî 488 yılında Bağdad'a gelmiş, Kâ-dî Ebû Saîd Mahzûmî'den fıkıh ilmini, Ebû Bekr bin Muzaffer ile za­manındaki diğer hadîs âlimlerinden hadis ilmini öğrendikten sonra va'za ve müderrisliğe başlamışdır.

      Sonra çok meşhur oldu. Dünya, ismini duydu. Zamanının imâmı oldu. Önce Şafiî olup, Hanbelî mezhebinin unutulmak üzere olduğunu görünce, Hanbelî mezhebine geçti. Edebî ilimleri Ebû Zekeriyyâ Teb-rizî'den öğrendi. Talebe iken de, müderris iken de kendi kazancı ile geçinirdi. Ebû Sa'd-ı Semnânî gibi meşhur âlimler kendisinden hadîs-i şerif öğrenip, bildirmişler, hadîs ilminde icazet almışlardır.
       
      Hadimi hazretleri Berîka kitabının 377. sahifesinde: «Tasavvuf bü­yüklerinin çoğu müctehiddir; Gazali, Sevrî ve İbrahim bin Edhem böy­ledir» diyor. 385. sahifesinde de: «Meşhur olan tasavvufçularm çoğu derin âlim ve müctehid idiler diyor. Buradan anlaşılıyor ki, Abdülkâ­dir-i Geylânî müctehid idi. Çünkü tasavvuf çaların en büyüklerindendir.
       
      Uzun zaman Bağdad'da vaaz ve ders okutma ile meşgul olup, mec­lisi havassın ve avamın feyz kapısı oldu. Sonra uzlete çekilip riyazetle yaşamaya başladı. Daha sonra seyahate çıkıp, nefs mücâhedesi ile uğraştı. Sahralarda kalıp zühd ve ibâdet eyler oldu. 521 de yeniden meclis kurup, insanlara ilim ve feyz sunmağa, ma'rifetler saçılan di­linden ilâhî hikmetler saçılmaya başladı. Yakından uzaktan sohbet ve huzuruna koştular. 528 de Ebû Sa'd medresesinde ilim öğretme işini üzerine aldı. Tasavvufa dâir bir çok kitabı vardır. Takva ve tasavvufa âid marifet dolu sözleri çoktur. Kitâblarından bazıları şunlardır: Gunyetüt Tâlibîn, Fütûhü'l-Gayb, Behcetü'l-Esrâr ve Hakikat ve Ma'rifete âid Divânı A'zam adında manzum bir kitabı da vardır. Yüksek zâtının tercüme-i hâlini, keramet ve makamlarını bildiren çeşitli dillerde bü­yük ve çok sayıda kitâblar yazılmıştır. 561 de Bağdad'da vefat eyledi. Türbesi oradadır ve insanların ziyaret yeridir. Çok süslü bir türbesi vardır. Tarîkat-ı aliyyeleri, İslâm memleketlerinin her tarafında yayılmışdır. Doksan yaşında vefat eyledi.
       
      Buyurdu İçi: Küçük idim. Arefe gününde çift sürmek için tarla­ya gittim. Bir öküzün kuyruğuna tutunup ardından gidiyordum. Dö­nüp bana «Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın” dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıkdım. Hacıları gör­düm. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip: «Beni Hak teâlânın yolunda bulundur ve izin ver de Bağdad'a gidip, ilim öğreneyim, sâlihleri, evliyaları ziyaret edeyim» dedim. Annem sebebini sordu. Gör­düklerimi anlattım. Ağladı. Kalkıp, babamdan miras kalan seksen altunu getirdi. Kırkını kardeşime ayırdı. Kırkını elbisemin koltuğunun altına dikti ve gitmeme izin verdi ve herhalde doğruluk üzere olmam için benden söz aldı. Beni uğurladı ve «Hadi, Allah selâmet versin oğ­lum. Allah için senden ayrıldım. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem» dedi. Ben de küçük bir kafile ile Bağdad yolunu tuttum. Hemedânı geçince altmış atlı çıkageldi. Kafilemizi bastılar. Hiç biri bana saldırmadı.

      Aniden biri yanıma geldi ve: «Ey fakir senin hiç bir şeyin var mı?» dedi. Kırk altınım var dedim. Nerededir dedi. Kaftanımın koltuğunun altına dikilmiştir dedim. Kendisiyle alay ettiğimi sandı. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi. O da böyle sordu Ona da aynı cevâbı verdim. O da bırakıp gitti, ikisi birden, reislerinin önüne gidip, aramızdaki konuşmayı naklettiler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanma gittim. Paran var mıdır? dedi. Kırk altınım var dedim. Paltomun koltuk altını sök­melerini söyledi. Söktüler. Dediğim altınları bulup çıkardılar. Sana ne oldu ki, böyle doğru söylüyorsun? dedi. Anneme, her halde doğru söy­lemek, doğru olmak için söz vermişim; hiyânet edemem dedim. Re­isleri bunu duyunca ağladı ve: «Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştirene verdiğim söze hıyanet ediyorum» dedi. Böyle dedi ve tevbe eyledi. Yanındakiler de: «İnsanları soymada, yol kesmede sen bi­zim reisimiz idin, şimdi tevbede de bizim reisimiz ol» deyip, hepsi elim­de tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları geri verdiler. İlk defa elimde tevbe edenler, bu altmış kişidir.
       
      Mısra':
      Gül bahçemi gör de, baharımı anla.
       
      Tasavvufta Kadiri tarikatının kurucusudur. Bu yol ismini ondan almışdır. Dünyâya gelmeden önce, Bağdad âlimleri tarafından, gele­ceği müjdelenmiş, onun ayaklarının, zamanındaki bütün evliyanın omuzları üzerinde olacağı haber verilmişdir.
       
      İmâm-ı Vâfî târihinde, Abdülkadiri Geylani'nin (rahmetullahi aleyhimâ) kerametleri için şöyle yazar: «Kerametleri sayılamıyacak kadar çoktur. Dinde imamlık derecesine çıkanlardan, onun keramet­lerinin tevatür hâline geldiğini duydum. Bu dinin, âlim ve velîleri söz birliği ile diyorlar ki, Abdülkâdir-i Geylânî'den (kuddise sirruh) gö­rüldüğü kadar hiçbir velîden keramet görülmemişdir.
       
      Tasavvuf yolundaki hâlini, yine kendisinden dinliyelim: Yıllarca bir yerde durdum. Allahü teâlâya söz verdim ki, beni başkası yedirmedikçe yemiyeceğim. Lokma lokma ağzıma komazlarsa ve su vermezler­se kendiliğimden içmiyeceğim. Bir defa kırk gün yemedim. Kırk gün­den sonra birisi geldi. Bir parça yemek getirip gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum halde, Allahü teâlâya ver­diğim sözü bozmayacağım dedim. Duydum ki, içimde bir kimse feryâd ediyor, avazı çıktığı kadar bağırıyor ve açım, açım diyordu. Aniden Şeyh Ebû Said Mahzûmî (kuddise sirruh) yanıma geldi ve bu sesi du­yup: «Ey Abdülkâdir, bu ne sestir?» dedi. Bu nefsimin ızdırabıdır, ru­hum rahat ediyor, kendi sahibini müşahedededir dedim. Bizim eve bu­yur dedi. Nefsime, burdan çıkmıyacağım dedim. O anda Ebûl Abbas Hızır aleyhisselâm içeri girdi. Kalk Ebû Saîd'in huzuruna git dedi. Kalktım gittim. Ebû Saîd evin kapısında ayakta durmuş beni bekli­yordu. Ey Abdülkâdir, benim dediğim kâfi gelmedi de, Hızır'ın söyle­mesini mi bekledin? dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği, lokma lokma ağzıma koydu. Doydum. Sonra bana hilâfet verdi. İcazetname­sinde Şeyh Ebû Muhammed Abdülkâdir bin Salih bin Abdüllah-ı Cey-~ lânî Ebû Saîd Mübarek bin Alî Mahzûmî'den, o da mürşidi Ebû Hasan Alî bin Muhammed Yûsuf Karaşî-i Hünkârî'den, o da mürşidi Ebûl Ferec Tartuşî'den, o da mürşidi Fadl Abdülvahid bin Abdülaziz Temîmi'den, o da mürşidi Ebû Bekr-i Şibli'den (kaddesallahü ervâhahüm) icazet aldı yazılıdır.
       
      Buyurdu ki: Münâcâtta idim. Yanıma birisi geldi. Kendisini ta­nımıyordum. Arkadaş olalım mı dedi. Olalım dedim. Fakat muhalefet etmemek şartıyla dedi. Muhalefet etmem dedim. Burada bekle gelece­ğim dedi. Gitti. Bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. Kalktı gitti. Ben gelinceye kadar buradan ayrılma dedi. Yine bir sene bekledim. Geldi. Yanında ekmek ve süt getirdi. Ben Hızırım, bunları sana getirmemi söylediler ve: «Kalk Bağdad'a hareket et» buyurdu. Beraber Bağdad'a geldik.
       
        
      İmamı Rabbani, müciddid-i elf-i sani (kuddise sirruh) Mektubatının üçüncü cildi, son mektubunda şöyle buyuruyor: «Allahü teâlâya kavuşduran yollar ikidir. Biri nübüvvet, diğeri ise vilâyet yoludur. Bi­rinci yol peygamberlere, eshâbına ve onlardan sonra gelen ümmetin­den pek azına nasîb olur. Bu yoldan kavuşdurdukları, aracı ve tavassutsuzdur. Aracıya ihtiyaç yoktur. Burada biri diğerine perde ve vâsıta olmaz. İkincisinde esas vâsıtadır. Vasıtasız zordur. Bu yol Pey­gamber efendimizden sonra (sallâllahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Alî'ye (kerremallahü vecheh) verildi. Ondan sonra sırası ile oniki imâ­ma verildi. Onlardan sonra her kime feyz gelirse, onların vâsıtası ile gelirdi. Ya'nî oniki imâmdan başkasına asaleten bu yol teslim edil­medi. Vaktâ ki, sıra insanların ve cinlerin gavsı Hazret-i Abdülkâdir-i Geylânî mahbûb-ı Sübhâni'ye (radıyallahü anh) geldi, oniki imâmın vazifesi, ya'nî bütün vilâyet yolundakilere feyz verme işi ona veril­di. Kıyamete kadar bu büyük işi ona yüklediler. İkinci binin yenileyicisini de bu işte Abdülkâdir-i Geylânî'nin vekili eylediler. Nakşiben­dî yolundan Allahü teâlâya kavuşanlar, hattâ ileride gelecek olan Mehdi (aleyhirrıdvan) birinci yoldan kavuşurlar.» Daha geniş bilgi Mektûbât'ın üçüncü cildinin son mektubunda (123. Mektûb) vardır. Oradan okuyabilirsiniz.
       
      Velhâsıl mübarek vücudları ile dünyanın neler neler kazandığı anlaşılıyor. Ve yukarıdaki mektûbdan büyüklüğü belli oluyor. Vazi­fesinin kıyamete kadar devam edeceğine işaretle kendisi şöyle buyurur:
       
      Beyt :
       
      Önceki güneşlerin hepsi battı ve gitti
      Bizim güneşimizse batmıyacak ebedi.
       
       
      İmâm-ı Rabbani (kuddise sirruh) buyuruyor ki: «Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) vilâyet-i Muhammediyye'nin son noktasına ulaşmışdır. Bu ümmette en çok keramet ondan görülmüşdür. Bir gün hutbe okurken, Hızır aleyhisselâmın, kapının önünden geçmekte ol­duğunu görmüş ve: «Ey İsrail oğlu, gel de hazret-i Muhammed'in (aleyhisselâm) mübarek sözlerini dinle buyurmuştur.
       
      Gavs-i A'zam Abdülkâdir-i Geylânî ve menkıbeleri hakkında çok sayıda kıymetli kitablar ve risaleler yazılmış, çok değerli ve üstün söz­ler söylenmiştir. Kitabın önsözünde daha uzun bahsetmek uygun ol­madığından, okuyucuların da kitaba rağbetlerini görünce, yüksek hâl ve menkıbelerini, eşsiz kerametlerini, az da olsa duyurmak, o batma­yan Güneş'i müslümanlara biraz olsun tanıtabilmek için, çeşitli kıy­metli kitab ve risalelerden, arabca ve farsca eserlerden tercüme ederek, kitabın altıncı baskısının sonuna altmışüç menkıbe olarak, bir risale hâlinde ekledik. Okuyan din kardeşlerimin hayırlı dualarını istirham ederim.
       
      Aziz okuyucu! Kıyamet yaklaşmakta, irtidat, küfür, bid'at moda olmakta, sünnetler örtülmekte olan bu zamanda, sonsuz saadet, ebedî kurtuluş ancak ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumak, inanmak, yapmak ve yaptırmakla, bunun yanı sıra Cenâb-ı Hakkın sevgili kul­larının sevgisini gönüllerde bulundurmakla ele geçer. O din büyükle­rini sevmek, onlara uymak, her ne olursa olsun, dünya ve âhiret seâdeti için yetişir. Din imamlarını, din âlimlerini ve irfan ordusu ku­mandanlarını rehber edip, onların ardı sıra gitmek, uzağı gören akıl sahihleri için kaçınılmaz bir çâre, hattâ şükran borcunun edâsıdır. Din hükümlerinin yapılması, ya'nî emir ve yasaklara riayet edilmesi, on­ları sevmekle kolay olur. Onları sevenler sevgili olur. Sevgililerin gö­nüllerinde sırlar bulunur.

      Bu sırlar seven ile sevgili arasında kalır. Ama gönülleri her gün yeşerip, renk renk çiçekler açan gül bahçesi hâlini alır da, sessiz gecelerde sevgililerinin yâdıyla diri olurlar. İn­sanlar uykudayken onlar uyanık, insanlar karanlıkta iken onlar nur­lu ve ışıklı olur. Rü'yâları, hayalleri kadar tatlı, hayâlleri ibâdet gibi lezzetli, ibâdetleri ise yalnız Allah rızâsı için olup ihlâslıdır. Muhlis olmaktan bile kurtulup, muhlâs olurlar. Kalb gözleri açılır. Keşfler başlar. Ledünnî ilimlere kavuşurlar. Dünya onlara dar gelir. Âlem-i melekûtu seyrederler. Hattâ zamanın dışına çıkanları olur. Böyle bü­yük mürşidlerin bakışları hasta kalblere şifâ, huzur ve sohbetleri kim-yâ-i saadettir. Onlar sarsılmaz ve yerinden oynamaz dağ gibi metin, gönülleri umman gibi engin olur. Dillerinden hikmet akar, kalblerinden rahmet. Yârabbî bize onları sevdir, yollarında bulundur, hürmetlerine afvet!
       
      Aziz okuyucu! İslâm dininin bilgilerini, İslâm âlimlerinin, Allahü teâlânın seçkin kullarının kitâblarından okuyup öğrenmelisin. Her ga­zete ve din perdesi altında yazılmış kitâblardan din öğrenilmez. Din kitabı almak için, önce yazarının kim olduğunu, dinimizdeki ve din âlimleri arasındaki yerini bilmek lâzımdır. Hiçbir dînî sorumluluk duy­madan, alelade bâzı maksadlarla, doğru- yanlış sayısız din kitabı çıka­rılıyor. Din kitabı yazmak için korkmak, titremek ve büyük sorumlu­luk altına girdiğini düşünmek lâzımdır. Bunun için de, ilmi çok, edebi çok, sorumluluk duygusu ve Allah korkusu çok olan Allah adamları­nın kitâblarını okumaktan başka kurtuluş çaresi yoktur. «Allah için din, hâlis olan dindir» âyet-i kerimedir. Doğru sözler arasına birkaç yanlış manâ sokuşturup, böylece maksadlarına kavuşan veya İslâm âlimlerinden ve mezheb usûllerinden ayrılan âlim taslakları ve per­vasız reformcular, bilhassa bu asırda dünyanın her yerinde esefle gö­rülmektedir. Ve maalesef çoğu, dışardan olan bu yeni türedi sorum­suzların, reformistlerin kitâbları hemen Türkçeye tercüme ediliyor.

      Tercüme edenler hatâlarını görüp bâzısını tercümelerine dere etme­dikleri oluyor. Ama çoğu kalıyor. Bunlar mezheblere önem vermiyor­lar. Hattâ mezheblerden söz etmiyorlar, islâmın esasını yıkmak için yahûdî, İngiliz oyununa âlet oluyorlar. Mason olanları da az değildir. Hâşâ! Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimize (sal­lâllahü aleyhi ve sellem) iftira ediyorlar. Bunların kitablarını değil, bu dîn-i mubîni bize ulaştıran ve bunu korumak için, kanlarını ve canlarını seve seve fedâ etmiş olan yüksek atalarımızın, aziz ceddimi­zin yazdıkları ilmihâl kitablarını okumalısın. İtikâd, ibâdet ve mu­habbet mademki, kul ile Allahü teâlâ arasındadır, o halde riya, göste­riş bulunmamalıdır. Allahü teâlânın huzurunda kendini sorumlu tut­mak, her iş, her düşünce ve hâlinin Allahü teâlâ tarafından bilindi­ğini kabul edip, edebli olmalıdır.
       
      İslâm semâsının sönmiyen güneşi, büyük âlim ve velî Abdülkâ­dir-i Geylânî'nin (kuddise sirruh) ilim ve esrar hazinesi olan bu kıy­metli eserini çevirmeği bu günâhı çok, aklı ve ilmi az kuluna nasîb ettiği için Allahü teâlâya sayısız hamd ü senalar olsun!

      Allahü teâlâ kusurlarımızı afv eylesin. İbâdetlerimizi ve tevbelerimizi kabul eylesin. Her iki cihanda sevdikleri ile bulundursun. Kalblerimizi ehl-i sünnet itikadı üe, azalarımızı şerîate uygun amel ile zinetlendirsin. Kendi sevgisini, Habîbinin (sallâllahü aleyhi ve sellem) sevgisini, Ehl-i beytin ve her biri hidâyet yıldızı olan Eshâb-ı kiramın (aleyhimürrıdvân) sevgisini, âlim ve evliya kullarının sevgisini kalblerimizde arttırsın. Bu sevgi ile yaşatsın, bu sevgi ile öldürsün. Hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak tanıtsın. Âmin. ( gunyetüt talibin kitap, gunyetüt talibin al oku, gunyetut talibin kitabı,  abdulkadir geylani gunyetut talibin, berekat yayınevi, a.faruk meyan tercümesi gunyetüt talibin )
         
      A.Faruk Meyan
        
       
                MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ
        
      Bütün ni'metlerin hakikî sahibi olan Allahü teâlâ'ya hamdolsun. Peygamberlerin efendisine. Âline ve ashabına salât ü selâm olsun, Gavs-i A'zam, Arab ve acemin senedi, insan ve cinlerin ışığı, İs­lâm dininin kuvvetlendiricisi Ebû Muhammed Abdülkâdir-i Geylânî (kuddise sirruh) Besmele'den sonra «Elhamdüillâh» kelimesi ile ki­taba başlıyor ve diyor ki:
       
      Bütün kapılar Allahü teâlâ'ya hamd ile açılır; bütün kitâblar O'nun zikri ile meydana gelir, âhirette ni'mete kavuşanlar, O'na hamd ile kavuşurlar. İsmi, bütün dertlere şifâdır. Bütün sıkıntı ve belâlar onunla kalkar. Eller O'na açılır. Her halde O'na yalvarılır, O'ndan istenir. O, çeşitli dillerle kendisine yapılan hitablan, sesleri duyar. İstenenleri verir. O halde hamd, her şey'in iyisini yapan Al­lahü teâlâ içindir. Salât ve selâm, insanları dalâletten, sapıklıktan hidâyet ve kurtuluşa götüren Peygamberi Muhammed aleyhisselâm, Âli, Eshâbı, Peygamberlerden olan kardeşleri ve mukarreb melekler üzerine olsun!
       
      Dostlarım ve talebem böyle bir kitabın yazılması için çok rica ve ısrar ettiler. Sözleri ve işleri koruyucu, gizlileri ve kalblerde olan­ları ve niyetleri bilici, istediği şey'i kolaylaştırıcı, ni'met ve ihsan edici ancak Allahü teâlâ'dır. Kalbleri gösterişten, nifak ve ihlâssızlıktan temizlemek, günahları sevaba tebdil etmek için yalvarmak ve sığın­mak yalnız Allahü teâlâ'yadır. «Cenâb-ı Hak ve Kâdir-i mutlak haz­retleri günahları afvedicidir.» Gâfir sûresi, üçüncü âyet-i kerîme­sinden anlaşılan bu ma'nâ, günah ve hatâları mağfiret ve kulların tevbesini kabul edicidir.
       
      Yukarıda geçen dost ve talebelerimin farzları, sünnetleri ve edebIeri öğrenme hususunda gayretlerini görünce, onlara faydalı olmak ve âhirette kurtulmak ümidiyle, sâlihlerin, din büyüklerinin ahlâk ve yolunu bu kitabda topladım ve ismini Gunyetün li-tâlibi tarîkı'l-hak koydum. Ya'nî hak yolunu isteyen talebe için yeterli bilgileri ihtiva eden bir kitabdır.
       
       
                SON SÖZ
        
      Gavs-i Samedânî, mahbûb-i sübhânî, Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni'nin (kuddise sirruh) GUNYETÜ'T-TÂLİBÎN kitabının Türkçeye çev­rilmesini nasîb eden Rabbime, bu kitabdaki harflerin sayısınca, sev­diği ve beğendiği gibi hamd ü senalar olsun. İlmimin azlığı, aklımın kısırlığı, kalbimin körlüğü ve nefsimin azgınlığı sebebi ile, çevirme es­nasında yanlışlar vâki' olduysa, önce afvedenlerin en büyüğü olan Al­lahü teâlâ'dan, sonra Habîbi Peygamberimiz Muhammed Mustafâ'dan (sallâllahü aleyhi ve sellem) ve bu kitabı yazan ilim ve ma'rifet gü­neşinin yüksek ruhundan, sonra da okuyuculardan, beni afvetmelerini dilerim.
       
      Yâ Rabbi, hatâ, kusur ve günahlarımı sevgimin ve hüsn-ü niyyeti-min hürmetine afvet. Yâ Rabbi!
       
      Bu kitabı okuyan mü'minlere merhamet eyle. Habîbini ve bu ki­tabın müellifi Gavsü's-sakaleyn Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'yi şefa­atçi kıl.
       
      Yâ Rabbi, seni düşünmeyen gönülden, ibret için bakmayan göz­den, fâideli olmayan sözden, hakkı duymayan kulaktan, sana gelme­yen ayaktan, isminle tutmayan elden, seni zikretmeyen dilden sana sığınırız. Yâ Rabbi, sen bize hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak tanıt. Gü­nahlarımızı afv, tevbelerimizi kabul eyle, her iki dünyada sevdiklerin­le beraber bulundur!
       
      Allahü teâlâ kalblerimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsledikten son­ra, kendi sevgisiyle ve sevdiklerinin sevgisiyle doldursun. Dünyadan yuz çevirip kendi ile bulundursun.
       
      Hepimizi islâm dîninin hizmetçisi eylesin. Bu düâyı Habîbinin (aleyhissalâtü vesselam) hürmetine kabul buyursun. Âmin!  Gunyetut Talibin
       
       
      A. Fârûk Meyan
       
       
      Berekat Yayınları Abdulkadir Geylani Gunyetüt Talibin kitabını incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786055126056
      MarkaBerekat Yayınevi
      Stok DurumuVar
      9786055126056
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.