• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Hz.Muhammed (sav) in Hayatı ve İslam Daveti

      Hz.Muhammed (sav) in Hayatı ve İslam Daveti
      Hz.Muhammed (sav) in Hayatı ve İslam Daveti
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      120,00 TL
      İndirimli Fiyat (%42,5) :
      69,00 TL
      Kazancınız 51,00 TL
      4.3 3
      69.00 www.goncakitap.com.tr
      17,25 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
                Stoktan Kargo

      Kitap             Hz. Muhammed (sav)in Hayatı ve İslam Daveti     
      Yazar            Celalettin Vatandaş  
      Yayınevi        Pınar Yayınları    
      Kağıt  Cilt      2.Hamur , 2 Cilt Takım, Karton Kapak cilt 
      Sayfa  Ebat   1.148 sayfa, 16x24 cm
      Yayın Yılı       2019 yeni baskı
         

       
      Celalettin Vatandaş Hz. Muhammed (sav)in Hayatı ve İslam Daveti kitabını incelemektesiniz.
      Pınar Yayınları Hz. Muhammed (sav)'in Hayatı ve İslam kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       
        Hz. Muhammed (sav)'in Hayatı ve İslam Daveti     

      O, Allah'ın, insanlara, dünya ve ahiret hayatlarını ‘esenlik yurdu' (Yunus, 10:25) kılacak yolu göstermek için gönderdiği elçilerinin sonuncusu Hz. Muhammed (s)'den başkası değildi. Söz konusu olay ise, O'nun, Allah'ın elçisi olarak seçildiğini bildiren ve böylelikle insanlara mutlak hakikâtleri bildirme sürecini başlatan vahiyle ilk defa muhatap oluşuydu.

      Bu olayı, yani ilk vahyin gelişini takiben, kıyamete kadar ki zaman içerisinde yaşayacak bütün insanlar için gerçek mutluluğun, adaletin, huzurun, güvenin, iyiliğin, güzelliğin... yolunu gösterecek ilâhî bilgiler yirmi yılı aşkın süreyle vahyolundu.

      Vahyolunan her ayetle bireysel ve toplumsal hayatın olması gereken en mükemmel şekli, en güzel muhtevası bildirildi, açıklandı, gösterildi. Vahyolunan ayetler ve o ayetlerin oluşturduğu Kur'an önce elçisini eğitip yetiştirdi. O'nun ilâhî talimatlarıyla mükemmelleşen ve tüm insanlık için en güzel model haline gelen uygulamaları ve yaşantısı ise ilâhî bilginin pratiğe aktarılışı olarak anlam kazandı.

      Böylelikle, insanlığa sunulan dosdoğru ve en güzel hayat tarzı, teorik esaslar halinde insanlara bildirilen bir bilgi yığını olmaktan çıktı; ilâhî bilgi O'nun şahsında en mükemmel modelini buldu; insanlık O'nun şahsında bir insanın ulaşabileceği en mükemmel aşamaya erişti.
       
      Giriş
       
      (Bir peygamber), insanlara iyi olan şeyleri emredip, kötü olan şeyleri yasak­lar. Kendilerine, temiz ve hoş şeyleri helâl; murdar ve kötü şeyleri de haram kılar. Sırtlarındaki (hayatlarım zorlaştıran) ağır yükleri indirir, üzerlerinde­ki (zorluk) bağlarım ve (maddî-manevî bütün esaret) zincirlerini kırıp atar. (A'raf sûresi, 7:157)

      Benim durumum, bir ateşin yanındaki kişinin durumuna benzer. Ateş yanıp etrafını aydınlattığı zaman, pervaneler ve diğer bazı böcekler kendilerini ate­şe atmaya başlarlar. Adam yanmamaları için onları ateşten uzaklaştırmaya çalışır, fakat onlar buna rağmen kendilerini ateşe atarlar. Aynı şekilde ben de sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya ça­lışıyorum; 'Buraya gelin, ateşten uzaklasın, buraya gelin, ateşten uzaklasın' di­ye bağırıyorum. Ama ne var ki, sizler elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz. (Hz. Muhammed (s))
       
      Zaman: Geçmişin anlarından bir an.
       
      Yer: Çöllerle kaplı bölgedeki dağlardan birisinde bulunan küçük bir mağara.
      Kişi: Mağaranın alacakaranlığında derin düşüncelere dalmış bir münzevî.
      Her şey son derece sıradan; ne zamanıyla, ne mekânıyla ve ne de mensubuyla dikkat çeken özel bir durum söz konusu değil.
       
      O, özellikle son birkaç yıldır alışkanlık edindiği üzere, yine aynı mağaraya gel­miş ve bir süreliğine inzivaya çekilmiş bulunuyor. İki kişinin ancak sığabileceği küçük mağaradan bazen gökyüzünü, bazen uzaklarda görünen şehri seyrediyor. Bazen evreni, yıldızları, güneşi, ayı düşünüyor; bazen yeryüzünü, toplumları, hemşehrilerini, insanları, kendisini. Hâlinden, zihnini istila eden düşüncelerden kurtulup, her gün sayısı biraz daha artan sorularına cevaplar bularak kendisini son derece rahatsız eden mevcut durumundan bir çıkış yoluna ulaşmaya çalıştığı açıkça belli oluyor. Ama nafile; ne zihninde fırtınalar estiren düşüncelerden kur­tulabiliyor, ne de düşüncelerini her gün biraz daha derinleştirip karmaşıklaş tiran sorularına cevaplar bulabiliyor. Son birkaç yıldır, içine düştüğü düşünce labiren­tinden bir çıkış noktası bulamamanın neden olduğu çaresizlikle, kendisini bu ma­ğaranın küçük boşluğuna mahkum etmekten başka yapabildiği bir şey yok.
       
      Fakat O, o anda bilmiyordu ama mağaraya bu gelişi öncekilerden çok farklı bir şekilde sonuçlanacaktı; hiç ummadığı, beklemediği ve düşünmediği bir olay ger­çekleşecekti. O, sadece içindeki fırtınadan sıyrılmaya çalışırken, birazdan daha önce hiçbir şekilde zihninden geçirmediği, düşüncesinde yer almayan bir durum­la karşılaşacaktı. Sadece kendisini ilgilendiriyor görünen bir olay yaşayacak; an­cak bu olay, sonucu itibarıyla, tüm insanlığı ilgilendirecekti. Çünkü, söz konusu olay, insanlığın kaderini etkileyen önemli bir süreci başlatacaktı. O ise, gerçekle­şecek olayı takiben, tüm gelişmelerin faili ve öncelikli muhatabı olacaktı.
       
      Kırk yaşındaydı. Zihinsel ve bedensel olgunluğunun zirvesindeydi. Fakat, ma­ğaraya bu son gelişine kadarki kırk yıllık hayatında önemli birisi değildi; ismi ta­rihe geçecek birisi hiç değildi. Ülkeler fetheden bir komutan, düşünceye yeni ufuklar açan bir filozof, orijinal icatların sahibi bir mucit, maddenin sırlarını çö­zen bir bilim adamı... değildi. Üstelik bunlardan birisi olmayı ne arzulamış ve ne de düşünmüştü. Dolayısıyla, eğer şehrin dışındaki o mağarada gerçekleşecek ola­yın başlatacağı yirmi yılı aşkın süreyi yaşamayacak olsaydı, zamanındaki hemşeh­rilerinin dışında hiç kimse tarafından bilinmeyen birisi olarak kalacaktı. İnsanlık tarihinin ismi bilinmeyen sayısız fertlerinden birisi olarak yaşayacak ve bir-iki ne­sil sonra yeryüzünde hiç bileni ve hatırlayanı olmayan bir kişi olarak ölüp gide­cekti. Belki de birkaç kuşak sonrası torunları bile ismini hatırlamayacaktı. Arka­sında ne bir isim, ne bir ün ve ne de bir eser bırakacaktı. Ancak mağaradaki olayı takiben O, insanlığın en önemli şahsiyeti oldu.
       
      İnsanlığın veya toplumunun tarihinde ismi anılacak kadar önemli birisi değil­di; ama sıradan birisi de değildi. Çevresindeki insanlara göre bazı farklı özellikle­re sahipti. Eğer önemli bir farklılık sayılırsa öksüzdü, yetimdi, tüccardı; fakat da­ha da önemlisi hakka-hukuka önem veren birisiydi, yalandan nefret ederdi, mal düşkünü değildi, yardımseverdi... Mağarada yaşadığı olaya kadar O'nu çevresin­deki insanlardan ayıran en önemli özelliği, sahip olduğu bu bazı bireysel özellik­leri ve ahlâkî erdemleriydi. Arkadaşları ve hemşehrileri O'nu bu bazı bireysel özel­likleri ve ahlâkî erdemleriyle biliyor ve tanıyorlardı. Özellikle de ahlâkî erdemle­ri nedeniyle tanınıyordu. O'nun ahlâkî erdemleri ise, erdem denen şeylerden ol­dukça uzak bir toplumda, herkesten farklı bir hayat tarzı edinmesine yol açmıştı. Erdemleriyle yalnız olduğu gibi, yaşantısıyla da yalnız olmayı tercih etmiş; son birkaç yıldır toplumundan büyük oranda uzaklaşmıştı. Yalnızlığı sever hâle geli­şi, sıklıkla inzivaya çekilmeyi hayatının özelliklerinden birisi hâline getirmişti. Özellikle son birkaç yıldır, bir süreliğine toplumundan uzaklaşıp, yaşadığı şehrin yakınındaki dağda bulunan bir küçük mağarada inzivaya çekilmeyi alışkanlık edinmişti. İnzivayı bir kaçış olarak görüyordu. Çünkü, kişiliğinin bir parçası olan ahlâkî erdemlerine karşılık, her türlü kötülüğün, ahlâksızlığın olabildiğince yay­gın olduğu bir toplumun ferdiydi. Daha da önemlisi, sadece toplumu değil, yaşa­dığı dünyanın durumu da kötüydü. Kötülükler, ahlâksızlıklar, zulümler, sömürü­ler, haksızlıklar, zorbalıklar... akla gelebilecek her türlü olumsuz durumlar ve özellikler insanlığın ayrılmaz parçası olmuştu. Kendi toplumunda ve ticaret amacıyla gittiği diğer bazı toplumlarda hep benzer şeyleri görmüştü. Dünyanın içinde debelendiği bütün bu kötülükleri, yanlışlıkları aklı kabul etmemiş, yüreği kaldır­mamıştı. Dünyanın kapıldığı akıntıya kapılmamış; kötülükler içinde boğulan dünyanın bir parçası olmamıştı. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların ele geçirdiği dünyanın dışına kaçmış, bir münzevî olarak hayatını sürdürmeyi tercih etmişti.
       
      Elbette ki insanlığın sorunlarına duyarlı her insan gibi, O da bir çözüm ara­maktaydı; kötülüklerin ve ahlâksızlıkların olmadığı bir dünyanın özlemini taşı­yordu. İnsanlığın gidişatının yanlışlığı karşısında, bir kurtuluş yolu arıyordu. Fa­kat bulamamıştı ve bulamıyordu. Büyük komutanların, devlet adamlarının, bilim adamlarının, filozofların, ahlâkçıların, din adamlarının çaresiz kaldığı problemler, O'nun için de çözümü imkânsız bir problemler yumağına dönüşmüştü. Varlığı, hayatı, varlığın amacını, varoluşu ve ölümü, evreni, insanı, toplumu... anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu; anladığını zannettiği şeylerin doğruluğundan da emin olamıyordu. Bu nedenle dünyasını küçültmüştü. Kendisini ve ailesini mer­keze almış; ailece temiz kalmanın, kötülüklere ve ahlâksızlıklara bulaşmamanın çabasını yürütür olmuştu. Belki bazen hemşehrilerini de düşündüğü; onların da ahlâksızlıklar, kötülükler, yanlışlıklar bataklığında boğulmalarını önleyecek çıkış yolları, çözüm yöntemleri üzerinde kafa yorduğu oluyordu. Düşünüyordu, ne var ki, şahit olduğu tüm ahlâksızlıkların, kötülüklerin, yanlışlıkların yerine inşa ede­ceği iyilikleri, güzellikleri, doğruları bilemiyor; bildiklerini ise uygulayabilecek güç ve imkâna sahip bulunmuyordu.
       
      O sene yine aynı mağaraya gelmiş ve birkaç günlüğüne inzivaya çekilmişti. İn­sanla ilgili her şeye hakim olmuş kötülük ve yanlışlıkları fark eden, ancak doğru­nun ne olduğunu bilememenin sıkıntısını yaşayan bir kişi neler düşünürse, O da, o mağaranın sessizliğinde, yalnız başına benzer düşüncelere dalmıştı. Tüm insan­lığın kaderini etkileyecek olayı işte böylesi bir anda yaşadı. Mağaraya bu son ka­panışında, derin düşüncelerin ve cevapsız soruların girdabında zihnini toplamaya çalışırken, aniden karşısında daha önce hiç görmediği bir varlık belirdi. Varlık kendisine yaklaşıp 'Oku' dedi. Şaşırdı, 'Ben okuma bilmem' dedi. Varlık, tekrar Oku' dedi. Yine okuma bilmediğini söyledi ve ikisi arasındaki konuşmalar bu şe­kilde devam etti. Mağarada olup bitenleri bizzat kendisi daha sonra şöyle anlattı:

      'Oku' dedi. 'Ben okuma bilmem' dedim. Bunun üzerine beni tuttu ve gücüm ke-silinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve tekrar 'Oku' dedi. Ben yine 'Okuma bil­mem' dedim. Beni tutup gücüm kesilinceye kadar tekrar sıktı. Sonra bırakarak, yine 'Oku' dedi. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Nihayet beni tutup gücüm ke­silinceye kadar bir kez daha sıktı. Sonra bıraktı ve şunları söyledi; 'Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabb'in nihayet­siz Kerem sahibidir; O, kalem ile öğretendir, insana bilmediğini O öğretti.'1

      cıyla gittiği diğer bazı toplumlarda hep benzer şeyleri görmüştü. Dünyanın içinde debelendiği bütün bu kötülükleri, yanlışlıkları aklı kabul etmemiş, yüreği kaldır­mamıştı. Dünyanın kapıldığı akıntıya kapılmamış; kötülükler içinde boğulan dünyanın bir parçası olmamıştı. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların ele geçirdiği dünyanın dışına kaçmış, bir münzevî olarak hayatını sürdürmeyi tercih etmişti.

      Elbette ki insanlığın sorunlarına duyarlı her insan gibi, O da bir çözüm ara­maktaydı; kötülüklerin ve ahlâksızlıkların olmadığı bir dünyanın özlemini taşı­yordu. İnsanlığın gidişatının yanlışlığı karşısında, bir kurtuluş yolu arıyordu. Fa­kat bulamamıştı ve bulamıyordu. Büyük komutanların, devlet adamlarının, bilim adamlarının, filozofların, ahlâkçıların, din adamlarının çaresiz kaldığı problemler, O'nun için de çözümü imkânsız bir problemler yumağına dönüşmüştü. Varlığı, hayatı, varlığın amacını, varoluşu ve ölümü, evreni, insanı, toplumu... anlamaya çalışıyor ama anlayamıyordu; anladığını zannettiği şeylerin doğruluğundan da emin olamıyordu. Bu nedenle dünyasını küçültmüştü. Kendisini ve ailesini mer­keze almış; ailece temiz kalmanın, kötülüklere ve ahlâksızlıklara bulaşmamanın çabasını yürütür olmuştu. Belki bazen hemşehrilerini de düşündüğü; onların da ahlâksızlıklar, kötülükler, yanlışlıklar bataklığında boğulmalarını önleyecek çıkış yolları, çözüm yöntemleri üzerinde kafa yorduğu oluyordu. Düşünüyordu, ne var ki, şahit olduğu tüm ahlâksızlıkların, kötülüklerin, yanlışlıkların yerine inşa ede­ceği iyilikleri, güzellikleri, doğruları bilemiyor; bildiklerini ise uygulayabilecek güç ve imkâna sahip bulunmuyordu.
       
      O sene yine aynı mağaraya gelmiş ve birkaç günlüğüne inzivaya çekilmişti. İn­sanla ilgili her şeye hakim olmuş kötülük ve yanlışlıkları fark eden, ancak doğru­nun ne olduğunu bilememenin sıkıntısını yaşayan bir kişi neler düşünürse, O da, o mağaranın sessizliğinde, yalnız başına benzer düşüncelere dalmıştı. Tüm insan­lığın kaderini etkileyecek olayı işte böylesi bir anda yaşadı. Mağaraya bu son ka­panışında, derin düşüncelerin ve cevapsız soruların girdabında zihnini toplamaya çalışırken, aniden karşısında daha önce hiç görmediği bir varlık belirdi. Varlık kendisine yaklaşıp 'Oku' dedi. Şaşırdı, 'Ben okuma bilmem' dedi. Varlık, tekrar Oku' dedi. Yine okuma bilmediğini söyledi ve ikisi arasındaki konuşmalar bu şe­kilde devam etti. Mağarada olup bitenleri bizzat kendisi daha sonra şöyle anlattı:

      'Oku' dedi. 'Ben okuma bilmem' dedim. Bunun üzerine beni tuttu ve gücüm ke-silinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve tekrar 'Oku' dedi. Ben yine 'Okuma bil­mem' dedim. Beni tutup gücüm kesilinceye kadar tekrar sıktı. Sonra bırakarak, yine 'Oku' dedi. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Nihayet beni tutup gücüm ke­silinceye kadar bir kez daha sıktı. Sonra bıraktı ve şunları söyledi; 'Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabb'in nihayet­siz Kerem sahibidir; O, kalem ile öğretendir, insana bilmediğini O öğretti.'1
       
      Çok korktu. Kendisini mağaradan dışarıya attı. Korkudan titreyerek şehre doğru hızla koşmaya başladı. Evine geldi. Kendisini karşılayan eşine, korkudan titreyerek 'Beni örtün! Beni örtün!' dedi ve yattı. Yaşadığı garip durum karşısında bir başka yalnızlığı tercih etti ve yatağına sığındı. Üzerine aldığı örtünün altında, bir türlü anlam veremediği mağaradaki olay nedeniyle şaşkın bir halde, zihnini terk etmeyen düşüncelerin kıskacında kıvrandı, kıvrandı... Görüp, işittiklerini an­lamaya çalıştı.
       
      O, Allah'ın, insanlara, dünya ve ahiret hayatlarım 'esenlik yurdu' (Yunus, 10:25) kılacak yolu göstermek için gönderdiği elçilerinin sonuncusu Hz. Muhammed (s)'den başkası değildi. Söz konusu olay ise, O'nun, Allah'ın elçisi olarak se­çildiğini bildiren ve böylelikle insanlara mutlak hakikâtleri bildirme sürecini baş­latan vahiyle ilk defa muhatap oluşuydu. Bu olayı, yani ilk vahyin gelişini takiben, kıyamete kadar ki zaman içerisinde yaşayacak bütün insanlar için gerçek mutlu­luğun, adaletin, huzurun, güvenin, iyiliğin, güzelliğin... yolunu gösterecek ilâhî bilgiler yirmi yılı aşkın süreyle vahyolundu. Vahyolunan her ayetle bireysel ve toplumsal hayatın olması gereken en mükemmel şekli, en güzel muhtevası bildi­rildi, açıklandı, gösterildi. Vahyolunan ayetler ve o ayetlerin oluşturduğu Kur'an önce elçisini eğitip yetiştirdi. O'nun ilâhî talimatlarıyla mükemmelleşen ve tüm insanlık için en güzel model haline gelen uygulamaları ve yaşantısı ise ilâhî bilgi­nin pratiğe aktarılışı olarak anlam kazandı. Böylelikle, insanlığa sunulan dosdoğ­ru ve en güzel hayat tarzı, teorik esaslar halinde insanlara bildirilen bir bilgi yığı­nı olmaktan çıktı; ilâhî bilgi O'nun şahsında en mükemmel modelini buldu; in­sanlık O'nun şahsında bir insanın ulaşabileceği en mükemmel aşamaya erişti.
       
      ***
       
      İnsanlığa hidayet rehberi olarak gönderilen peygamberlerin sayısını bilmiyoruz. Bir kısmının ilâhî rehberlik hikayeleri, Kur'an'da, insanlara örnek veya ibret olma­sı için anlatılmış bulunuyor. Bu peygamberlerin hayat hikayelerinden öğrendiği­mize göre, şartlar gerektirdiği, insanlık kendi imkân ve gücüyle yanlış gidişatların mensubu olmaktan kurtulamadığı zamanlarda ilâhî yardım devreye girmiştir. İn­sanların arasından seçilen bir kişi, ilâhî bilgiyi insanlığa bildiren ve en doğru ha­yat tarzını öncelikle kendi şahsında insanlığa sunan önder olarak görevlendiril­miştir. Her elçi, toplumuna hakim olmuş, insanları kuşatıp avucuna almış yanlış­lıkları birer birer gösterip, onların yerinde olması gereken doğruları bütün açıklı­ğıyla sunmuş ve uygulamaya aktarılması gerekenlerin uygulanma biçim ve yönte­mini de öncelikle kendi şahsında veya çevresinde yer alan müminler topluluğu­nun üzerinde göstermiştir.

      Hz. Musa (s) bunlardan birisidir. O, Mısır toplumunu iki gruba bölen ve bu gruplardan birisini oluşturan İsrail topluluğunu en zor şart­larda saltanat idaresinin ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla çalıştıran, saltanatlarının potansiyel tehlikesi olarak gördükleri israil topluluğunun erkeklerini öldü­ren veya kısırlaştıran Firavun yönetimini tüm bu zorbalıklarında vazgeçirmek ve oradaki zayıf, aşağılanmış, yoksul insanları başlarındaki zorbaların her türlü kö­tülüğünden kurtarmakla görevlendirilmişti.

      Daha başkaları da var. Saçma-sapan bir inancı din olarak kabullenmiş, zalim, vicdansız, günahkâr bir topluma hakika­ti bildirmek ve hayatlarını dosdoğru tarzda yeniden inşa etmelerini sağlamak için görevlendirilmiş Hz. Nûh (s); putlarla meşrulaştırılan ve kutsanan bir sömürü sis­temini yok etmekle görevlendirilen Hz. ibrahim (s); cinsel sapkınlığı hayat tarz­larının odağı kılan bir topluma güzel ahlâkın yüceliklerini hatırlatmak ve göster­mekle görevlendirilen Hz. Lût (s); ticarî dalavereyi, soygunculuğu bireysel ve top­lumsal hayatlarının temeli kılmış Semud toplumunu adalete, hakka, iyiliğe, dü­rüstlüğü, doğruluğa çağıran Hz. Salih (s); güç ve zenginlikleri nedeniyle şımarıp büyüklenen, zorbalığı, insanlara zulmetmeyi kendileri için doğal bir hak kabul eden Ad toplumunu yanlış durumlarından uzaklaştırıp hakkı, hukuku, adaleti, iyiliği inşa etmek için görevlendirilen Hz. Hûd (s) söz konusu peygamberlerden diğer bazılarıdır.

      Daha birçok örnek var; bir kısmı yanlış gidişatı doğru kılmak için, bir kısmı ise doğru gidişatın sürekliliğini sağlamanın bilgi ve ilkelerini sun­mak ve uygulamak için görevlendirilmişti. Hepsi de görünüşte birbirine oranla farklı bazı yanlışlıkları, sapıklıkları, haksızlıkları insanlığın inanç ve hayatından uzaklaştırmakla görevlendirilmiş olmalarına rağmen; hepsinin gayret ve çalışma­sının esasını, insanların yaratılış hakikatinden uzaklaşmasını önlemek, uzaklaşan­lara mutlak gerçeği hatırlatıp, buna uygun bir inanç sistemi ve hayat tarzını sun­mak oluşturuyordu.

      Aynen son peygamber Hz. Muhammed (sav)'de olduğu gibi. O, insanların elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, karada ve denizde fesat çıktığı' ( Rum, 30:41) bir zamanda, hem o zamanın hem de sonraki zamanların insanları için en güzel ve mükemmel rehber ve model olarak gönderildi. İnsanların şaşkın­lık içerisinde; 'Ne olacak bu durumumuz? Bu binbir türlü kötülük ve yanlışlıklardan nasıl kurtulacağız?' diye sordukları, çaresizlikten ne yapacaklarını bilemez duru­ma geldikleri bir anda ilâhî iradenin sesi duyuldu ve insanlar arasından seçtiği el­çisine 'ikra' talimatını verdi. Yüce Allah, O'na 'bildir, duyur, ilan et, açıkla' dedi. Neleri? Elbette ki kendine bildirilecek olan doğruları, güzellikleri, iyilikleri, güzel ahlâkın en güzel ölçülerini... Niçin? Tüm dünya 'esenlik yurdu' (Yunus, 10:25) ol­sun diye.

      Ey iman edenler! Sizi yaşatacak şeylere çağırdığı zaman Allah ve Resulünün çağrısına koşun. (Enfal, 8:24)

      Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Muhammed'i apaçık ayetlerle gönde­ren O'dur. Şüphesiz Allah sizlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Hadid, 57:9)

      Allah kullarını esenlik yurduna çağırıyor. (Yunus, 10:25)
       
      ***
       
      Allah, son elçisiyle insanlığa hidayet rehberleri olan ilâhî kitaplar dizisinin sonun­cusunu takdim etti. Önceki kitaplar, daha çok gönderildikleri toplumla sınırlı kal­malarına karşılık; bu sonuncusu, hem toplumlar üstü ve hem de zamanlar üstü kı­lındı. Diğer kitaplarda, daha çok belirli bir bölgedeki ve zamandaki insanların sa­hip oldukları problemlerin çözüm yolları gösterilmişti. Belirli bölgenin ve zama­nın insanları, bireysel ve toplumsal hayatlarını doğru ve güzel kılacak, hem dün­yalarının ve hem de ahiretlerinin 'esenlik yurdu' olmasını sağlayacak bilgi ve ilke­leri kendi özel şartları dahilinde elde etmişlerdi. Ancak bu son kitapta durum de­ğişti. O, tüm insanlığa hitap etti ve ediyor. İnsanlığın bireysel ve toplumsal haya­tında her zaman açığa çıkabilen temel problemlerin çözümlerini verdi ve veriyor. Dosdoğru ve güzel bir hayat tarzının özelliklerini açıkladı ve açıklıyor. Üstelik verdiği bilgi ve cevaplarında sadece teoriyle yetinmedi; hayatın kendisine yöneldi ve bildirdiklerinin, açıkladıklarının doğruluğunu bizzat hayatın içinde yer alarak gösterdi, gösteriyor. Bunu ise herkesten önce 'Elçi'sini eğiterek, O'nu 'alemlere rahmet' (Enbiya, 21:107) bir şahsiyet yaparak, insanlık için 'en güzel örnek'(Ahzâb, 33:21) kılarak gerçekleştirdi. Fakat bu istisna bir durum olmadı. Cehalet bataklı­ğına saplanmış diğer bazı insanları da, o bataklıktan kurtarıp, her türlü erdemin yer aldığı ve insanlığın kendi çaba ve çalışmalarıyla bir kısmına dahi ulaşamadığı, ulaşamayacağı zirvelere çıkardı: Zorbalardan adaletin sembollerini, azgınlardan hayırlıların önderlerini, bilgisizlerden alimlerin liderlerini, hayasızlardan güzel ahlâkın en güzel örneklerini... çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor. Zira O, herhan­gi bir kitap değil, Kur'an'dır; Allah'ın insanlara lütfettiği hidayet rehberidir, insan­lığın tutunabileceği en sağlam ve en güzel tutamaktır:

      İşte bu Kur'an, bizim indirdiğimiz, hürmete layık, kutlu bir kitaptır. Öyleyse Kur'an'a uyun ve yolunuzu Kur'an'la bulun ki, Allah'ın merhametine layık olabilesiniz. Onu size indirdik ki, 'Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudi ve Hıristiyanlar a) indirilmişti de, biz onların eğitim ve öğretimlerinden habersiz­dik' demeyesiniz diye; yahut 'Eğer bize de bir kitap indirilseydi, biz onlardan da­ha çok doğru yolda olurduk' demeyesiniz diye. İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim Allah'ın ayetlerini yalanlayıp, insanları ona yönelmekten engeller ve kendisi de ondan yüz çevirirse, ondan daha zalim kim olabilir? (Bilmiş olun ki) mesajlarımızdan yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri yü­zünden, azabın en kötüsüyle cezalandıracağız! (En'am, 6:155-157) Ey insanlar! işte Rabbinizden size bir öğüt; kalplerde olabilecek her türlü sıkın­tı, şüphe ve hastalıklar için bir şifa ve ona inanan herkes için hidayet ve rahmet olan Kur'an geldi. (Yunus, 10:57)
       
      Gerçek şu ki, bu Kur'an insanları dosdoğru yola iletir. (Isra, 17:9)
       
      Dipnot
      1- Buharî, Bed'ül-Vahy 3,7; Müslim, iman 252,255; Tirmizî, Menâkıb 13; Ahmed, Müsned VI/232,233.  ( celaleddin vatandaş peygamberimizin hayatı , pınar yayınları , hz. Muhammed (sav) in hayatı ve islam daveti , 2 cilt takım , mekke medine dönemi , efendimizin hayatı kitabı, hz muhammed mustafa hayatı , celaleddin vatandaş siyer )
       
       
      Pınar yayınevi celaleddin vatandaş hz. Muhammed (sav)in hayatı ve islam daveti kitabı nı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789753522298
      MarkaPınar Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789753522298
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.