• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. Sürat kargo ile çıkış yapmıyoruz.

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      İslam Tarihi İbni Kesir, 15 Cilt

      İslam Tarihi İbni Kesir, 15 Cilt
      Görsel 1
      Fiyat:
      850,00 TL
      İndirimli Fiyat (%29,4) :
      600,00 TL
      Kazancınız 250,00 TL
      600.00 www.goncakitap.com.tr
      Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde
      Haber Ver

      Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

      Karton Kapak, 2.Hamur Kağıt, 482 Sayfa
      35,00 TL
      23,00 TL
      %34,3
      2.Hamur kağıt, 367 sayfa, Karton Cilt
      25,00 TL
      16,00 TL
      %36
      2.Hamur kağıt, 556 sayfa, Karton Cilt
      28,00 TL
      17,50 TL
      %37,5
               Stoktan Kargo 

      Kitap              İbn Kesir Büyük İslam Tarihi
      Yazar             İbn Kesir
      Tercüme        Mehmet Keskin
      Yayınevi        Çağrı Yayınları
      Etiket Fiyatı   850 TL 
      Kağıt  Cilt       2.Hamur  - 15 Cilt,  Lüks bez ciltli
      Sayfa  Ebat    8.500 Sayfa - 16x24
      Yayın Yılı       2017
      ISBN              9789754542806

      Çağrı Yayınları, İbn Kesir tarafından yazılan İbn Kesir Büyük İslam Tarihi adlı kitabı incelemektesiniz.
      İbn Kesir Büyük İslam Tarihi kitabı hakkında yorumları okuyup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
       


                  SUNUŞ
       
      Kuruluşumuzdan bugüne kadar okuyucularımıza temel ve kaynak eserler sunduk.

      Bunlar arasında 6 ciltlik (4000 safya) Meemau't-Tefâsir, 23 ciltlik (23000 sayfa) Kütüb-ü Sitte ve Şerhleri, 8 ciltlik (4300 sayfa) Mu'cemu'l-Müfehres lil Hadis, 10 ciltlik (6500 sayfa) el-Mebsut gibi İslâm ilimleri­nin temeli olan tefsir, hadis, fıkıh ilmine dair eserlerin Arapça metinle­ri; 5 ciltlik (3785 sayfa) Şakaik-i Nu'maniye ve Zeyilleri, Kâmus-i Türld (1590 sayfa), Lügat-ı Naci (976 sayfa), Redhause Sözlüğü (2239 sayfa) gibi eserlerin Osmanlıca asıllarının tıpkı basımlarını; Prof.Dr. Abdur-rahman Cezîrî başkanlığında seçkin Mısır ulemasından oluşan bir ko­misyonun hazırladığı 8 ciltlik (3720 sayfa) "Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı", Asr-ı Saadet'ten günümüze kadar yaşamış bütün müfessirlerin görüşlerini ihtiva eden ve dilimizde yazılmış tefsirlerin en büyüğü olan 16 ciltlik (10000 sayfa) "Hadislerle Kur'ân-ı Kerîm Tefsiri İbn Kesîr" ile klasik ve çağdaş düşünürlerimizin 40'ın üzerinde gerek telif gerekse ter­cüme Türkçe eseri de bulunmaktadır.
       
      Şimdi de siz değerli okuyucularımıza büyük İslâm âlimi müfessir, muhaddis ve müverrih (tarihçi) unvanları ile tanınan İbn Kesîr'in "el-Bidâye ve'n-Nihâye" isimli tarihini, "Büyük İslâm Tarihi" adıyla sun­manın mutluluğunu yaşıyoruz.
       
      Tarihçi İbn Kesîr, "Büyük İslâm Tarihi" adıyla sunduğumuz bu ese­rinde, olayları tarih sırasına göre (lîronolojik olarak) işlemekte, sırası ile kainatın yaratılışından başlayarak Hz. Muhammed'e kadar bilinen bü­tün peygamberlerin hayat hikayeleri, Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidin dönemleri ile Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Fatimîler, Eyyûbîler, Memlûkler ve Selçuklular gibi İslâm devletlerinin siyasi, kültürel ve ekonomik hayatlarını akıcı bir üslûpla bize aktarmaktadır.
       
      Tarih ilmine yeni bir metod getirerek olayları anlatırken okuyucu­nun tarihi hadiseleri doğru değerlendirmesini temin etmek için doğru­luğundan emin olmadığı rivayetleri de kitabma almakla birlikte onların bir kısmının garip, israiliyyat ve kabul edilemez rivayetler olduklarım belirtmektedir. Böylece okuyucunun tarihi olayları yanlış değerlendirip yanlış ders çıkarmasına ve yanlış yorumlara gitmesine mani olmakta­dır.
       
      İbn Kesîr'in "el-Bidâye ve'n-Nihâye" isimli eseri, bu vasıflarından dolayı tarih sahasında çok önemli bir eser olup günümüzden yaklaşık 700 yıl önce kaleme alınmasına rağmen bu gün hâlâ en önemli tarih kay­nağı sayılmakta, İslâm dünyasında en çok okunan tarih eseri olma özel­liğini hâlâ muhafaza etmektedir. Biz böyle bir eserin Türkçesini okuyu­cumuza sunmakla çok büyük bir hizmeti ifâ ettiğimiz inancını taşımak­tayız.
       
      14 normal, 1 şahıs ve yer isimleri indexsi cildinden oluşan, toplam 15 ciltlik bu kıymetli eserin dizgisi, tertibi, baskısı ve cildinin hazırlan­ması sırasında hiçbir masraftan çekinmedik. Türkiye'de yapılabilece­ğin en iyisini yapmaya çalıştık.
       
      Burada eseri Türkçeye kazandıran sayın Mehmet KESKİN beye, kıymetli vakitlerini esirgemeyerek eseri redakte eden M.Ü. İlahiyat Fa­kültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ziya KAZICI beye, tashih ve tertip sıra­sında bize yardıma olan Mehmet IRMAK beye, eserin tercüme ve yayını esnasında her türlü fedakarlığı göstenen Çağrı Yayınları çalışanlarına teşekkürü bir borç bilir, bunun gibi yeni kaynak eserleri insanlığın hiz­metine sunmayı bize nasip etmesini Cenâb-ı Allah'tan niyaz ederiz.
       
      Şaban KURT
       
       
                        İBN KESÎR ve TARİHİ
       
      İslâm dünyasının yetiştirdiği büyük âlimlerden biri olan İmadu'd-Din Ebul-Fida İsmail b. Ömer b. Kesîr, döneminin muhaddis, müfessir ve tarihçisi olarak bilinir.
       
      Konusu, sadece geçmiş olayların bir kümesi olmayan tarihin gerçek konusu insandır. Gayesi de bu insanı Allah'ın rızası doğrultusunda ye­tiştirmektir. Bu sebepledir ki tarihin ilk belirtilerini bizzat Kur'ân-ı Kerîm'de görüyoruz. Zira Kur'ân, insan hayatının sadece manevî yönü­nü değil, bütün sosyal hayatının temel çizgilerini taşır ki bunlar tarihle çok yakından ilgilidir. Bu bakımdan Kur'ân'da, tarihin başlangıcı olan yaradılışın düşünülmesi emredilmektedir, Onun bir ibret kaynağı oldu­ğu, bunu görmek için de gezip dolaşmak (seyahat) gerektiği açıklan­maktadır. (el-Ankebût, 20; er-Rûm, 42) Gerçekten bugünü anlamak ve geleceğe hazırlanabilmek için tarihin verilerini değerlendirip ondan ibret almak gerekir. Şayet tarih toplum için ibret vesilesi olmuyorsa kuru bir bilgi­den ibaret kalır.
       
      Bilindiği gibi Hz. Peygamberin gerek hayatı, gerek şahsiyeti ve gerekse onun zamanındaki İslâm toplumunun hareket ve davranışları, Müslümanlar için her yönü ile iyi bir örnektir. Bunun içindir ki o döne­min safha safha ve güzel bir şekilde öğrenilmesi gerekir. İşte burada, hicri sekizinci asırda (701-774) Şam bölgesinde doğan ve yine orada vefat eden İbn Kesîr karşımıza çıkmaktadır. Tefsirinde de geniş ölçüde tarihî bilgilere yer veren müellifimiz, tarihin insan hayatındaki önemi­ni bildiğinden bu sahadaki engin selâhiyetini "el-Bidâye ve'n-Nihâye" adlı eseri ile isbat etmiştir. Böylece o, sağlam kaynaklardan istifade ile gerek Hz. Peygamber, gerekse daha sonraki dönemleri birer ibret levha­sı olarak gözlerimizin önüne sermektedir.
       
      Her,.Müslümanm örnek alması ve hayatını ona göre yönlendirmesi icap eden o Muhammedi hayatın bütün safhalarını, aynı zamanda büyük bir muhaddis olan İbn Kesîr'in, elinizde bulunan bu eserinden öğ­renmek mümkündür.
       
      Rivayet metoduna bağlı olmakla birlikte dirayet ve tenkid hususu­nu da ihmal etmeyen İbn Kesîr, kronolojik bir eser meydana getirmekle İslâm tarihinin her yılını kendi zaman ve şartları içinde değerlendirip okuyucuya takdim etmiştir. Böylece o, bu engin tarihin geçirmiş olduğu tekâmül ve gelişme çağlarını gözler önüne sermiştir.
       
      İslâm kültür dünyasında Zehebî, İbnu'l-Verd, Safedî ve İbn Şakir gibi tarihçilerin bulunduğu bir dönemde yetişen İbn Kesîr, rivayetçi özelliğini korumakla birlikte zaman zaman "Bu, garip bir hadistir", "Bu, zayıf bir rivayettir", "Bu, tamamen uydurmadır" gibi ifadelerle görüşü­nü ortaya koyduğu gibi bazen de "Ben derim ki" şeklindeki ifadelerle ta­mamen kendi mütalaasını beyan eder. Böylece o, bazı rivayetleri tenkid süzgecinden geçirir.
       
      Tarihini, tefsirinden sonra yazdığı için zaman zaman, "Bu konuda tefsirimizde şöyle söyledik" demek suretiyle tefsirine atıflarda bulunur. Keza o, Kur'ân ve sünnetten aldığı ilhamla bazı tavsiye ve öğütlerde de bulunur. Böylece o, tarihin fazilet ve reziletlerini teşhir ederek, gelecek nesillerin ahlâkını düzeltmeye hizmet etmesi gerektiğine kail olanlara da iştirak etmiş göı ünmektedir.
      İslâm dünyasında ve özellikle ülkemizde tefsiri ile tanınan İbn Kesîr'in tarih kaynakları, metodu ve tarihçiliği üzerinde şimdiye kadar ciddî bir araştırmanın henüz yapılmadığı anlaşılmaktadır.1
       
      İslâm dünyasının en ünlü ve ülkemizde çok ilgi gören İbn Kesîr'in tefsirinden sonra şimdi de ünlü "el-Bidâye ve'n-Nihâye" isimli eseri "Büyük İslâm Tarihi" çevirisi adıyla değerli okuyuculara sunulmakta­dır. Ülkemizde tarihçi yanı pek iyi tanınmayan bu büyük âlimin, bu değerli eserinin bilim ve kültür tarihimize büyük katkılar sağlayacağı muhakkaktır.
       
      Prof .Dr. Ziya Kazıcı


      1) Kahire'de bulunduğumuz 1988 yılının sonlarına doğru el-Ezher Üniversitesi'nde Abdul-Fettah Abdulaziz Abdullatif Reslan "Tarihçi olarak îbn Kesîr" diye bir dok­tora çalışmasına başlamıştı.
       

               İBN KESÎR'ÎN HAYATI
       
      Ebul-Fida İsmail İmadu'd-Din İbn Ömer İbn Kesîr Ibn Davud İbn Kesîr el-Dımaşkî el-Kureyşî, Şam yakınlarındaki Busrâ'ya bağlı Micdel veya Mecdel köyünde Hicrî 701 (Milâdî 1301) yılı civarında dünyaya gel­di. el-Bidâye ve'n-Nihâye isimli eserinde belirttiğine göre, babası hicrî 703 senesinde vefat ettiği zaman kendisi üç veya dört yaşlarında imiş. Babasını çok az hatırlayan müellifimiz, ailesi ile birlikte yedi yaşlarında köyden kalkıp Şam'a yerleşmiş, İsmail İbn Kesîr'in yetişmesinde ağabe­yi Abdülvehhab'ın etkisi büyük olmuş. İlk dinî bilgileri aile yuvasında almış olan İbn Kesîr, daha sonra Burhâneddin el-Fezârî, Kemaleddin İbn Kâdî Şihne, Kasım İbn Asakir, İshak İbn Amidî, Muhammed İbn Zinâd, İbn er-Rabî ve İbn Teymiyye gibi devrinin ünlü bilginlerinden fıkıh, tefsir, hadis öğrenmişti. Genç yaşta eserler telif etmeye başlayan İbn Kesîr, "Tekzîb el-Kemal" adlı eserin müellifi el-Mizzî'nin derslerine devam etmiş ve onun kızıyla evlenerek bu büyük bilgine damad olmuş­tur. Bilahare Karâfî, Debbûsî, Uranî ve Hutenî gibi bilginlerden icazet almıştır. Uzun yıllar Şam'ın ünlü medreselerinde dersler vermiş daha sonra Hecibiye Medresesi müderrisliğine tayin edilmiştir. Subkî'nin vefatından sonra da meşhur Eşrefiyye Dâr'ül-Hadîsi hocalığına geçmiş­tir. Yetiştirdiği sayısız öğrenciler arasında; İbn Hacer gibi büyük hadis bilginleri, Şihâbüddin İbn Hiccî, Hafız Ebu'l-Mehâsin el-Hüseynî gibi o devrin meşhur âlimleri de bulunmaktadır.1
       
      Ömrünün sonlarına doğru gözlerini kaybetmiş olan İbn Kesîr, Hicrî 774 (Miladî 1373) senesi şaban ayının 26. perşembe günü 74 yaşında iken Şam'da vefat etmiştir.
       
       
           İBN KESÎR'ÎN ESERLERİ
       
      İbn Kesîr, yalnızca bir tarihçi değil,aynı zamanda büyük bir fikıh ve hadîs bilginidir. Bu bakımdan İslâm düşüncesinin tarih, fıkıh, hadîs ve
       
      (1) Ibn Kesîr, Tefsîr Mukaddimesi, 9-10; Bağdatlı ismail Paşa, Hediyyetül-Ârifîn, I, 215; Menn'a el-Kattân, Mebahîs fi-Ulûmi'1-Kur'ân, 386, 387; Zerkânî, Menâhilu'l-Irfân fi Ulûmi'l-Kur'ân, I, 498; Ibn Hacer, ed-Dürretul-Kâmine, I, 399, 400; Suyûtî, Zeyl Ta-bakatul-Huffaz, 361, 362; Nuaymî ed-DımaşM, el-Darîs fi Tarihil-Medâris, I, 36, 37; Ibn el-Imâd, Şezerâtu'z-Zeheb, VI, 231, 232; Zehebî, et-Tefsîr vel-Müfessirûn, L, 242, 247; Ömer Nasûhî Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 570,571.
       
      tabakât konularında çok değerli ve orjinal eserler telif etmiştir. Başlıca eserleri şunlardır:
       
      1-   el-Bidâye ve'n-Nihâye fi't-Tarih: Genel tarih niteliğinde olan bu eser, kâinatın yaratılışından başlayarak müellifin hayatının son günle­rine kadar geçen olayları anlatır.
      2-    el-Bâis'ül-Hasîs Şerh İhtisar Ulûm'il-Hadis: Bu eser, İbn Salâh'ın Ulûm'ül-Hadîs isimli eserinin özetidir.                  
      3-    et-Tekmîl fi'Ma'rifeti's-Sikât ve'd-Duafâ ve'l-Mecâhîl: Hadisteki güvenilir, zayıf ve bilinmeyen ravîlerle ilgili önemli bir eserdir.
      4-    el-Hedyü ve's-Sünen fi Ahadisil-Mesânîd ve's-Sünen: Câmiü'l-Mesânîd diye de bilinen bu eser, Ahmed İbn Hanbel'in Müsnedi, Bezzâr, Ebu Ya'lâ ve İbn Ebu Şeybe'nin eserleriyle Kütüb-i Sitte'yi bir­leştirerek bölümlere göre tanzim eder.
      5-    Ehâdîsu't-Tevhîd ve'r-Redd Alâ'ş-Şirk: Tevhîd ve şirk konusun­daki hadisleri inceler.
      6-    el-îctihâd fi Talebi Fadaîli'l-Cihâd: Cihadla ilgili konuları araştı­rır.
      7-    Tabakâtüş-Şâfiîye: Şafiî fakihlerin hayatından bahseder,
      8-    Edillet'üt-Tenbîh fi Fıkhi'ş-Şâfnyye: Şafiî fıkhına dair konuları ele alır.
      9-    Menâkıbu İmâm eş-Şâfiî: İmam Şafiî'nin menakibinden bahse­der.
      10-  el-Ahkâm alâ Ebvâbi't-Tenbih: Fıkhın ahkâmından bahseden bu eserini tamamlayamamıştır. Sadece hacc bahsine kadar olan kısmı incelemiştir. Tefsirinde bu eserine pek çok atıflar yapmaktadır.
      11-    Müsnedu'ş-Şeyhayn: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in Müsnedle-rini ele alır.
      12-    Muhtasar İbnu'l-Hâcîbın: İbn Hâcib'in bir eserinin muhtasarı­dır.
      13-    Şerhu'l-Buhârî: Tamamlanamamış olan bu eser, İmam Bu-harî'nin Sahîh'inin şerhidir.
      14-    Fedâihı'l-Kur'ân: Kur'ân'm faziletlerine dair olan bü eser, tef­sirinin sonunda yer almakta olup, Kur'ân'm faziletlerini anlatmakta­dır.
      14-    Tefsîr'ül-Kur'ân-Azim: Rivayet tefsirlerinin en muteberlerin­den birisidir. İbn Kesîr, gerçek anlamda bir rivayet tefsiri olan bu eseri­
      ne, zaman zaman dirayet tefsirlerinden alıntılar yapmış ve bazen kendi görüşlerini de eklemiştir.
       
      Bu eserlerin pek çoğu basılmıştır. Ancak henüz tab edilmemiş.risa­leleri de bulunmaktadır.
       
       
                  MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ
       
      Evvel ve âhir, bâtın ve zahir, her şeyi bilen, kendisinden önce hiçbir şeyin bulunmadığı ilk, kendisinden sonra hiç bir şeyin olmayacağı son, kendisinden üst hiçbir şeyin bulunmayacağı zahir, kendisinden geride hiçbir şeyin bulunmayacağı bâtın, devamlı surette kemâl sıfatlarıyla muttasıf olarak mevcudiyeti süren ezeli ve kadîm; aralıksız, inkitasız, zevalsiz bir surette sonsuza dek baki ve sermedi olarak varlığı devam edecek; siyah karıncanın zifiri karanlık gecede sessiz kaya üzerindeki yürüyüşünü bilmekte, kumların sayışım bilmekte, yüce, ulu ve her şeyi yaratıp bir ölçü ile takdir edici, gökleri sütunsuz olarak yükseltmiş, semaları çiçek gibi parlak yıldızlarla süslemiş, semalarda yıldızları kandil kılmış, Ay'ı parlak ışıklar saçıcı yapmış, bunların üstünde de gö­ğü kubbe gibi yuvarlak, geniş ve yüksek bir şekilde yaratmış, sütunları yüce Arş-ı A'la'yı yaratmış olan Allah'a hamdolsun.
       
      O Arş-ı A'la ki, kıymetli melekler onu taşırlar. Kerrühiyûn melekle­ri onu kuşatırlar. Allah'ın salat-ü selâmı onların üstüne olsun. O melek­lerin, takdis ve tazim sesleri yükselir. Aynı şekilde göklerin her tarafı, meleklerle dopdoludur. Onlardan her gün 70.000 melek, dördüncü kat­taki Beytü'l-Ma'mur'a gelip orayı ziyaret ederler. Gittikten sonra oraya dönmek için tekrar sıra kendilerine gelmez. Onların, en son olarak için­de bulundukları hâl, tehlil, tahmid, tekbir, salat ve teslimdir.
       
      Cenâb-ı Allah, yeryüzünü mahlukat için suların dalgaları üzerine koymuştur. Gökleri yaratmadan önce yeryüzüne, sabit dağlar yerleştir­miştir. Orayı bereketli kılmış, arayanlar için yeryüzünde gıdaların nor­mal olarak dört gün (dört mevsim) içinde yetiştirilmesi kânununu koy­muştur. Oraya, her çiftten iki şeyi yerleştirmiştir. Bunu da akıllılar için bir delil kılmıştır. Yazlarında ve kışlarında kulların ihtiyaç duydukları her şeyi, her hayvanı yeryüzünde onlara ihsan etmiştir.

      İnsanoğlu, kendisinden söz edilmeyen, hiçbir şey değilken onu ya­ratmaya çamurdan başlamış, sonra onun neslinin devamım sağlam bir yerde (rahimde), değersiz bir su ile (döl suyu ile) devam ettirmiş, onu gö­ren ve işiten bir varlık haline getirmiştir. O varlığı, eğitim ve öğretimle şereflendirmiştir. İnsanlığın babası Adem (a.s.)'i kendi mübarek eliyle yaratmış, onun bedenine şekil vermiş, bedenine kendi ruhundan üfle-miş, melekleri ona secde ettirmiş, eşi ve insanlığın annesi Havva'yı onun vücudundan yaratmış, ona eş kılmış, ikisini Cennet'te barındır­mış, üzerlerine nimetlerini yağdırmış, sonra kendi bilgeliğinin ezeldeki bir gereği olarak yaratıp yeryüzüne yaymış, onları kendi yüce kudreti ile hükümdarlar, halk tabakası, zengin, yoksul, köle, efendi, cariye, ha­nım şeklinde çeşitli kısımlara ayırmış ve yeryüzünün enine boyuna her tarafına yerleştirmiş, onları birbirinin ardısıra gelen halefler yapmış; bunu kıyamet gününe, hesap zamanına ve ilim-bilgelik sahibi olan yüce zatının huzuruna çıkarmcaya kadar da devam ettirecektir. Kullarına çeşitli memleketleri, ihtiyaca göre irili ufaklı şehir ve kasabalara bölen nehirleri emre amade kılmış, onlar için kuyular ve pınarlar fışkırtmış, bulutlar vasıtasıyla üzerlerine yağmurlar yağdırmış, böylece onlara çe­şitli ekin ve ürünleri bitirmiştir. Lisan-ı hal ve sözleri ile diledikleri her şeyi onlara bahsetmiştir: «Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremez­siniz. Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür.» (Ibrâhtm, 34.)
       
      Allah, kerem sahibi, ulu, yüce ve yumuşak huylu olup noksanlıklar­dan münezzehtir. Kendilerini yaratıp rızıklandırdıktan, yollarını ko­laylaştırdıktan ve onlara lisan bahşettikten sonra kullarına ihsan ettiği nimetlerinin en büyüğü, peygamberlerini göndermiş ve kitaplarım in­dirmiş olmasıdır. Bu kitaplar, onlara ilahî helal ve haramları, haber ve hükümleri açıklarlar. Dünya ve ahiretle ilgili her türlü detayı, kıyamete kadar onlara beyan ederler.
       
      Mutlu kimse, haberleri tasdik ve teslimiyetle, emirlere boyun eğ­mekle, yasaklan da Rabbini tazim etmekle kabul eden ve ebedi nimeti elde eden kimsedir. Zakkum ve kaynamış su yedirilip içirilen, elem veri­ci azaba maruz bırakılan Cehennem de, yalanlayıcılann makamında bulunmaktan uzak duran kimsedir.
       
      Yüce zatına, kadim saltanatına ve mübarek zatına yaraşırcasma Allah'a, göklerle yeri dolduran mübarek, hoş ve çok hamd-ü senalarda bulunurum. Bu hamd-ü senalar, sonsuza dek, kıyamet gününe kadar devam edecektir. Her anda ve her saatte bu hamdimi devam ettirece­ğim, Kendisinden başka ilah bulunmayan, ortağı olmayan, çocuğu ve atası bulunmayan, eşsiz, benzersiz, vezirsiz, müşavirsiz, zevcesiz, denksiz olan Allah'ın varlığına ve birliğine şahadet ederim.

      Muhammed'in de O'nun kulu, elçisi, sevgilisi ve dostu olduğuna şahadet ederim. Muhammed, Arab-ı Aribe'nin hülasasından seçilmiş olup peygamberlerin son halkasını teşkil etmektedir. İnsanın, kana ka­na su içebileceği büyük Kevser havuzunun ve kıyamet gününde en büyük şefaat makamının sahibidir. Allah'ın Makam-ı Mahmud'a göndere­ceği livau'1-hamd sancağının taşiyıcısıdır. Muhammed (s.a.v.), İbrahim (a.s.) de dahil olmak üzere bütün peygamberler ve mürsellerin imrene­ceği bir makama sahip olacaktır. Ona, salat-ü selâmların en yükseği, en şereflisi, en temizi, en yücesi olsun. Allah, onun parlak yüzlü, âlicenâb, lider ve kutub şahsiyetler olan, peygamberlerden sonra âlemin hülasası olan ashabımn tamamından razı olsun. Bu ilahi rıza da; karanlığın ışığa karıştığı (gece ile gündüzün devam ettiği), ezanlar okunduğu ve gündüz aydınlığının gecenin zifiri karanlığını sildiği sürece devam etsin.
       
      İmdi bu kitapta, Allah'ın yardımı ve başarısı ile mahlukatm yaratı­lışının başlangıcından; Arş'ın, Kürsünün, semâvatın, yerlerin, bunlar içinde mevcud olan şeylerin, bunların arasındaki meleklerle cin ve şey­tanların yaratılışından, Adem peygamberin yaratılış keyfiyetinden, peygamberlerin kıssalarından, peygamberliğin Efendimiz Muhammed (s.a.v.)'e ulaşmasına kadar ki İsrailoğulları zamanında ve cahiliye gün­lerinde cereyan eden hadiselerden bahsedeceğim. Hz. Peygamberin si-retini de, susamış gönüllere su serpecek ve hasta gönüllerdeki marazı giderecek şekilde anlatmaya çalışacağım.

      Bundan sonra da zamanımıza kadar devam eden hadiselerden, fit­nelerden, savaşlardan, kıyamet alametlerinden, ölüm sonrası diriliş­ten, mezarlardan çıkıştan, kıyametin korkunç hallerinden, kıyamet gü­nünün evsafından, o günde meydana gelecek korkunç hadiselerden, Ce-hennem'in evsafından, Cennetlerin niteliklerinden, oralardaki güzel şeylerden ve diğer hususlardan bahsedeceğim.
      Bu konularla ilgili kitab, sünnet, eser ve âlimler nezdinde menkul bulunan haberlerden nakiller yapacağım. O âlimler ki, peygamberlerin mirasçılarıdırlar. Muhammed Mustafa (s.a.v.)'nın nübüvvet kandilin­den nur ve ışık almışlardır. Nübüvvet kandilini getiren Muhammed Mustafa'ya salat-ü selâmların en faziletlisi olsun.
       
      Biz, israiliyat haberlerinden, ancak Allah'ın kitabına ve Rasûlü'nün sünnetine muhalif olmayıp, şeriat sahibi tarafından nakli­ne izin verilenleri nakledeceğiz ki, bunlar da ne yalanlanan ne de doğru­lanan israiliyat haberleridir. Bunlar da bizce muhtasar olan hususlar, ayrıntılı bir şekilde açıklanmaktadır. Ya da belirsiz hususlar, belirgin­lik kazanacaktır. Gerçi bunları belirlemede de fazla bir fayda yoktur, ancak biz ihtiyaç duyduğumuzdan veya delil saydığımızdan değil de ko­nuyu süslemek bakımından bu haberlere başvuracağız. Aslında daya­nılacak yer, Allah'ın kitabı ile Rasûlullahın sünnetidir. Sünnetten de nakli sahih veya hasen olanları nakledeceğiz. Zayıf olanlara da dikkat çekeceğiz. Yardımına başvurulacak ve kendisine dayanılacak olan yegâne zat, yüce Allah'tır. Güç ve kuvvet sahibi ancak yüce Allah'tır. O yücedir, güçlüdür, hikmet sahibidir, uludur.

      Yüce Allah, kitabında şöyle buyurmuştur:

      «Ey Muhammedi Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir kitab gönderdik.» (Tâ-hâ, 99.) Cenâb-ı Allah,peygamberine geç­mişteki mahlukatm haberlerini, mazide kalan ümmetlerin durumları-nı,dostlarına ne yaptığım, düşmanlarının başına da neler getirdiğim anlatmıştır. Rasûlullah (s.a.v.) da bütün bunları, kendi ümmetine sadra şifa verecek şekilde açıklamıştır. Her bölümde, Rasûlullah (s.a.v.)'dan o bölümle ilgili olarak gelen hadisleri, konuyla ilgili ayetleri zikrettikten sonra nakledeceğiz. Ancak bunlardan da ihtiyaç duyduklarımızı nakle­decek, öğrenilmesine lüzum olmayan şeyleri terkedeceğiz. İşi, kısa tuta-. cak ve bizce muvafık olan şeylerdeki gerçeği vuzuha kavuşturacağız. İnkar ile karşılanan ve bize muhalif olan şeyleri de beyan edeceğiz.
       
      Şimdi Buharî'nin sahih adlı eserinde Amr b. As'tan yaptığı şu riva­yete gelelim: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:
       
      «Bir ayet de olsa onu benden nakledin. İsrailoğullanndan da haber­ler nakledin. Bunda bir sakınca yoktur. Benden hadis nakledin ancak bana yalan isnad etmeyin. Her kim kasıtlı olarak bana yalan isnad eder­se, ateşteki yerini hazırlasın.»
      Bu hadiste naklinde sakınca görülmeyen israiliyat haberleri; doğ­rulanmasına ya da yalanlanmasına bizim nezdimizde herhangi bir se­bep bulunmayan israiliyat haberleridir ki, ibret almak maksadıyla bun­ların rivayeti caizdir. Kitabımızda kullandığımız israiliyat haberleri de bu türdendir. Şeriatımızın doğruluğuna şahitlik ettiği israiliyat haber­lerine gelince, bizdeki deliller ve haberler, bunları kullanmamıza ihti­yaç bırakmamaktadır. Şeriatımızın, bâtıllığma şahidlik ettiği israiliyat haberlerine gelince bunlar, zaten reddedilmiştir. Hikaye edilmeleri caiz değildir. Ancak'inkar ve iptal maksadıyla nakledilebilirler. Hamdü senaya layık ve noksanlıklardan münezzeh bulunan yüce Allah, bizi Muhammed (s.a.v.) sayesinde diğer şeriatlere muhtaç olmaktan ve Kur'ân-ı Kerîm sayesinde de diğer kitaplara muhtaç olmaktan kurtar­dığına göre İsrailoğullannm yalan, yanlış, uyduruk, muharref, değişti­rilmiş ve tağyir edilmiş haberlerine göz atacak ve bunları kullanacak değiliz. Kaldı ki israiliyat haberlerinin tamamı, neshedilmiş ve değişti­rilmiştir. Kendisine ihtiyaç duyulan haberleri Peygamberimiz bize açıklamış, şerh etmiş, izah etmiştir. Bunu bilen bilmiş, bilmeyen bihne-miştir. Nitekim Ebu Talip oğlu Ali de şöyle demiştir:
       
      "Allah'ın kitabı... onda sizden öncekilerin haberi, sizden sonrakile­rin de haberi, aranızdaki ihtilafların kesin çözümü vardır. O bir hüküm­dür. Şaka götürür yanı yoktur. Allah, bir zorbadan korkarak onu terke-den kimseyi helak eder. O'ndan başka şeyde hidayeti arayan kimseyi de Allah sapıklığa sürükler."

      Ebu Zer (r.a.) de şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde,
       
      uçan kuş hakkında dahi bize bilgi vermiştir."
       
      "Kitabu Bed'i'l-Halk" adlı bölümde Buharı, Tarık b. Şihab'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hattab oğlu Ömer'in şöyle dediğini işittim: Rasûlullah (s.a.v.) bir ara yanımızda iken kalktı ve bize yaratılışın baş­langıcından bahsetti. Her şeyi anlattı. Öyle ki cennetlikler yerlerine, ce­hennemlikler de yerlerine girdiler. Ezberleyen ezberledi, unutan da unuttu.
      İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Zeyd el-Ensârî'nin şöyle dediğini riva­yet etmiştir:
      «Rasûlullah (s.a.v.) bize sabah namazını kıldırdı, sonra minbere çıktı, bize hutbe irad etti, konuşmasını öğle vaktine kadar devam ettir­di. Minberden indi, öğle namazını kıldırdı. Sonra yine minbere çıktı, ikindiye kadar konuşmasım sürdürdü. Minberden indi. İkindi namazı­nı kıldırdı, sonra yine minbere çıktı. Güneş batmcaya kadar konuşması­nı sürdürdü. Olmuş ve olacak şeyleri bize anlattı, bize öğretti ve hafıza­mıza yerleştirdi.»
       
      FASIL
       
      Yüce Allah, kutsal kitabında şöyle buyurmuştur: «Allah, her şeyin yaratanıdır. O her şeye vekildir.» (ez-Zümcr, 62.) Kendisinden başka her şey, Allah'ın yaratığıdır. O, onların Rabbi-dir, onların işlerini yürütendir. O şeyler de, daha önce yok iken sonradan yaratıldılar. Ortada yokken meydana geldiler. Göklerden toprağa ka­dar bütün yaratıkların üzerinde örtü gibi duran Arş'm, onun altında bu­lunan canlı cansız herşeyin yaratıcısı Allah'tır. O şeyler de O'nun yara­tıkları, mülkü ve kullarıdırlar. O'nun güç, satvet, tasarruf ve iradesinin altındadırlar.
       
      «Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden, yere gi­reni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O'dur. Nere­de olursanız olun O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.» (ei-
      Hadîd, 4.)
       
      Zaten hiç bir Müslümamn da bu hususta şüphesi bulunmadığı gibi bütün âlimler, Cenâb-ı Allah'ın göklerle yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri altı günde yaratmış olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Nite­kim Kur'ân-ı Kerîm'de buna açıkça delâlet etmektedir. Ancak âlimler, Kur'ân-ı Kerîm'in bu ayetinde sözü edilen günlerin, yaşadığımız günler gibi mi yoksa bizim saydığımız zamana göre her biri 1000 senelik bir za­man mı olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Tefsirimizde de açıkladı­ğımız gibi bu hususta, iki görüş ileri sürmüşlerdir. Yine âlimler, gökler­le yerin yaratılmasından önce yaratılmış olan başka bir şeyin olup olma­dığı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Kelamcılardan bir grup, göklerden ve yerlerden önce hiç bir şeyin mevcut olmadığını ve göklerle yerin salt yokluktan yaratıldıklarım iddia etmişlerdir. Diğerleri ise, göklerle yerin yaratılmasından önce başka yaratıkların mevcut olduğunu ifade ederek görüşlerini teyit etmek için şu ayet-i kerimeyi ileri sürmüşlerdir:
       
      «Arş'ı su üzerinde iken, hanginin daha güzel iş işleyeceğini ortaya koymak için gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.» (Hûd, v.)
      İleıiki sajrfalarda da nakledileceği gibi Ümran b. Husayn'ın rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmektedir:
      «Allah vardır. O'ndan önce hiç bir şey yoktu. Arş'ı da su üzerinde idi. Zikirde her şeyi yazdı, sonra da gökleri ve yeri yarattı.»
      İmam Ahmed b. Hanbel, Veki b. Huds'un şöyle dediğini rivayet et­miştir: Amcam Ebu Rezin Lakit b. Amir el-Ukaylî, RasûluUah (s.a.v.)'a şöyle bir soru sordu:
      - Ya Rasûlallah, göklerle yer yaratılmadan önce Rabbimiz neredey­di?

      RasûluUah buyurdu ki:
      - Altında hava, üstünde hava bulunan bir bulutta idi. Sonra Arş'ını su üzerinde yarattı.
       
      Âlimler, Cenâb-ı Allah'ın önce neyi yarattığı hususunda ihtilaf et­mişlerdir. Bazıları önce kalemi, sonra diğer eşyayı yarattığım söylemiş­lerdir. İbn Cerir ile İbn Cevzî ve diğerleri bu görüşü benimsemişlerdir. İbn Cerir'e göre kalemi yarattıktan sonra ince bulut tabakalarını yarat­mıştır. Bu görüşte olanlar, İmam Ahmed b. Hanbel ile Ebu Davud ve Tirmizî'nin Ubade b. Samit'ten naklettikleri şu hadisi delil olarak ileri sürmüşlerdir: RasûluUah (s.a.v.) buyurdu ki:
       
      «Allah'ın yarattığı ilk şey kalemdir. Sonra kaleme dedi İd: «Yaz», iş­te o anda, kıyamet gününe kadar olacak şeyler kalemle yazıldı.» Hafız Ebu Ala el-Hemedânî'nin naklettiğine göre cumhur-u ulema şu görüşte­dir: «Arş'ı A'la, kalemden önce yaratılmıştır. İbn Cerir'in Dahhak tariki ile İbn Abbas'tan naklettiği rivayet budur. Nitekim Sahih adlı eserinde Müslim'in rivayet ettiği hadis de bu görüşü teyid etmektedir. Müslim, Abdullah b. Amr b. As'tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyur­muştur:
       
      «Allah, göklerle yeri yaratmadan 50.000 sene önce yaratıkların ka­derini yazdı. Arş'ı da su üzerinde idi.» Bu hadis de kaderin yazılmasının, Arş'm yaratılmasından sonra olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla ka­derleri yazan kalemin yaratılmasından önce de Arş'm yaratılmış olduğu sabit olmaktadır ki cumhur-u ulema da bu görüştedir. Öyleyse hadisteki "kalemin ilk yaratık olduğu" şeklindeki ifadeyi, "kalemin bu âlemdeki ilk yaratık olduğu" tarzında anlamak gerekir. Buharî'nin İmran b. Hu-sayn'dan naklettiği şu rivayet de bu görüşü teyid etmektedir: Yemenli­ler, Rasûlullah (s.a.v.)'a dediler ki:
       
      - Sana, dinimizi öğrenmek ve şu yaratılışın evvelini sormak için gel­dik.
      Rasûlullah (s.a.v.) da onlara şöyle cevap verdi:
       
      «Allah vardı, ondan önce hiç birşey yoktu.»
      Başka bir rivayete göre ise, "O'nunla beraber birşey yoktu." denil­miştir. "O'ndan başka bir şey yoktu", şeklinde de bir rivayet vardır. Hz. Peygamber, yukarıdaki hadisin devamında da şöyle demiştir: «O zaman Allah'ın Arşı su üzerinde idi. Zikirde de her şeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı.»
      Yemenliler, göklerle yerin yaratılışının başlangıcım Rasûlullah (s.a.v.)'a sordular, bu yüzden ona: «Bu işin evvelini sana sormaya gel­dik.» dediler. Rasûlullah da sadece sorularını cevapladı, Arşın yaratılı­şını onlara anlatmadı. İbn Ceririn ifadesine göre ise başkaları şöyle de­mişlerdir:
       
      «Aksine Cenâb-ı Allah, Arş'tan önce suyu yarattı.»
      Süddî, Rasülullah'ın ashabından bazılarının şöyle dediklerini riva­yet etmiştir:
      "Allah'ın Arş,'ı su üzerinde idi. Suyu yaratmadan önce başka bir şeyi yaratmış değildir."
      İbn Cerir, Muhammed b. İshak'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Aziz ve Celil olan Allah'ın ilk yarattığı şey, aydınlık ve karanlıktır, son­ra bunları birbirinden ayırdı. Karanlığı, zifiri karanlık bir gece haline getirdi, aydınlığı da gözle görülen ışıklı bir gündüz haline getirdi."
      İbn Cerir, bazılarının şöyle dediklerini nakletmiştir: «Rabbimizin kalemden sonra yarattığı şey Kürsü'dür. Kürsü'yü yarattıktan sonra da Arş'ı yaratmıştır. Ondan sonra hava ve karanlığı, daha sonra da suyu yaratmış, Arş'ını da su üzerine koymuştur.» Doğruyu, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah daha iyi bilir.
       
       
      FASIL
       
      Arş ve Kürsü'nün yaratılmasına dair nakillerdir.
      Yüce Allah buyurdu ki: «Arş sahibi, varlıkların en yücesi olan Al­lah.» (el-O^fir, 15.)
      «Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur. O, yüce Arş 'm Rabbi dir.» (el-Mu'minûn, 116.)
      «O'ndan başka tanrı yoktur O, ulu Arş'm sahibidir.» (el-Mü'mimiıı, 86.)
      «Yüce Arş'm sahibi, çok seven, bağışlayan O'dur.» (el-Eürûc, u-is.)
      «Rahman, Arş'a hükmetmektedir.» (Tâ-hâ, 5.)
      «Sonra Arş'a hükmetti.» (er-Ra'd, 2.)
      «Arş'ı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek teşbih ederler, O'na inanırlar. Mü'minler için; «Rabbimiz! İlmin ve rahmetin
      her şeyi içine almıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları Cehennemin azabından koru.» diye bağışlanma dilerler.» (ei-Gâfir, 7.)
      «O gün Rabbinin Arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir.» (el-Hakka, 17.)
      «Melekleri, Arş'm etrafım çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hükm olun­muştur: «Övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.» denir.» (ez-Zümer, 75.)
      Sıkıntıdan kurtulup genişliğe kavuşmak için sahih hadiste şöyle bir dua varid olmuştur:
      «Kendisinden başka ilâh bulunmayan ulu ve bilim sahibi Allah'tır, kendisinden başka ilâh bulunmayan Arşin Rabbi olan Allah'tır. Kendi­sinden başka ilâh bulunmayan göklerle yerin sahibi Allah'tır. O, ulu Arşin Rabbidir.»
      İmam Ahmed b. Hanbel, Abbas b. Abdülmuttalib'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
      Bathâ'da Rasûlullah (s.a.v.)'la beraber oturmaktaydık. Üzerimiz­den bir bulut geçti. Rasûlullah (s.a.v.) bize dedi ki:
      -    Şunun ne olduğunu biliyor musunuz?
      -    Buluttur.
      -    Beyaz buluttur.
      -    Beyaz buluttur.
      -    Evet buluttur.       
      Biz sustuk. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) bize şöyle bir soru sordu:
      -   Gök ile yer arasındaki mesafenin ne kadar olduğunu biliyor mu­sunuz?
      -    Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler.
      -    İkisi arasındaki mesafe 500 senelik yoldur. Her sema tabakası arasındaki mesafe de 500 senelik yoldur. Her sema tabakasının kendi içindeki mesafesi de 500 senelik yoldur. Yedinci kat göğün üzerinde bir deniz vardır. Bu denizin altı ile üstü arasındaki mesafe, gök ile yer ara­sındaki mesafe kadardır. Onun da üstünde sekiz keçi vardır ki bunların sırtları ile tırnakları arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Onların da sırtlarının üzerinde Arş-ı Ala vardır. Arşin üstü ile altı arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Allah ta onun üzerindedir. Ademoğullannm işledikleri amellerden hiç biri, O'na gizli kalmaz.»
      -     
      Ahmed b. Hanbel, Cübeyr b. Mut'imin şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: Bedevinin biri, Rasûlullah (s.a.v.)'a gelip şöyle dedi:
      -Ya Rasûlallah, canlar bitkin düştü, çoluk çocuk aç kaldı, mallar tü­kendi, davarlar helak oldu. Allah'tan bize yağmur yağdırmasını dile. Al­lah'a karşı senin şefaatini diliyoruz ve sana karşı da Allah'tan şefaat di­liyoruz.

       
      -Yazıklar olsun sana. Sen ne söylediğini biliyor musun?
       
      Rasûlullah (s.a.v.) böyle dedikten sonra teşbih getirmeye başladı. Bir süre teşbih getirmeye devam etti. Ashabının yüzünden, bu duruma rabatsız olduklarını anladı. Sonra o adama şöyle dedi:

      - Yazıklar olsun sana, yaratıklarından herhangi birine karşı Al­lah'ın şefaati istenilmez. Allah'ın şanı, bundan yücedir. Yazıklar olsun sana, sen Allah'ın Arşının semalar üstünde şu şekilde olduğunu biliyor musun?» Böyle derken Rasûlullah (s.a.v.) parmaklarını kubbe şeklinde bir araya getirdi ve binenin deve üzerindeki ağırlığından ötürü onun ıh­lamasını andıran bir ses çıkardı.
      İbn Bezzar, hadisinde şöyle demiştir: «Doğrusu Allah, Arş'inin üze­rindedir. Arş'ı da semaların üstündedir.»
      "Müsned" adlı eserinde Bezzar, "Muhtarat" adlı eserinde de Hafız Ziya el-Makdisî, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:
      Kadının biri, Rasûlullah (s.a.v.)'a gelip: «Beni Cennete koyması için Allah'a dua et.» dedi. Rasûlullah (s.a.v.) da Rabbini tazim edip yücelte­rek şöyle dedi: «O'nun Kürsüsü, göklerle yeri kuşatmıştır ve yeni seme­rin, yükü altında gıcırdaması gibi Kursu sünden gıcırdama sesleri gel­mektedir.»

      Sahih-i Buhari de sabit olduğuna göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur:
      «Allah'tan Cenneti dilediğinizde Pirdevs Cennetini dileyin, çünkü Firdevs, Cennetin en yüksek ve orta kısmıdır, onun üzerinde de Rah­manin Arş i vardır.»
      Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre Firdevs Cenneti'nde bulunan kimseler, Arşin ağırlık altında kalan bir binek gibi ses çıkardığını, yani teşbih ve tazimini işitirler, bu da onların Arş'a yakın olmaları sebebiyle­dir.
       
      Sahih bir rivayette anlatıldığına göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmuştur: «Sa'd b. Muazin vefatı yüzünden Rahmanin Arşi titremiş­tir.»
      «Arşin Sıfatı» adlı kitabında Hafız b. Muhammed b. Osman b. Ebi Şeybe, seleften birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Arş, kızıl yakut­tan yaratılmıştır. İki kutbu arasındaki mesafe, 50.000 senelik yoldur.»
      «Melekler ve Cebrail miktarı 50.000 yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.» (el-Meâric, 4.)
       
      Bu ayetten bahsederken Arş-ı A'la'mn, yedinci kat yere olan uzaklı­ğının 50.000 senelik yol olduğunu, genişliğinin de 50.000 senelik yol ol­duğunu söylemiştik.

      Kelamcılardan bazıları, Arşin yuvarlak bir yörünge halinde olup her taraftan âlemi kuşattığını söylemişler ve bu sebeple ona dokuzuncu felek, atlas ve esir feleği adını vermişlerdir ki bu uygun değildir. Çünkü şer'an sabit olduğuna göre Arşın ayakları vardır ki onları melelder ta­ şırlar. Oysa yörüngenin taşınacak ayakları olmaz. Ayrıca Arş, Cen­netin üzerindedir. Cennet ise, göklerin üzerindedir. Arş'ta yüz derece vardır ki her iki derece arasındaki mesafe, gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Arş ile Kürsü arasındaki uzaklık, bir felek ile diğer felek ara­sındaki uzaklık gibi değildir. Ayrıca lügata göre Arş, hükümdarın üze­rinde oturduğu tahttır. Niteldm yüce Allah buyurmuş ki: «Onun büyük bir tahtı vardır.» (en-Neml, 23.)
                                                                                                                ^
      Evet, Arş, yuvarlak bir yörünge değildir. Araplar, Arş kelimesinden bunu anlamazlar. Kur'ân-ı Kerîm de Arap lügati ile nazil olmuştur. Şu halde Arş, ayakları melekler tarafından taşman bir tahttır. Âlem üze­rindeki bir kubbe gibidir. Mahlukatm üzerinde bir tavandır. Yüce Allah buyurdu ki:

      «Arş'ı yüklenen ve çevresinde bulunanlar, Rablerini överek teşbih ederler, O'na inanırlar, mü'minler için bağışlanma dilerler.» (ei-Mü 'min, 7.)
       
      Koçlarla ilgili hadiste de anlatıldığı gibi, Arş'ı taşıyan koçların sayı­sı sekizdir. Bu hususta yüce Allah şöyle buyurmuştur:
      «O gün Rabbinin Arş'ım onlardan başka sekiz tanesi yüklenir.» (el-Hâkka, 17.)
      Şehr b. Havşeb dedi ki: «Arş'ı yüklenen meleklerin sayısı sekizdir. Bunlardan dördü şöyle derler: «Noksanlıklardan münezzeh olan Al­lah'ım! Seni hamd ile överiz. İlimden sonra lıilim sahibi olmandan ötürü de seni överiz.» Diğer dördü de şöyle derler: Ey noksanlıklardan münez­zeh olan Allah'ım! Seni hamd ile överiz. Kudretinden sonra affından ötürü seni överiz.»
       
      İmam Ahmed b, Hanbel, İbn Abbas'tan rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
      «Ümeyye (b. Ebi Salt) şiirinin şu iki beytinde ne doğru söylemiştir:
      "Bir adam ve onun sağ ayağının altında bir boğa,
      Diğer ayağının altında ise, kartal ve aslan gözetmektedirler."
      Rasûlullah (s.a.v.): "Ümeyye doğru söyledi." dedi.»
      Ümeyye bir başka şiirinde de şöyle demiştir:
      "Her gecenin sonunda Güneş kızarık bir renkle doğup gülü andırır. Ağır ağır seyrinde bize bu durumu pek fazla görünmez, ancak sabır ve dayanıklılığı ile bize zuhur eder."
      Rasûlullah (s.a.v.) bu şiir için de; «Ümeyye doğru söyledi.» dedi.
      Bu, senedi sahih bir hadis olup ravileri sıkadır. Bundan anlaşıldığı­na göre zamanımızda da Arş'ı yüklenen dört melek vardır. Ancak koç­larla ilgili hadis buna ters düşmektedir. Fakat denebilir ki Arş'ı yüklen­mekte olan dört meleğin bu şekilde nitelenmeleri, onlardan başka mele­ğin bulunmadığım isbatlamaz, doğrusunu Allah bilir.
      Ümeyye b. Ebi Sait'in, Arş'la ilgili başka bir şiirinde de şöyle demektedir:
      "Allah'ı temcid edin, O temcide layıktır.
      Rabbimiz semada uludur.
      Gözleri kamaştıran yüksek bir binası vardır.
      Semaların üzerinde de kendisi için yüksek bir taht yapmıştır, gözler ona ulaşamazlar.
      O tahtın çevresinde boynunu uzatıp yükseklere bakan melekler gö­rürsün."
      Abdullah b. Re vaha da, kendisini, cariyesi ile ilişkiye girerek alda­tan karısına şöyle bir şiir söyleyerek tarizde bulunmuştu:
      "Allah'ın vadinin gerçek olduğuna,
      Cehennem'inde kafirler için durak olduğuna,
      Arş'm su üzerinde dolaştığına,
      Arş'm üzerinde de âlemlerin Rabbinin bulunduğuna şahadet ede­rim.
      O Arş'ı kıymetli melekler yüklenirler.
      O melekler İd ilahın nişanlı melekleridirler."
      Ebu Davud, Cabir b. Abdullah'tan rivayet etti İd, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
      «Aziz ve Celil olan Allah'ın Arş'ı yüklenen meleklerinden birini an­latmama izin verildi; o meleğin kulak yumuşağı ile omuzu arasındaki mesafe, 700 senelik yoldur.»
       
      KÜRSÜ
       
      İbn Cerir, Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
      «Kürsü, Arş'm ta kendisidir.» Hasanın böyle demesi sahih değildir, aksine ondan ve diğer sahabilerle tabiilerden gelen sahih rivayetlerde anlatıldığına göre Kürsü, Arş'tan ayrı bir şeydir.
      «Kürsü'sü, gökleri ve yeri kuşatmıştır.» (ei-Bakara, 255.)
      ibn Abbas ile Said b. Cübeyr, bu ayet-i kerimede geçen Kürsü keli­mesi ile Cenâb-ı Allah'ın ilminin kastedildiğini söylemişlerdir.
      "Müstedrek" adlı eserinde Haldm de, İbn Abbas'm şöyle dediğini ri­vayet ekmiştir: «Kürsü, iki ayağın bastığı yerdir. Arş'a gelince onu Aziz ve Celil olan Allah'tan başka kimse takdir edemez.»
      Süddî, Ebu Malikin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
      «Kürsü, Arş'ın altındadır.»
      Süddî dedi ki: «Göklerle yer, Kürsü'nün içindedir. Kürsü de Arş in önündedir.»
      İbn Cerir ile İbn Ebi Hatim, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet et­mişlerdir:
      'Tedi kat gök ile yedi kat yer serilip biribirine bitiştirilseydi yine de Kürsünün genişliği kadar bir yer tutmazlardı. Bunların Kürsüye nis­betle genişlikleri, ancak bir çöle atılan bir halka büyüklüğündedir.»
      îbn Cerir, Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

      «Yedi kat göğün Kürsü içindeki büyüklüğü, bir kalkanın içine atılan yedi dirhem kadardır.»
      Ebu Zer, Rasûlullah (s.a.v.)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Arş'a nisbetle Kürsünün büyüklüğü, çöle atılan bir demir halka gibi­dir.»
      Ebu İdris el-Holanî'den rivayet olunduğuna göre Ebu Zer el-Gıfarî, Rasûlullah (s.a.v.)'a Kürsünün durumunu sormuş, Rasûlullah (s.a.v.) da ona şu cevabı vermiştir:

      «Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, Kürsüye nisbetle yedi kat gökle yedi kat yerin büyüklüğü, ancak çöle atılan bir halka kadardır. Doğrusu, Kürsüye nisbetle Arş m üstünlüğü, o çölün içine atılan halkaya olan üstünlüğü kadardır.»
      "Tarih" adlı eserinde İbn Cerir, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: İbn Abbas'a, «Allah'ın Arşı su üzerinde idi.» ayet-i keri­mesinden bahsedilerek suyun ne üzerinde olduğu sorulmuş, İbn Abbas ta şu cevabı vermiştir: «Su, rüzgarın üzerinde idi, göklerle yerleri ve bunların içinde bulunan her şeyi denizler kuşatmıştı. Bütün bunları da heykel kuşatmıştı. Heykeli de anlatıldığına göre Kürsü kuşatmıştı.»
      Vehb, heykel kelimesini şöyle açıklamıştır: "Heykel, göklerin kena­rındaki bir şeydir ki, yerleri ve denizleri çadır ipi gibi kuşatmıştır."
      Astronomi ilmi ile ilgilenen bazılarının iddiasına göre Kürsü, seki­zinci felektir ki, ona sabit yıldızların feleki adını verirler. Bunların bu iddiası, pek dikkate alınacak bir şey değildir. Çünkü Kürsünün, yedi kat gökten daha büyük olduğu sabittir. Önceki sayfalarda geçen hadis­lerde de anlatıldığına göre Kürsü'nün göklerle yere nisbetle büyüklüğü, bir çölün içine atılan bir demir halkasına nisbetle olan büyüklüğü ka­dardır. Bu da bir felekin başka bir feleke nisbet edilmesi değildir. Eğer bu iddiayı öne sürenlerin sözleri, «Biz bunu itiraf ediyoruz ama bununla beraber yine de Kürsüye felek adını veriyoruz.» ise, biz de ona cevaben şöyle deriz:

      «Kürsü, lügata göre felekten ibaret bir şey değildir. Aksine o, bir çok selef ulemasının da ifade ettiği gibi Arşın önündeki bir merdiven gibi­dir. Böyle bir şey de felek olamaz. Sabit yıldızların, bu felek içinde mu­rassa bir şekilde bulunduğuna dair iddiaları da delilsiz bir iddiadır. Kal­dı ki onlar, bu iddialarını ileri sürerlerken de kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Bu husus, onların kitaplarında da görülmektedir. Doğru­sunu Allah bilir. ( İbn Kesir Büyük İslam Tarihi, İbn Kesir, Mehmet Keskin, Çağrı Yayınları, kitap oku, kitabı, online satın al, yayın, ucuz dini kitap, uygun fiyat, islami kitap satış, İslam, onlıne satış, gün kargo, ucuz kitap, internetten satış, yazar, tercümesi )
       

              LEVH-İ MAHFUZ
       
      Hafız Ebu'l-Kasım et-Taberanî, İbn Abbas'tan rivayet etti ki, Pey­gamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
      «Doğrusu, Cenâb-ı Allah Levh-i Mahfûz'u beyaz inciden yarattı. Levh-i Mahfûz'un sayfaları kırmızı yakuttandır, kalemi nurdur, yazısı nurdur, onda her bir gün, 360 lahzadır. O, yaratır, rızık verir, öldürür, diriltir, yüceltir, alçaltır, dilediğini yapar.»
      İshak b. Bişr, İbn Abbas'm şöyle dediğini rivayet etmiştir.
      «Levh-i Mahfûz'un baş kısmında şu yazı vardır: Allah'tan başka ilâh yoktur. O birdir, dini İslâm'dır. Muhammed onun kulu ve elçisidir. Allah'a iman edip, vaadini doğrulayan, peygamberlerine tabi olan kim­seyi Allah, Cennetine koyar.»
      «Levh-i Mahfuz, beyaz inciden bir levhadır. Uzunluğu göklerle yer arasındaki uzunluk kadardır. Genişliği de doğu ile batı arasındaki ge­nişlik kadardır. Sayfaları inci ve yakuttandır. Kapakları kırmızı yakut­tandır. Kalemi nurdur. Yazısı Arş'a bağlıdır. Aslı da bir meleğin kuca-ğındadır.»
      Enes b. Malik ve seleften bazıları dediler ki: «Levh-i Mahfuz, İsra­fil'in cephesindedir.»
      Mukatile göre ise Levh-i Mahfuz, Arş in sağındadır.




      Çağrı Yayınları, İbn Kesir tarafından yazılan İbn Kesir Büyük İslam Tarihi adlı kitabı incele diniz.

      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789754542806
      MarkaÇağrı Yayınları
      Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
      9789754542806
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.