• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. Sürat kargo ile çıkış yapmıyoruz.

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      İhyau Ulumiddin, Takım

      İhyau Ulumiddin, Takım
      İhyau Ulumiddin, Takım
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      350,00 TL
      İndirimli Fiyat (%48,6) :
      180,00 TL
      Kazancınız 170,00 TL
      5.0 2
      180.00 www.goncakitap.com.tr
      45,00 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
               Stoktan Kargo 

      Kitap              İhya u Ulumiddin
      Yazar             İmam Gazali
      Tercüme         Ali Arslan
      Yayınevi         Merve Yayınları
      Etiket Fiyatı    350 TL 
      Kağıt - Cilt      1. Hamur  - Ciltli - 4 Cilt, Özel Kutulu
      Sayfa - Ebat   4.204 sayfa - 17x24 cm
      Yayın Yılı        2014 Son Baskı
      ISBN               9789758524372

      Merve Yayınları, İmam Gazali tarafından yazılan İhya u Ulumiddin adlı kitabı incelemektesiniz. 
      İhya u Ulumiddin kitabı hakkında yorumları okuyup kitabın konusuözetifiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

       

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
       

                  İHYA-U ULUM’İD-DİN   ihya-u ulum’id-din


                                      Yayıncıdan
       
      Sadece Müslüman olmayan ülkelerde değil, Müslüman ülkelerde de fikrî ve ahlâkî bir düşüşün, hatta sükûtun yaşandığı, neredeyse bir kangren hâlini aldığı şu günümüzde, yeryüzü sakinlerinin güzel bir ahlâkın mümessilleri ve tabii ki sağlıklı bir düşünce yapısının sahipleri olabilmeleri için, Rablerini ha­tırlamaya ve hesap gününün dehşetiyle uyarılmaya, dolayısıyla islâm'ın irşadı­na olan ihtiyaçları ortadadır.
       
      Allah (cc)'ı unutanları, Allah (cc)'ın unutacağı Kur'anî bir düstûrdur. Bu bakımdan unutanların unutulacağı bir dünyada, unutulanların inzârı/uyarıl-maları vazifesi, pek tabiidir ki, İslâm davasının mümessillerince deruhte edi­lecektir. Nitekim güzel ahlâkı tamamlamakla görevli bir peygamberin ümme­ti içerisinde bu vazifeyi deruhte etmiş, sadece Müslümanlara değil, gayri Müs­limlere dahi güzel ahlâkın fikren ve amelen bir numuneyi imtisali olmuş ni­ce İslâm âliminin yetiştiği ve bu âlimlerin gerek sözleriyle gerekse eserleriyle insanlığı İslâm'ın pak ve temiz yoluna irşat ederek insanlığın vicdanında müs­tesna bir mevki işgal ettikleri de tarihen sabit bir hakikattir.
       
      Yunan felsefesinin tesiriyle yeni doktrinlerin gelişerek zevk ve sefahete müheyya kitleler nezdinde itibar kazandıkları, ulema ve hükemadan kendile­rine rehberler buldukları, yozlaşmış ve kuru bir fıkıh anlayışının mal mülk edinme vasıtası haline getirilerek dinin istikametinin gereği olan âhiret bilin­cinin dumura uğradığı, Batınîler'in siyasî destek ve maksatlar yoluyla dehşet saçtıkları ve nihayet İslâmî ilimlerin kuru ezber ve, tekrarlarla medrese temrin­leri ötesinde bir mânâ ifade etmediği bir dönemde; evet İslâm'ın maksadı­nı/maksatlarını yeni bir ruh ve ihlâslı bir solukla dile getirecek, günümüzdeki batılılaşma/modernleşme sadmesine benzer Helelenistik bir sadmeye göğüs ge­recek ve âdeta ölmüş olan İslâmî ilimleri yeniden İhya edecek bir mütefekkire, bir müceddide ihtiyaç bulunduğu bir zamanda İslâm ümmeti ferisinden imam Gazali adında bir zat zuhur etmişti ve fakir bir ailenin çocuğu olarak büyümüş ve küçük yaşta yetim olarak tahsilini sürdürmüş bu dehâ, İslâm âleminin vic­danına tercüman olarak ümmetin makus talihini -hiç değilse bir süre- tersine çevirmişti.
       
       
      İşte şu anda elinizde tuttuğunuz İhya-yı Ulumid Din (İslami İlimlerin Canlandırılması) adlı kıymetli eserin müellifi olan bu mümtaz âlim -hayatı­nın, görüşlerinin ve eserlerinin anlatıldığı bölümde de görüleceği üzere- de­vasa bir külliyâtın sahibidir ve İhya-yı Ulum'id-din adlı kitabı nın bu külliyat içerisinde müstesna bir mevki ihraz ettiği de bir vakıadır.
       
      Âdeta tek başına tüm İslâmi ilimlerin bir ansiklopedisi mahiyetindeki bu esere olan ihtiyacın öneminin idrakinde olan yayınevimiz, çeyrek yüzyılı aşkın bir süre önce bu eserin tercüme edilip yayınlanmasına öncülük etmiş, 5 ve 10 ciltlik düzenlemelerle okuyucuya ulaşmasını sağlamıştı.
       
      İhya 'nın Zebidî tarafından yapılan ünlü İthaf'us-Saade adlı şerhinden isti­fadeyle gerçekleştirilen tercümenin dilinin günümüz Türkçesine nazaran es­ki kalması, Arapça metinlerin dizdirilmeyip hattata yazdırılmasından dolayı metnin tertip ve tanziminde ortaya çıkan mizanpaj güçlüklerinin yol açtığı so­runlar ve buna benzer bazı nedenlerden dolayı eserin redakte ve tashih edilip daha anlaşılır, daha güzel ve daha titiz bir düzenlemeyle yeniden neşredilme­si bir ihtiyaç ve hatta bir zorunluluk halini almıştı. İhya u Ulumiddin imamı gazali
       
      Bu sebeplerden ötürü yayınevimiz okuyucularının teveccühüne lâyık ola­bilmek için eserin daha temiz ve anlaşılır bir Türkçeyle, daha güzel ve daha ti­tiz bir düzenlemeyle yeniden basımını kararlaştırarak Dücane Cündioğlu'nun editörlüğünde eserin redaksiyonu ve yeniden düzenlenmesi için hummalı bir çalışma başlattı ve modern basım teknikleriyle hiç bir masraftan kaçınılmadan yapılan ve uzun bir süre alan çalışmalardan sonra elinizdeki eser yeni haliyle ortaya çıkmış oldu.
       
       
      Eserin neşrinde gerçekten büyük hizmetleri geçmiş olan Sayın Dücane Cündioğlu'na, Ertuğrul ve Hakan Özalp'e, Arapça metinlerin dizgi ve tashihi­ni yapan Ebu Hamza'ya, eserin dizgi ve mizanpajında sabır ve tahammül gös­tererek büyük bir titizlikle çalışan Bahar Dizgi mensuplarına bu vesileyle şük­ranlarımızı sunmayı bir borç telâkki eder ve son olarak siz okuyucularımızın teveccühleri doğrultusunda çalışmalarımızı şevkle ve sorumluluğumuzun bi­lincinde  olarak sürdüreceğimizi bildiririz.Gayret bizden, tevfîk Yüce Allahtandır. ( kitap oku kitabı online satın al yayın kitab ucuz dini kitap uygun fiyat kitabı  islami kitap  satış gonca kitabevi  İslam onlıne satış  ihya-u ulum’id-din)
       
        

                 25 Yıl Sonra!

       
      Yıllar sonra İhya-yı Ulumid-din'in  yeni neşrini siz kıymetli okuyuculara sunarken önce Allah Teâlâ (cc)'ya hamd eder, Rasûlüne, onun mümtaz âline ve ashabına salât ve selâm ederim!
       
      Aziz okuyucular!
       
       
      Elinizde tuttuğunuz bu eseri yaklaşık 30 sene önce ter­cüme etmiş ve o günün şartları ve teknik imkânlarının elverdiği ölçüde elim­den geleni yaparak Allah (cc)'ın izniyle neşretmiştim. O günleri müdrik olan­lar gayet iyi bilirler ki, o dönemde matbaalar hantal makinelerden ibaretti ve bir kitabı ancak uzun uğraşlardan sonra yayınlayabilmek mümkün olabiliyor­du. Öyle ki, 10 ciltlik bir eserin dizilip basılmasının, ciltlenip piyasaya arz edil­mesinin aylar değil, yıllar aldığını söyleyecek olursak hiç de mübalağa etmiş olmayız! Hele benim gibi eserin hem tercümesini ve tashihini yapıp hem cil­diyle hem de tab'ıyla meşgul olan, üstelik satışıyla da uğraşmak durumunda kalan bir kimsenin ne denli müşkülatlara maruz kalacağını, ne türden meşak­katler çekeceğini takdir edersiniz.
       
       
      O zamanlar şimdi olduğu gibi modern ve gelişmiş bir şekilde, eserlerde geçen ayet ve hadislerin asıllarının Arap harfleriyle dizdirilmek imkânı yoktu. Bu bakımdan biz de İhyâ'da geçen ayet ve hadislerin Arapçalarını bir hattat kardeşimize yazdırmış, ancak çuvallarla taşınabilecek miktardaki klişeler yo­luyla eseri tab' ederek ve her şeye rağmen pes etmeden bu kıymetli eseri siz­lere ulaştırabilmiştik.
       
      Bütün bunların benim güç ve kuvvetimle olmadığının idrakindeyim. Mevla'mın lütuf ve keremi olmasaydı, benim gibi maaşından başka bir geliri olmayan, İstanbul gibi büyük bir metropolde on iki nüfusun maişetini deruh­te eden aciz bir kul, bu denli zorlu bir işte muvaffak olabilir miydi? Evet, ger­çekten de Allah Teâlâ (cc)'nın bir lütfü, bir fazlı idi, o hummalı gayret, o zevk­li uğraş!
       
      Bugün ise -Allah (cc)'a hamdolsun!- çocuklarım büyümüş ve işin başına geçmiş bulunuyorlar. Allah (cc)'ın izni ve bereketiyle -en azından yıllar önce çektiğimiz teknik sıkıntılara maruz kalmaksızın- şimdi yayıncılık faaliyetlerini onlar sürdürüyorlar. Müslüman olmanın gerektirdiği İslâmî şuur ve hassasi­yeti müdrik olarak yayınlanacak eserlerin gerek muhteviyatı gerekse basımı konusunda gerekli titizliği göstereceklerine ve İslâmî sahada yayıncılık yapma­nın ciddi bir iş olduğunun ehemmiyetini unutmadan kıymetli eserler neşre­deceklerine inanıyor ve bu yoldaki çabalarında yüce Rabbimden kendilerini muvaffak kılmasını ve onları sırat-ı müstakimden ayırmamasını niyaz ediyo­rum.
       
      Bir ekip çalışmasıyla uzun çabalar sonucunda ve ellerinden geleni yaparak İhyâ'nın bu yeni basımını gerçekleştirdiler ve İhya'nın bugünkü mümtaz ve müstesna tertip, tanzim, cilt ve baskısıyla yepyeni, taptaze ve zevkle okunabi­lecek bir eser ortaya çıkardılar. Allah (cc) hayırlı kılsın ve devamını nasip et­sin!
       
      Bu yeni baskısında eserin editörlüğünü ve redaksiyonunu deruhte eden Dücane Cündioğlu kardeşime ve ayrıca Ertuğrul ve Hakan Özalp'e, Arapça metinlerin dizgi ve tashihini yapan Ebu Hamza kardeşime, eserin ortaya çık­masında emeği geçen herkese teşekkür eder, kendilerini can u gönülden teb­rik ederim! Allah (cc) hepsinden razı olsun, "saadet-i dâreyn"e nail olsunlar! Amin. ( İhya u Ulumiddin , İmam Gazali , Ali Arslan , Merve Yayınları , imam gazali ihya , merve  , ali arslan tercümesi , ihyau ulumiddin , ihyau ulumiddin fıkıh kitabı, şafii fıkhı )
       
       Ali Arslan 
      27.11.1992
       
       
                                             ÖNSÖZ
       
       Gazali Kimdir?
       
      Subkî Tabakat'ında. Gazâlî'yi şöyle anlatır: Aslen Tûs şehrinden olan Gazâlî'nin adı, Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, künyesi Ebu Hâmid el-Gazâlî, lâkabı ise Hüccet'ül-İslâm''dır.
       
      O İslâm dininin, insanoğlunu Dâr'üs-Selâm'a. (Cennet'e) götüren bir delil ve burhanı idi. İlmin çeşitli dallarında söz sahibi olan Gazalimantık ve mefhum ilminde çok geniş bir bilgiye sahipti.
       
      Muasırlarından yıldızlara ulaşan hasımlarını, mücadele edilmesi gittikçe güçle şen bid'atçıları yerle yeksan edecek dereceye yükselen Gazali, bidayet ve nihayet erbabının hedefine eksiksiz bir şekilde varmıştır. O, huzurunda başka aslanlara yer bulunmayan bir aslan idi. O ondördünde parlayan bir ay idi. Fa­kat ayın gündüz parlamadığını herkes bilmektedir.
       
       
      O da, herkes gibi bir beşer, fakat kocaman dağ gibi bir beşer... . O, halktan bir parça, fakat dizilmiş inci taşlarının parçası...
       
      Hicretin beşyüzüncü senelerinde, karanlık gecelerin yıldızlara ihtiyacın­dan daha fazla ihtiyaç duyulan bir insan olmuş ve felsefî saçmalıklara karşı du­rarak âdeta bütün Müslümanların imdadına yetişmiştir.
       
      Hayatı boyunca, İslâm dininin hakikatlerini bütün insanlara pervasızca bildirmiştir, islâm korusunu, mızrağının ucunu dahi lekelemeden saldırgan­ların saldırısından muhafaza etmeye muvaffak olmuştur. Kalemi sayesinde, dinin hakikî hüviyetini örtmeye çalışan şüphecilik bulutları dağılmış, hakikat­ler olduğu gibi herkese görünmeye başlamıştır. Bütün bu ilmî çalışmalar ya­nında kalbi de takva ile dolu idi. Halvethanesinde tevhit denizine dalmış ve ibadetten başka hiçbir şeyi kendisine arkadaş edinmemişti. Dünyaya metelik vermezdi, her bakımdan alışverişini Allah (cc) ile yapmıştı.
       
      İmam Münâvî de Gazâlî hakkında şöyle der: O bir denizdi. Öyle bir de­niz ki, ondaki inciler hiçbir denizde bulunmaz. Semalardan daha yüce bir allâme idi. Onun kalbindeki ilim yıldızlarının kıymeti nerede, gökteki yıldızla­rın kıymeti nerede?
       
      O, dünyanın bütün bahçelerinden daha üstün bir ilim bahçesidir. Onun ortaya döktüğü değerli inciler sayesinde İslâm milletinin gerdanlığı intizam bulmuştur. İlimlerin engin denizlerine dalıp bid'atçıları geri püskürtmek için gereken çalışmayı yapmaktan bir an bile geri kalmamıştı.
       
      Ebü İbrahim Feth b. Ali el-Bağdâdî, Bağdad Tarihi'nin zeylinde Gazâlî için şöyle demektedir: "O öyle bir kimse idi ki, gözler onun gibi konuşan, onun gibi zeki ve anlayışlı kimseyi görmemişti".
       
      İbn Mukrî Tuhfet'ül-İrşâd ilâ Sebil'ir-Reşad adlı eserinde Gazâlî için aynen şöyle der: "Onun mübarek ismiyle göğüsler inşirah bulup kabarır, nefisler se­vinir. Onu ağzına alan büyük âlimler övülür ve kitaplar şöhret bulur. Onun namının yayıldığı yerde sesler alçalır ve başlar eğilir".
       
      İbn Asâkir, Tarih'inde Gazâlî için uzun malûmat vermekte ve medhüsena-smı yapmaktadır. Hafız b. Semanı de aynı şeyi yapmıştır.
       
      Hafız Muhibbiddin b. Neccar el-Hanbelî, Bağdad Tarihi'ne yazdığı zeylde şöyle demektedir. "Gazali her sahada fakîh ve imamlara önderdir".
       
      Bütün âlimlerin ittifakı ile ümmetin Rabbânîsidir. Zamanının müçtehidi, önderi ve müceddididir. Bütün bir memleket ondan bahsetmiş, fazileti halk arasında haklı olarak yayılmıştır. Her meslek ve meşrep erbabı tarafından ilim sahasındaki büyüklüğü itiraf ve otoritesi kabul edilmiştir.
       
      Sapık bid'atçılar kendisinden korktuğu gibi cedelciler de onun getirdiği deliller karşısında sönüp perişan olmuştur. Dakik ve ince çalışmaları sayesinde bid'atçıların ve ehl-i sünnet'e muhalif olanların maskeleri alaşağı edilmiş ve yırtılmıştır. Bütün hayatında, sünnet-i seniye ve dine yardımdan başka bir he­defi olmayan Gazali'nin kitapları, güzellik ve manevî cemâlde güneş ışığının yeryüzüne yayılışı gibi yayılmıştır. Muvafık ve muhalif herkes kendisini oto­rite kabul etmiştir.
       
       
      Doğumu ve Yetişmesi
       
      Gazalî, Tûs şehrinde H. 450 senesinde doğmuştur. Babası kendi dükkâ­nında yün eğirerek ve satarak geçinirdi. Ölüm döşeğinde iken oğulları Muhammed ile Ahmed'i arkadaşlarından mutasavvıf bir zata teslim ederek kendisinden şöyle ricada bulunmuştur:
       
      "Hattatlığa (yazı yazmaya) çok merak ettiğim halde maalesef bunu öğrenemedim. Fakat benim yapamadığım bu işi su iki yavruma yaptırmak azminde idim. Ne yazık ki Allah (cc)'ın ezelî fermanı gelip çatmış ve benim için ona icabet etmekten başka çıkar yol kalmamıştır. Artık Allah (cc) yolunda dostum ve bir kardeşim olarak yavrularımı sana emanet ediyorum."
       
       
      Babalarının ölümünden sonra vasileri onları büyüttü, yazı öğretti ve ilim öğrenmelerine azamî dikkati sarf etti. Babalarından kalmış olan pek az miktar­daki malları bitince, eğitim ve öğretimleri baba dostuna zor gelmeye başladı. Bunun üzerine baba dostu kendilerine şöyle dedi:
       
      "Sizin malınızın tamamını size sarf ettim ve bitirdim. Ben ise dünyadan alâkasını kesmiş bir kimseyim; onun için bir servetim yoktur ki, sizin için sarf edebileyim. Bu ne­denle sizin için en uygun şey, ilim talebesi olmanız hasebiyle her şeyinizi karşılayacak bir medreseye yazılmanızdır. Böylece vaktinizi çok kıymetli bir şeyle değerlendirmiş olursu­nuz. "
      Bu tavsiye üzerine onlar da bir medreseye yazılarak tahsillerine devam et­tiler. İşte yükselmelerinin temeli burada atılmıştır.
       
      Gazâlî, zaman zaman bu duruma şöyle işaret ederdi: "Biz ilmi Allah (cc) için değil, başka şeyler için okuduk. Fakat Allah (cc) sonradan kendine çevirdi".
       
      İlme Başlaması

      Çocukluğunda memleketin âlimlerinden Ahmed b. Muhammed er-Razi-kânî'den fıkıh dersleri almıştır. Daha sonra Cürcan şehrinde bulunan âlim Ebu Nasr el-İsmailî'den okuyup hocasına kitabının kenarlarına haşiye ve not­lar yazdırtmış ve memleketine dönmüştür.
      İmam Esad el-Muhaynî şöyle der: Gazâlî'den bizzat dinledim:
       
      Gürcan'dan memleketime dönerken yolda haramiler yolumuzu kesmişti. Birlikte bulunduğumuz kafilede ne varsa hepsini aldılar. Hiç olmazsa gasp edilen kitaplarımı al­mak için arkalarından yürüdüm. Reisleri bana dönerek 'Geriye dön, yoksa seni öldürü­rüz!' dedi. Reise yalvarıp kendisinden Allah (cc) rızası için mallarımı geri vermesini ri­ca ettim. Onların kendi işlerine yaramayacağını söyledim. Bana şöyle dedi:
       
      —   Malların neler?
      —   Şu torbada bulunan kitaplar. O kitapları dinlemek, öğrenmek ve yazmak için diyar-ı gurbete gittim.
       
       
      Bu sözlere katıla katıla güldü ve dedi ki: "Sen nasıl oluyor da 'Bu kitaplar­da bulunanı öğrendim' diyebiliyorsun? Kitapları aldığımız için bütün bilgilerin kayboldu. Kitapların yok olduğu için ilmin de yok olmuş". Bunları söyle­dikten sonra arkadaşlarına kitapları bana vermelerini söyledi. Bu çete reisini, beni irşat etmesi için Allah (cc) konuşturmuştu. Tûs'a döndüğüm zaman üç sene durmadan çalışıp hocamdan öğrendiklerimi ve kitabımın kenarına yaz­dıklarını tamamen ezberledim. Öyle bir hale gelmiştim ki, artık biri yolumu keser de kitaplarımı alırsa ilimsiz kalmayacaktım.
       
      Gazali, bu üç senelik hummalı çalışmadan sonra Nişabur şehrine giderek orada İmam-ı Haremeyn Abdülmelik el-Cüveynî'nin (1028-1085) derslerine devam etti. Onun önünde diz çökerek ilmini ilerletti. Mezhep, Hilâfıyat, Cedel, Usûl-ü Fıkıh, Usûl-ü Hadis ve Mantık ilimlerinde tam olarak yetişti. Bütün bu ilimleri tam manâsıyla öğrendikten sonradır ki, bu ilim erbabının sözlerini de iyice anlamıştı.
       
      Bu ilimleri yok etmeye çalışanların davalarını ilmî delillerle redde çalıştı, bu işte de büyük bir başarı gösterdi. Bu ilimlerin her dalına ait kitaplar tertip ve telif etti.
       
      Zekâsı son derece parlak ve sezgisi son derece gelişmiş idi. Gayet acayip bir yaratılışa sahipti, idrâki son derece ileriydi. Hafızası çok kuvvetli; ince ve derin mânâları ortaya çıkarmakta son derece mahir idi. İlimde bir zirve ve mü­nazarada aşılmaz bir geçitti.
       
      İmam-ı Harameyn talebelerini şöyle tarif ederdi: 'Gazali bütün âlemi kap­layan bir denizdir. el-Kiya delici bir aslandır. el-Hevâfıl de yakıcı bir ateştir'.
       
      Varmış Olduğu Derece
       
      İmam-ı Harameyn vefat ettikten sonra Gazâlî, Nişabur'u terk edip âlim­lerin ve ilim erbabının toplanmış olduğu vezir Nizamülm'ülk'ün Müasker'deki meclisine gitti. Oradaki âlimlerle ve imamlarla ilmî münazaralara gi­rişti. Bu münazaralar sırasında hasımlarını mağlup etti. Hepsi de onun ilmini ve fazlını kabul etmek zorunda kaldılar. Vezir Nizamülmülk, ona lâyık oldu­ğu hürmeti gösterdi. Az bir zamanda ismi her tarafta duyuldu; şöhreti mem­leketin her tarafına yayıldı. 
       
      Nizamülmülk, kendi adına inşa ettirdiği Bağdad'daki Nizamiye medrese­sine Gazali 'yi haşmüderris (rektör) tayin etti. H. 484 senesinde otuz dört yaşın­da bulunan bu genç âlim, Bağdat'a büyük bir debdebe içinde girdi. Bağdatlı­lar onu bağırlarına bastı. Vezirleri, melikleri ve emirleri gölgede bırakacak bir şöhrete sahip olmuştu, bir dediği iki edilmiyordu.
       
      Nizamiye medresesinde uzun bir süre ilim neşrine devam etmiş, fetva ver­mekle ve telif yapmakla uğraşmış, fakat bir müddet sonra dünya rezaletlerinden, geçici zevk ve sefalardan nefret edip içinde yüzdüğü debdebeli hayatı eli­nin tersiyle itmiş ve Allah (cc)'ın yüce beytine gitmek üzere yola koyulmuştu. Kardeşini yerine vekil tayin ederek H. 488'de ve Zilkade ayında yola çıktı, bir sene sonra Şam'a ulaştı. Şam'da, birkaç gün kaldıktan sonra Kudüs'e gitmek için yola çıktı. Orada da bir müddet kaldıktan sonra tekrar Şam'a döndü. Şam'da bulunan Emevi Camii'nde itikâfa girdi.
       
      Zehebî'nin naklettiğine göre Gazali zamanının çoğunu Şeyh Makdisî'nin Mescid-i Emevî'deki zaviyesinde geçiriyordu. (O zaviye bugün Gazâlî Zaviyesi olarak anılır).
      İbn Asâkir'in rivayetine göre Gazâlî, Şam'da, on seneye yakın bir zaman kal­mıştır.
       
      Zehebî'nin anlattığına göre, Gazâlî Şam'daki Medreset'ul-Eminîye'yı ziyare­te gittiği bir sırada, tesadüfen oranın müderrisi 'Gazâlî şöyle demiştir' diye sö­ze başlar. İşte bu hâdise nedeniyle gurura kapılmaktan korkan Gazâlî Şam'ı terk eder. Şam'dan ayrıldıktan sonra memleketi gezmeye başlar. Bu arada Mı­sır'a, oradan da İskenderiye'ye gider. Bir süre de orada kaldıktan sonra, Mağ-rib sultanı Yusuf b. Taşfın'in âdil bir padişah olduğunu işittiği için onu ziyaret etmeyi tasarlar. Fakat tam bu sıralarda sultanının ölüm haberi Mısır'a kadar ulaşır.
       
      Ülkeleri gezmeye devam ederek türbeleri, camileri ve yatırları ziyaret eder. Ebrar'ın terbiyesiyle nefsini terbiye etmek için zorluklara katlanarak ba­zen çöllerde ve tenha yerlerde kalırdı. İbadetlerin ağır yükünü taşımaya ta­hammül göstererek nefsinin terbiyesine çalışırdı.
       
      Varlıkların kutbu, her mevcuda rahmet olacak bir seviyeye gelinceye kadar bu çalışmalara devam etti. Rahmanın rıza yoluna ve imanın merkezine ulaştı­racak bir rehber oldu. Hac farizasını eda edip Bağdad'a döndüğü zaman vaaz ve nasihate koyuldu. Ehl-i hakikatin diliyle konuşmalar yapmaya başladı. İşte tam bu sıralarda İhya adlı meşhur eserini telif etti.
       
      Bazı eserler, Gazâlî'nin seyahat ve zühdünün sebebini şu şekilde anlatır:
       
      Bir gün halka vaaz verirken, kardeşi Ahmed içeri girer ve şu şiiri okur:
      Halkı zayıf görünce kendini kuvvetli saydın, kuvvetlenmeleri için gayret sarf ettin;
       
      Onlar kuvvetlenip yol alınca yorgunluk seni geride bıraktı. Hidâyet edici oldun, fakat kendin hidâyetten uzak kaldın. Halka vaaz ve nasihat ediyorsun; fakat neden kendin işitmez oldun?
      Ey keskinletici taş! Ne zamana kadar demirleri keskinleştirip kendin kör ve kesmez olarak kalacaksın?
      İşte bu şiir Gazâlî'nin dünya zevklerinden ilgisini kesmesine sebep oldu.
      Nişabur'un hatibi Abdülgaffar b. İsmail el-Fârisî, Gazâlî'nin üstün vasıf­larını anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam eder: 'Dünyanın geçici zevkleri­ni terk edip zühd ve takvaya daldı. Hacca giderken Şam'a uğradı ve orada on seneye yakın bir zaman kaldı.' Burada bulunduğu sıralarda gezer ve ziyaretler yapardı'.
       
      İhya-ı Ulum'id-din gibi emsali görülmemiş bir eseri, el-Erbaîn gibi -çap bakımından- küçük kitaplarını yazdı. Bu kitapları tetkik edenlere Gazâlî'nin ilmî kıymetinden bahsetmek mânâsız bir iştir.
       
      Nefsinin temizlenmesine, ahlâkının gelişmesine, dünya ve âhiret saadeti için bütün zamanını sarf etti. Halkı hidâyete çağırdı; âhireti güzel, dünyaya tapmayı çirkin olarak göstermeye çalıştı. Âhiret yolculuğunun tedbirine, bu yolun rehberlerine hürmet etmeye çağırdı. Bu sahada tam olarak yetiştikten sonra memleketine döndü. Evine kapanarak düşünce deryasına daldı. Vakitle­rini ibadetlerle değerlendirdi. Bu hâli bir süre devam etti. Bu esnada birçok ki­tap yazdı. Fakat hiçbir yazar Gazali'nin yolunu tenkîd edemedi. Onun gidişa­tına dil uzatamadı.
       
      Şehitler Gülü diye anılan Nizâmülmülk'ün oğlu Fahrülmülk vezir olunca­ya kadar Gazâlî uzlet köşesinden ayrılmadı. Bu büyük vezirin zamanında Ho­rasan illeri dünyanın en ileri diyarı hâline geldi. Fahrülmülk'e, Gazâlî'nin fa­zileti, ilmî derecesi, sağlam akidesi ve temiz yaşantısı anlatıldı. Bunun üzerine vezir, Gazâlî'nin huzuruna giderek vaaz u nasihatini dinledikten sonra Gazâlî'ye ilminden, faziletinden ve nasihatlerinden mutlaka istifade edilmelidir. Herkesin istifade etmesi için de halvetten çıkıp herkese ders ve nasihat ver­men gerekir' deyince Gazâlî müspet cevap vererek derhal Nişabur'a gitti. Orada Meymunet'un-Nizamiye adlı medresede yeniden ders vermeye başladı.
        
      Gazâlî, devlet idarecilerinden yakasını kurtaramadığı için yeniden müder­risliğe başlamıştı. Onun için okuttuğu derslerden öğrencilerin faydalanmala­rını niyet ederek böylece çalışmasını değerlendirdi. Eskiden yaşadığı debdebe­li hayata dönmeyi hiç ama hiç aklından geçirmiyordu. Rütbeden şiddetle ka­çıyordu. Aleyhinde nice ihbarlar yapıldı, fakat bunların hiçbirini kaale almadı, ehemmiyet vermedi. Aleyhinde bulunanlara tenezzül edip cevap dahi verme­di. Onu defalarca ziyaret ettiğim halde kendisinde eski haşinliğin ve kibrin zerresini dahi görmedim. Daha önceleri geniş ilmiyle, halk arasındaki itibarıy­la, ibâdeti ve derecesi ile o derece mağrur idi ki, her gelene hakaret bakışları yağdırırdı. Fakat şimdi tam tersi bir insana rastlamıştım.
       
      O kibir ve gururun yerini yüce bir ahlâk ve tertemiz, berrak sıfatlar doldurmuştu. Onun aldatıcı bir elbiseye büründüğünü zannederdim. Derin tet­kik ve teftişten sonra bunun bir gösterişten ibaret olmadığına kesinlikle karar verdim. Anladım ki, tam manâsıyla uyanmış, ilimlerde derinleştikten sonra Allah Teâlâ (cc)'nın kendisine ihsan ettiği istidâdıyla irfanların tahsiline koyul­muştu.
       
      Muamele ilminin dışında kalan garip ilimlerin tahsilini başarıyla tamamla­dı. Sonunu düşünerek kendisini âhirette mes'ud edecek yolları aradı Farmedî'nin sohbetine devam ederek önündeki yolun açılmasını istedi. Mürşidinin kendisine yapmasını tavsiye ettiği nafile namazları, zikirleri ve evradı titizlikle yerine getirdi. Zikirlere ve tefekküre çok büyük önem verdi. Onun için sâliklerin geçmeye mecbur olduğu bütün geçitleri hızla geçti.
       
      Bundan sonra ilmin çeşitli dallarına daldı; ince manâlı ilim kitapları üze­rinde çok derin tetkiklerde bulundu. Bu çalışmasının semeresi olarak kendi­sine o ilimlerin kapısı ardına kadar açıldı. Bir müddet delillerin mukayesesini yaparak meseleleri etraflıca çözmeye uğraştı. Daha sonra kendisini her şeyden meneden ve Allah (cc)'tan başka her şeyden uzaklaştıran bir korku hâli kendi­sinde belirmeye başladı. Bundan dolayı mâsivadan elini eteğini çekmek onun için çok kolay oldu.
       
      Gazâlî bu devrelerden geçe geçe nefis terbiyesinin bütün devrelerini ta­mamladı. Hakikatler kendisine bütün açıklığı ile görünmeye başladı. Artık bi­zim kanaatimize göre o gelecek saadete bihakkın ulaşmıştı.
       
      Kendisinden vezir Fahrülmülk'ün davetini kabul ederek Nişabur'a gel­meyi nasıl kabul ettiğini sorduğumuz zaman bize şöyle cevap verdi: 'İslâm'a davetten geri kalmayı ve ilim talep edenlere faydalı olmamayı dinen caiz gör­mediğim, hakkı haykırmak vaktinin geldiğine inandığım için vezirin davetini kabul ettim. Onun için bu davete uymakta mazurum'.
       
      Sonradan Nişabur Medresesi'nin müderrisliğini terk ederek tekrar evine çe­kildi. Fakat bu seferki çekiliş öncekilere benzemedi. Tam evinin bitişiğinde ta­lebelere bir medrese ve sûfîlere de bir tekke yaptırdı. Vaktinin bir kısmını Kur'an'ı öğretmeye tahsis etti; bir kısmını da ehl-i kalb'in sohbetine ve diğer kısmını da talebelerin dersine hasretti. Ne kendisinin ve ne de yanındakilerin bir dakikası bile boşa geçmezdi. Onun meclisinde ilimden başka hiçbir şey ko­nuşulmazdı. 
       
       
      Gazali Hakkında Neler Söylendi?
       
      İmam Subkî ârif-i billâh Şeyh Ebu'l-Hasen eş-Şâzelî'den şöyle nakleder: "Gazâlî zamanının efendisi, dili ve bereketi idi. Ben rüyamda Allah (cc)'ın Râsûlü'nü gördüm, Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as)'ya soruyordu: 'Sizin ümmeti­nizde İmam Gazâlî gibi biri var mıdır?' Onlar 'hayır' diye cevap verdiler".
       
      Zamanının efendisi Ebu'l-Abbas el-Mersî'den Gazâlî hakkında sorulduğu zaman şöyle cevap verdi: 'Ben Gazâlî'nin sıddîklara mahsus en yüksek maka­ma çıktığına şehâdet ederim'.
       
      Kutûblar üçtür:
       
      İlimlerin kutbu (Gazâlî)
      Hâllerin kutbu (Beyazıd-ı Bistâmî)
      Makamların kutbu (Abdülkadir Geylânî)
       
      Bu hüküm el-Kasd ve's-Sâdâd adlı eserde yazılıdır. Aynı eserde şu satırlar da yer almaktadır: 'Bu elbiseyi Gazâlî ördü; Abdülkadir (veya Şârânî) giydi. Biz de ona gereken nakşı işledik; fakat giyecek insan nerede?'
       
      Bu sözde, Gazâlî'nin ve Şârânî'nin ledünnî ilimlerde çok ileride oldukları­na işaret vardır.
       
      Abdüllâtif el-Mutrî bir mektubunda İmam Subkî'ye Gazâlî'yi sorunca şu cevabı almıştır: 'Gazali hakkında insan ne söyleyebilir? Onun ismi ve fazileti bütün dünyayı kaplamıştır. Onun sohbetini dinleyen ve kitaplarını okuyan, hakikî değerinin, isminden çok daha üstün olduğunu görür'.
       
      Gazâlî'nin talebesi Muhammed b. Yahya en-Nişâburî şöyle der: Aklı ke­mâl derecesinde olanlar ancak Gazâlî'nin fazilet ve ilmini takdir edebilirler'.
       
      Vefatı
       
      İmam Gazali H. 505 senesinin Cemaziyülevvel ayına kadar vakitlerini tak­sim eder; bir kısmını Kur'an, bir kısmını kalp ehliyle sohbet ve bir kısmını da derslerde geçirirdi.
       
      Gündüzleri oruca, geceleri ise teheccüd namazına devam ederdi. Kardeşi Ahmed'in ifadesine göre adı geçen ayın bir pazartesi gününde sabah namazı için abdest aldı ve namazını kıldıktan sonra kefenini istedi; kefen gelince öp­tü, başına ve gözünün üzerine koydu ve şunları söyledi: Allahım! Emrin başım üzere.' Bunları söyledikten sonra mübarek yüzünü kıbleye çevirerek ayaklarını uzattı ve sabahın alaca karanlığında Hakk'ın rahmetine kavuştu'.
       
      Cemaziyülevvel ayının on dördüncü günü (pazartesi) H. 505 senesinde Al­lah Teâlâ (cc)'nın 'Ey itminanın zirvesinde bulunan nefis! Rabbinin rahmetin den doya doya tatmak için dön!' emrine icabet etti. Alem-i İslâm bu ölümle büyük bir müceddidini daha kaybetti.
       
      Taberan kasabasının bir kenarında defnedildi. Kızlarına yetecek kadar mi­ras bıraktı. Erkek evlâdı yoktu. Taberan kasabasında bulunan Gazâlî'nin türbe­si mütevazı bir mezardır. Vasiyetine uyularak üzerine hiçbir şey yapılmamış­tır.
       
      Gazâlî için çok kimse tarafından mersiyeler yazılmıştır. Nitekim Kadı Abdülmelik b. Ahmed b. Muhammed b. el-Muafî şöyle der:
       
      Kalbi şaşkın ve hayran olan bir gözle, Hakk âşıklarının sevgilisi olan bir kimse için ağladım.
      Senelerden beri hapsettiğim ve başkası için asla dökmediğim gözyaşlarına sel gibi akıttım.
      Kirpiklerimden Gazâlî için değil de ya kim için hayretten dona kalıp göz­yaşı akıtacaktım?
      Ebu Hâmid, ilimleri diriltmiş ve canlı sözleriyle İslâm'a yeniden can ver­miştir.
       
       
      Gazâlî'nin Bazı Mektupları
       
       
      Musullu Ebu Hâmid Ahmed b. Selâme'ye yazmış olduğu bir mektubun­da şu ibareler yer almaktadır:
       
      Vaaz ve nasihat yapmak ise ben böyle bir şeye nefsimi lâyık görmüyorum. Çünkü vaizin zekât nisabına mâlik olması için verdiği vaaz ve nasihati nefsin­de tatbik etmesi şarttır. Nisaba sahip olmayan bir kimse nasıl zekât verebilir? Ancak avret yerini örtecek kadar bir elbiseye sahip olan bir kimse, nasıl olur da başkalarının avret yerlerini kapatmaya kalkar? Eğri bir ağacın gölgesinin doğ­ru olması mümkün müdür?
       
      Allah Teâlâ (cc) Hz. İsa (as)'ya şöyle vahyetmiştir: 'Evvelâ nefsine vaaz et, eğer nefsin kabul eder de, ıslâh olursa ondan sonra başkalarına vaaz et. Aksi halde benden utan!'
       
      Ebu Nasr Fazl b. Hasan b. Ali el-Mukrî der ki: Ebu Hâmid Muhammed Gazâlî'nin huzuruna veda etmek için vardım. Bana şöyle dedi: 'Bu mektubu­mu el-Beyhakî'ye götür. Mektupta Tûs şehrinin evkaf müdürü olan Aziz den şikâyet var".
       
      Şikâyet edilen Aziz el-Muin'in yeğeni idi. Onun için kendisine şunu söy­ledim: 'Muin, bir zamanlar bu yeğenini vazifeden tard etmişti. Fakat Herat'ta Muin'in yanında bulunduğum bir zaman zat-ı âlînizin imzasını taşıyan bir methiye ile el-Ummânî et-Tûsî, Aziz için şefaate geldi. İmzalı kâğıtta sizin Aziz'i medh edişinizi okuyunca onu affetti'. Bu sözlerimden sonra Gazâlî şöy­le dedi: "Mektubumu Muin'e verdikten sonra kendisine şu mısraları oku:
       
      Bizim başımıza gelen zulmün bir benzerini görmüş değiliz; bize kötülük yapıldığı halde şükretmeye zorlanıyoruz.
       
      Gazâlî'nin çağdaşlarına hitaben kaleme aldığı mektuplardan biri ise şudur:
       
      Rahman ve Rahîm olan Allah (cc)'ın adıyla başlarım.
       
      Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Takva ehline güzel sonuçlar, zâlimlere ise Allah (cc)'ın düşmanlığı olsun! Rasûllerin efendisi Muhammed Mustafa'ya, onun âline ve ashabına salât ve selâm olsun!
       
      Büyük kadı Mervan vasıtası ile Emir'ud-Devle Mutemed'ul-Mülk ile aramda büyük bir dostluk oluşmuştur. Bu dostluk, yakınlık ve karabet yerine geçmiş ve yaklaşmamıza vesile olmuştur. O akrabama takdim edeceğim en büyük hediyem, şüphesiz, kendisini Allah (cc)'a yaklaştıran, cennet-i âlâya gir­mesine vesile olan bir nasihattir. Çünkü âlim kişilerin nasihatten başka vere­bilecek hiçbir hediyesi olamaz.
       
      Onun da buna karşılık olarak bana yapacağı en büyük hizmet, takdim ede­ceği en güzel hediye dünya zulmetlerinden uzak bir ip ile o nasihatimi dinlemesidir. Kendisini ikaz ederim:
       
      Yanında kalp erbabından olan insanların hürleri ayrıldığı zaman, kerim ve akıllılar zümresini tercih etsin. Onlardan olmaya gayret sarf etsin.
       
      Allah (cc) Resûlü'ne en şerefli insanın kim olduğu sorulduğu zaman 'En muttaki olan', 'O halde en akıllıları kimdir?' sualine de 'Ölümü en çok hatır­layan' diye cevap vermiştir.
      Başka bir hadiste de şöyle buyurulur: 'Akıllı o kimseye denir ki, nefsini he­saba çeker ve ölümden sonraki âlem için azık hazırlamaya bakar. Ahmak o kimsedir ki, nefsinin dizgini salıverir ve bütün kötülüklerine rağmen Allah (cc)'ın affını ümit eder'.
       
      İnsanların en ahmağı, en câhili ve en nâdânı o kimsedir ki, ölüm anında elinden alınan, elinde bırakılmayan dünya işlerine ihtimam ve önem gösterir. Fakat cennetlik midir, yoksa cehennemlik mi? Buna ehemmiyet vermez. Oy­sa Allah Teâlâ (cc) Kur'an'da cennetlikleri de, cehennemlikleri de bildirmiştir:
       
      Muhakkak ebrar (iyiler) naim cennetindedirler ve fâcirler (kâfirler) de ce­-
      hennemdedirler.  (İnfitar/13)
      Artık kim azgınlık edip kâfir olmuş ve dünya hayatını âhiret hayatına ter­cih etmişse onun sığınağı cehennemdir. (Nâziât/37-38)
      Dünya ve onun ziynetini isteyene dünyada yaptıklarının karşılığını veririz. Bu hususta onlara noksanlık yapılmaz.  (Hûd/15)
      Ben Emir'ud-Devle'nin himmetini bu önemli meseleye sarf etmesini tav­siye ederim.
       
      Hesaba çekilmeden evvel nefsini hesaba çekmesini, zahirini ve batınını kontrol etmesini, kastını ve niyetini kontrol, fiillerini, sözlerini, çıkışını ve gi­rişini tetkik edip kendisini Allah (cc)'a yaklaştırıp ebedî saadete vardıracak ni­telikte mi, yoksa yalnız dünyaya ait işleri yapmak niteliğinde mi olduğunu bil-, meye gayret sarf etmelidir. Eğer kastı ve niyeti elem ve ızdırapla dopdolu dün­yasının kederinden kurtulup yaşanılacak hâle getirilmesi ve sonunda hayat defterinin günah ve kötülükle kapanıp gitmesi ise o zaman durmadan ve vakit geçirmeden derhal Allah (cc)'ın dergâh-ı izzetine sığınmalı, basiret gözünü açmalı ve yarını için ne hazırladığına dikkat etmelidir.
       
      O günde nefsine şefkat ve merhamet edecek O'ndan başka hiçbir şeyin ol­madığını bilmelidir. Yaptıklarını ve yapmak istediklerini dikkatle kontrol et­meli... Eğer dünya evinin imarına çalışıyorsa nice zâlimlerin evleri ile birlikte nasıl helak olduklarına bir bakmalıdır.
       
      Yahut şu kimse gibisini (görmedin mi) ki, duvarları, çatıları üstüne yığıl­mış (alt-üst olmuş) ıssız bir kasabaya uğramıştı. (Bakara/259)
       
      Eğer bir su getirmek ve bir nehrin faydalı bir hâle getirilmesine çalışarak faydalı iş yapma havasına bürünmüşse daha nice muattal kuyular ve kanallar olduğuna dikkat etmelidir.
      Nice memleketler vardır ki, zulüm yaparken biz onları helak ettik de,
      damları çökmüş, duvarları üzerlerine yıkılmıştır; nice kullanılmaz olmuş ku­yu ve nice (ıssız kalmış) sağlam köşk vardır! (Hac/45)
      Eğer bir bina yapmak azminde ise hassasiyetle tamir edildiği halde sakin­lerinin bölük bölük göç edip girmeleriyle boş kalmış ve içinde fânilik rüzgârı kalmış nice kuvvetli temellere sahip binaların olduğunu görmelidir. O sarayın etrafındaki bağların ve bostanların bakımı ile meşgul ise o zaman şu ayet-i ke­rimeye kulak vermelidir:
       
      Böylece biz onları (Firavun'u ve kavmini) bostanlardan ve pınarlardan, hazinelerden ve o güzel yerden çıkardık. (Şuara/57-58)
      Gördün ya, biz onları senelerce yaşatsak, sonra tehdit edildikleri (azab) kendilerine gelse, o yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. (Şuara/205-207)
       
      Allah (cc) korusun, kişi eğer zâlim bir sultanın hizmetindeyse şu hadis-i şerife kulak vermelidir:
      Kıyamet gününde Allah (cc)'in tellâlı şöyle çağırır: "Zâlimler ve onların yardımcıları nerededirler?' O zâlimlerle dünyada onlara divit uzatan veya ka­lemlerinin ucunu sivrilten veya daha başka hizmetlerinde bulunan herkes hu­zura getirilir. Hepsini ateşten yapılmış bir tabuta korlar ve cehenneme atarlar."
      Sonuç olarak Allah (cc)'in koruduğu kimseler hariç bütün insanlar Allah (cc)'ı unuttukları için Allah (cc) tarafından da unutulmuşlardır. Ahirete hazır­lık yapmaktan yüz çevirmişler ve bütün gayeleri mülk edinmek, makamlara konmaktır. Demek ki Mutemid'ul-Mülk Emir'ud-Devle makam ve servet he­vesinde ise muhakkak hadis-i şerifte varid olan şu mânâya kulak vermelidir:
       
      Emirler ve reisler, kıyamet gününde küçücük karıncalar gibi haşrolunacaklar ve mahşer ehlinin ayakları altında ezilecek ve ezdirileceklerdir. Halk üzerlerine basa basa geçip gideceklerdir.
       
      Yine Allah Teâlâ (cc)'nın zâlimler ve mütekebbirler hakkında Kur'an'daki ayetlerini dikkat ye hassasiyetle izlemelidir.
       
      Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
       
      Kişi aile efradının arasında bile emirlik isterse Allah (cc) nezdinde mütekebbir ve cebbar olarak yazılır.
       
      Koyun ağılma düşen iki aç kurdun koyunlara verdiği zarar, hiçbir zaman riyaset sevdasındaki kişinin, dinine verdiği zarar ve tahribat kadar olamaz. Bu riyaset malın toplanması hususunda olsa bile...
       
      Emîr'ud-Devle'nin Allah'ın yüce Peygamberi Hz. İsa (as)'nın şu mübarek sözüne de dikkat etmesini isterim: 'Ey havariler! Dünyanın her sevgisi âhiretten bir kayıptır. Kesinlikle dünyaperest zenginler semâvâtın melekût âlemine giremezler'.
       
       
      Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur:
       
      Zenginler dört grup halinde haşrolunurlar:
       
      1- Haramdan kazanmış ve ha­ramdan harcamış grup ki, bunlar için 'cehenneme götürün' emri verilir.
      2- Haramdan kazanmış, fakat helâlde sarf etmiş grup ki, bunlar için de 'cehen­neme götürün' emri verilir.
      3- Helâlden kazanmış fakat harama sarf etmiş grup ki, bunlar için de 'cehenneme götürün' emri verilir.
      4- Helâl kazanmış ve he­lâle sarf etmiş olan grup ki, bunlar için sâdır olan ferman şudur:
       
      'Bunları dur­durun ve kendilerine sorun. Belki de zenginlikleri yüzünden farzları ihmal et­miş ve ibâdetlerini geçirmişlerdir. Belki namazında veya abdestinde kusur yapmış, huzur ve huşûunda kusur etmişlerdir'.
       
      — Helâlden derledim, helâle sarf ettim. Farzları da hiç ihmal etmeden hepsini tastamam edâ ettim. Belki malınla iftihar edip süslü ve debdebeli elbi­seler içinde yaşamışımdır.
       
      Ey Rabbim! Malımla mağrur olmadım ve ancak ihtiyacım olan elbise­yi giydim, iftihar ve gurur duymak için elbise giymedim.
      Belki de sılayı rahimde ihmalkârlık yapmış, fakirlerin hak ve hukuku­nu gözetmemişsindir. Bir derece gerideki hak sahibini bir derece ilerideki hak sahibinden daha üstün tutmuş ve haktan ayrılmış olabilirsin!
      Kul ile Rabbi arasında bu muhasebe cereyan ederken birden hak sahiple­ri bu zenginlerin etrafını sarar ve 'Ey Rabbimiz! Sen aramızda bunları zengin ettin ve bizleri bunlara muhtaç kıldın; fakat bunlar hakkımızı gözetmediler' deyip şikâyette bulunurlar.
       
      Zerre kadar kusur görünürse derhal cehenneme gönderilmesi emrolunur. Şayet kusur görülmez ise o kula 'Burada dur ve nimetin şükrünü edâ eyle, her yudum suyun, her lokma ekmeğin, her lezzetin karşılığını ver' denir.
      Sorular ve cevaplar böylece sürüp gider.
       
      Salih, muslih ve Allah (cc)'in hak ve hukukunu kılı kırk yararcasına yeri­ne getiren zenginlerin hâli, Arasat meydanında böyle olunca acaba o aşırı gi­denlerin hâli nice olacaktır? Harama dalmış ve bol bol şüpheli kaynaklardan mal elde eden ve şehvetlerine esir olanların hâli nasıl olacaktır? O haram yi­yenlere şöyle denilir:
      Mal çoğaltma hırsınız tâ kabirlere varıncaya kadar sizi (Allah (cc)'a ibâdet­ten) meşgul etti.  (Tekâsür/i 2)
      Halkın kalbini istilâ edip onları şeytanın maskarası yapan işte bu kötü ga­yelerdir. Emir'üd-Devle ve onun gibi bilmeyerek bizzat nefsine düşmanlık ya­pan herkese, kalpleri kasıp kavuran bu gibi hastalıkların ilacını öğretmek gere­kir. Çünkü kalplerin manevî hastalıklarının ilacının, hastalıklı bedenlerin ila­cından daha önemli olduğu basiret ehlinin malûmudur.
       
      Allah (cc)'m huzuruna ancak sapasağlam bir kalple gelen kurtulur. Hasta bir kalbin iki çeşit tedavi şekli vardır:
       
      1. Daima ölümü hatırlamak ve ölümü uzun uzun düşünmek; dünyanın geçici hükümdarlarının ve zenginlerinin sonlarını ibretle seyretmek; nasıl mal topladıklarını, büyük büyük kâşaneleri ve binaları nasıl inşa ettiklerini, dünya­ya nasıl aldandıklarını, bütün bunlardan sonra bu köşk ve binaların nasıl kab­re döndüklerini, topladıkları malların nasıl kasırganın önündeki toz haline geldiğini bilip takdir etmeli ve Allah Teâlâ (cc)'nın şu ayetleri üzerinde düşün­melidirler.
       
      Allah (cc)'ın emri olup bitmiş bir şeydir.  (Ahzab/38)
       
      (Bugün) meskenlerinde gez(ip gör)dükleri, kendilerinden önce (gelip
      geçmiş) nice nesilleri yok edişimiz, onları hâlâ yola getirmedi mi? Elbette bunda akıl sahipleri için ibretler vardır. (Tâhâ/12)
       
      Onların köşkleri, mülkleri ve meskenleri dilsiz ve ıssız kalmıştır. Fakat hâl diliyle kendilerini yapanların gururlarına şahitlik ederler. İşte şimdi, onların topladıklarına bak! Acaba onlardan bir kıpırtı hisseder misin veya bir çıt olsun işitebilir misin?
       
      2. Allah (cc)'ın kitabını dikkatle okumalı ve yüksek hakikatlerini düşün­melidir. Çünkü Allah Teâlâ (cc), kitabının bütün âleme bir şifa olduğunu be­yan buyuruyor. Hz. Peygamber (sav) de bu iki tedavi usulüne başvurmamızı tavsiye etmiştir: Size iki vaiz bıraktım. Biri konuşmadan vaizlik yapar ki, bu vaiz ölümdür. Öbürü ise konuşur ki, o da Kur'an'dır.
       
      İnsanların çoğu her ne kadar diri iseler de Allah (cc) indinde birer ölüdür­ler. Dilleriyle her ne kadar konuşurlarsa da hakikatte dilsiz sayılırlar. Her ne kadar dinliyor gözüküyorlarsa da sağırların tâ kendileridirler. Mushaflara bak­tıkları zaman her ne kadar görüyor iseler de acaib ve garaibini görmekten kör, yazdıkları tefsirlerinde Kur'an'ı tefsir ederlerse de sır ve hikmetlerinden yok­sundurlar.
       
      Bunların arasında olmaktan sakın! Hem emrini ve hem de nasıl pişman olup hasret çekeceğini bile düşünmeyenlerin işlerini ve sonuçlarını düşün! Ölüm döşeğinde nasıl mahrum ve zararlı olacağını düşünmeye vakit bulama­yanlara ve kendi nefsinin işlerine dikkat et!
       
      Allah (cc)'ın kitabında ki bir ayetle yetin! Çünkü o ayette basiret sahibi herkes için ikna edici ve doyurucu bir ruh ve hakikat vardır.
      Ey îman edenler! Sizi ne mallarınız ve ne de çocuklarınız Allah (cc)'ı an­maktan alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana düşenlerdir. (Münafikûn/9)
       
      Sakın mal toplamak için vaktini zayi etme! Çünkü onunla fazla uğraşman ve sevinmen sana âhireti unutturur; imanın zevkini kalbinden söküp atar. Al­lah (cc)'ın kulu ve Râsûlü İsa (as) şöyle demiştir: 'Ehl-i dünyanın mallarına göz dikmeyin! Çünkü imanınızın saflığını, amellerinizin ihlâsını silip süpürür!'
      Mücerret bir bakışın neticesi bu olunca acaba o malları toplamanın ve onunla aşırılıklara sapmanın neticesi ne olabilir?
       
      Büyük kadı, İmam Mervan'a gelince, Allah (cc) onun gibileri ilim ehliarasında çoğaltsın. Çünkü o gözlerin nurudur; ilim ve takva gibi iki büyük fa­zileti bir araya getirmiştir. Fakat tamamlamanın tek âmili devamlılıktır, bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Devam etmek ise ancak bir taraftan yardım görmeye bağlıdır.
       
      Faziletlerin kemâle ermesi ve bu kemâlin devam etmesi için bir taraftan destek alınması gereklidir. Böyle necip bir evlâdın ona verilmesi Allah (cc)'ın en büyük nimetlerindendir. Bu bakımdan bu evladını âhiretine azık yapması ve Allah (cc)'a ulaştıran bir vesile sayması gerekir.
       
      Bu evladının kalbini Allah (cc)'ın ibâdetine lâyık bir şekle getirmeye çalış­ması zarurî ve şefkatli bir babaya uygun olan en güzel hareket olduğu gibi Al­lah (cc)'a giden yolu da hiçbir zaman kapatmamalıdır.
       
      Allah (cc)'a götüren yolun başlangıcı helâli talep edip yetecek kadarı ile ye­tinmek, tevazuu kendisine meşrep edinmek, şeytanın avlama âletleri olan dünya ehlinin ahmakça mücadele ve münakaşalarından uzaklaşmaktır. Bütün bunlarla beraber, zâlim emirler ve sultanlardan kaçmak, onların zulümlerine yardımcı ve destekçi olmamak da başta gelen vazifelerdendir.
      Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır:
      Fakîhler, dünyaya dalmadıkça Allah (cc)'ın yeryüzünde emin kullarıdır. Fakat ne zaman dünyaya meylederlerse o zaman dininiz hususunda onlara gü­venmeyin ve ihtiyatlı davranın.
       
      Bunlar bazı işlerdir ki, Allah Teâlâ (cc) lûtfu ile o necip evlada ihsan bu­yurmuş ve onları ona kolaylaştırmıştır. Dolayısıyla babaya düşen vazife; oğ­lundan razı olmak, dua ile yardımda bulunmaktır. Çünkü dünya ve âhirette en büyük azık babanın duasıdır.
       
      Babanın vazifelerinden biri de bu büyük evlâda uymaktır. Gerçi uyulma­sı gereken kişi babadır, ama bazen ilimde evlat babayı geçer ve uyulmaya hak kazanır. İşte bu sırra binaendir ki Hz. ibrahim (as) babasına şöyle demiştir:
      Ey babacığım! Bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim. (Meryem / 3)
       
      Ciğerinin bir parçası olan evladına hürmet etmek suretiyle kusurlarını te­lâfiye çalışsın. Kıyamet gününde yakın bir şefaatçisi bulunmayan âsi Müslü­man, cehennem ehlinin hasret yönünden en şiddetlisidir.
       
      Allah Teâlâ (cc) şöyle buyurmaktadır:
       
      Bugün burada onun için candan bir dost yoktur!     (Hâkka/35)
      Allah (cc) nezdinde değersiz olan dünyayı onun gözünde küçültmesini Allah Teâlâ (cc)'dan temenni ve niyaz ederim. Allah Teâlâ (cc)'dan nezd-i ilâhîsinde büyük ve kıymetli olanı, onun gözünde büyütmesini, kıymetli yapma­sını tazarru ve niyaz ederim. Bizi ve onu rızasına muvaffak kılmasını Allah (cc)'tan dilediğimiz gibi nimet ve keremiyle cennetlerinden Firdevs-i Âlâ'ya yerleştirmesini niyaz ederek mektubumuza son veririz!
       
       
      Fetvalarından Bazıları
       
      Soru: Kâfir bir kimse hakkında gıybet yapmak helâl midir, haram mıdır? Zımmî olan kâfir ile Harbî olan kâfir arasında bu meselede bir fark var mıdır? Bir bid'atçıyı bid'atından dolayı değil de başka hususiyetlerinden dolayı gıybet etme hakkındaki hüküm nedir?
      Cevap: Allah (cc)'tan bizi başarılı kılmasını niyaz eder ve söze başlarız.
       
      Kur'an'da yasaklanan gıybet, kişiyi, dinlediği takdirde kırılacağı bir tarzda zikretmektir. Velev ki bu söyledikleri doğru olsun.




      Merve Yayınları İmam Gazali İhya u Ulumiddin adlı kitabı incele diniz.

      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789758524372
      MarkaMerve Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789758524372
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.