• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Mektubat, Diyanet Yayınları

      Mektubat, Diyanet Yayınları
      Mektubat, Diyanet Yayınları
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      40,00 TL
      İndirimli Fiyat (%30) :
      28,00 TL
      Kazancınız 12,00 TL
      5.0 2
      28.00 www.goncakitap.com.tr
      Aynı Gün Kargo
             Stoktan Kargo
       
      Kitap              Mektubat
      Yazar             Bediüzzaman Said Nursi
      Yayınevi         Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
      Etiket Fiyatı    35 TL
      Kağıt - Cilt      Şamua, Lüks Bez Cilt
      Sayfa - Ebat   660 sayfa,  17x24 cm
      Yayın Yılı        2015
      ISBN              9759753898447

       
       
      Diyanet vakfı yayınları Mektubat kitabını incelemektesiniz.
      Bediüzzaman Said Nursi mektubat kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       
       Mektubat
       Bediüzzaman Said Nursi


      Bediüzzaman Said Nursî milletimizin yetiştirdiği büyük âlim ve mü­tefekkirlerdendir. O hayâtını bu çağın insanlarına îmân hakikatlerini anlatmaya adamıştır. Bediüzzaman'ın en büyük arzusu ve hayâli, yüz­yılın başında 60-70 cilt olarak tasarladığı büyük bir Kur'ân tefsiri ka­leme almaktır. Tefsirin mukaddimesi olarak da Muhâkemât adlı eserini kaleme almıştır. Birinci Dünya Savaşında bu tefsîrin birinci cildi olan İşârâtü'l-İ'câz'ı cephede yazmıştır. Ancak 1915-1918 yıllan arasında, Bolşevik ihtilâlinin hemen öncesinde uzun bir zaman Rusya'da esîr kalmış ve bu esareti sırasında pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi cereyanların Müslümanlar ile Hristiyanların inanç dünyâları üze­rinde meydâna getirdiği sarsılmaları bizzat müşahede ettiğinden bu fik­rinden vazgeçmiştir. Bunun yerine Kur'ân-ı Kerîmden hareketle özellik­le bu günün inanç problemlerini kaleme almayı tercîh etmiştir.

      O eserlerinde îmân hakikatleri, ahlâk-ı İslâmiye, ibâdetlerin hikmet­leri, İslâm birliği, İslâm'ın mebde' ve me'âd anlayışı, inşânın varoluş gayesi, mevcudatın yaratılış hikmetleri, esmâ-i hüsnânın mevcudattaki tecellîleri, mikro kozmos olan inşân ile makro kozmos olan kâinat ara­sındaki rabıtalar, îmân hakikatlerinin günümüz gençliğine anlatılması, ihlâs, uhuvvet, iktisâd, kanâat, şükür, gençlik, hastalık ve ihtiyarlık gibi temel konular üzerinde durarak Kur'ân âyetlerini etkileyici bir dil ve üslûb ile çağımızın idrâkine sunmayı tercîh etmiştir.
       
      Ancak onun kaleme aldığı bu eserler, te'lîfleriyle eşzamanlı olarak ra'kîbâta uğramış, kendisi ve talebeleri defâatle sürgünlere, mahkeme­lere ve hapislere ma'rûz bırakılmıştır. 27 Mayıs ihtilâline kadar onlarca, 1980'li yılların sonlarına kadar da yüzlerce kere mahkemede bu eser­ler yargılanmış ve bu yargılamaların tamâmı beraatla neticelenmiştir. Söz konusu mahkeme her defasında Diyanet İşleri Başkanlığından ve Din İşleri Yüksek Kurulundan bilirkişi raporu istemiştir. Din İşleri Yüksek Kumlu da her defasında bu eserlerin Kur'ân-ı Kerîm'in bir tefsi­ri mâhiyetinde îmân hakikatlerini ele alan eserler olduğunu herhangi bir menfi düşüncenin bu eserlerde yer almadığını açıkça belirtmiştir. Buna rağmen Bediüzzaman ve eserleri üzerinde ortaya konan menfi mülâhazalar sonraki dönemlerde de uzun süre devam etmiştir. Kendisi ma'rûz kaldığı tüm bu sıkıntı ve tazyiklere rağmen eserlerini yazmayı ve neşretmeyi hayatî bir vazife addetmiştir.

      1947 yılında Diyanet İşleri Başkanı Merhum Ahmed Hamdi Akseki, Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye yıllarından beri tanıyıp dostu olduğu ve dev­rin ulemâsı arasındaki yüksek mevkiini takdir ettiği Bediüzzaman'dan ısrarla bir takım Risâle-i Nûr Külliyâtı istemiştir. Ancak o günlerde Külliyât'ın elyazması ve bazı nüshalarının teksir olması münâsebetiyle tashih gerektiği ve 1948-1950 yıllan arasında Bediüzzaman'ın Afyon'da hapiste bulunmasından dolayı ancak 1950 yılında bir takımı Din İşleri Yüksek Kurulu'na verilmek üzere, iki takım hâlinde göndere­bilmiştir. Merhum Ahmed Hamdi Akseki eserlerin bir kısmını neşretme­yi arzulamasına rağmen buna ömrü yetmemiştir.

      1960 ihtilâlinden sonra Bediüzzaman ve eserleri ile ilgili mahke­melerin ve ta'kîbâtın şiddeti daha da artmıştır. Bütün bu süreçlerde mahkemeler Risâle-i Nurlar hakkında Diyanet İşleri Başkanlığından ve Din İşleri Yüksek Kurulundan mütâlâalar istemeye devam etmiştir. Bu mahkemelerin isteklerinin tamâmında Din İşleri Yüksek Kurulu müsbet mütâlâa vermiştir. Nitekim Din İşleri Yüksek Kurulunun 13.05.1955 tarihli mütâlâası şöyledir:
       
      "İlişik eserler teker teker gözden geçirildikde; Münderecâtları iti­bariyle Kur'ân-ı Kerim'den alınmış duaları ve âyet-i kerime ve ha-dîs-i şeriflerin şerhlerini ve âyât-ı celîlede mündemiç olan hakâik-i diniyenin izahlarını ve ibâdetin esrar ve hikmetleriyle faziletlerini ve Ramazan orucununfazilet ve hikmetlerini ve Cenâb-ı Hakka yaptığı münâcâtı ve kendisinin Tarihçe-i hayâtını ve müslümanlığa ait vâki' sorulara fennî ve felsefi ve iknâî cevâblan muhtevi olduğu; ve 1326 senesinde Cami-i Emevî'de îrâd eylediği Hutbe-i Şâmiyede, İslâmlara lâzım olan ittihâd ve şecaat ve hamasetten ve dine hizmetin ve îmân kuvvetinin maddî ve ma'nevikaidelerinden bahis bulunduğu anlaşılmış; ve muhtevasında, dinî ve idâri mahzurlu bir ifâdeye tesadüf edilmemiş olduğunun bildirilmesi uygun olacağı mütâlaasiyle Yüksek Reisliğe arzına karar verildi."
       
      Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihinin en zor dönemlerinden birini 1960-1966 yıllan arasında geçirmiştir. Bu dönemde 6 Başkan değiş­tirmiş ve Din İşleri Yüksek Kurulu bu eserler hakkında menfi raporlar vermeye zorlanmıştır. Dinî ve ahlâkî temelde bu talebler reddedilerek eserler hakkında herhangi bir menfî rapor verilmemiştir.

      Binaenaleyh Diyanet İşleri Başkanlığı'mız Türkiye'den ve dünyâdan pek çok âlim ve mütefekkirin eserlerini yayınladığı hâlde Bediüzzaman Said Nursî'nin herhangi bir eserini son dönemlere kadar yayınlamamış­tır. İlk defa 20 Ocak 2014'de Diyanet İşleri Başkanlığı Kur'ân-ı Kerîm'in tefsirinin ilk cildi olarak yazılan işârâtü'l-i'câz orijinal metni ve tercü­mesi ile birlikte neşretmiştir. Eserin yayınlanması milletimizin her kesi­minden büyük bir teveccühle karşılanmıştır.

      2014 yılının Kasım ayının sonlarına kadar uzun bir süre bazı hukukî gerekçelerle bu eserlere bandrol verilememesi sebebiyle eserler yayınla-namaz hâle gelmiş, 26.11.2014 tarihli Bakanlar Kurulu Karan ile dev­let bu eserleri koruma altına almıştır. Bakanlar Kurulu'nun 2014/7007 sayılı karan ile de eserleri yayınlama hakkı ve eserleri neşredecek yayınevlerine eserlerin aslına uygun metnini verme görev ve yetkisi Di­yanet İşleri Başkanlığı'na verilmiştir. Esasen Bakanlar Kurulu Kararı hazırlanırken öncelikle eserlerin neşir yetkisinin yalnızca Diyanet İşleri Başkanlığının uhdesine verilmesi gündeme gelmiş ancak Diyanet İşleri Başkanlığı bu eserlerin neşrinin tamamen kendi tekelinde olmasının uy­gun olmayacağı yönünde kanâat belirterek eserleri aslına uygun şekilde yayınlamak isteyen tüm yayınevlerine yayın iznini verecek şekilde bu Kararın düzenlenmesini sağlamıştır. Böylece eserlerin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları arasında değil ayrıca aslına uygun olarak yayınlama şartını kabul eden tüm yayınevleri tarafından yayınlanmasının yolu açılmıştır. Bu çerçevede şimdiye kadar müracaat eden yirmi kadar yayınevi bu izni almıştır ve müracaat ede­cek diğer yayınevlerine de gerekli izin verilecektir.
       
      Gerek bu eserleri okurken gerekse de Kur'ân-ı Kerîm dışındaki bü­tün kitâbları okurken Bediüzzaman Said Nursî'nin şu ihtârı dâima göz önünde bulundurmalıdır. "Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. Onu hatasız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulun­makla bahçeye zarar vermez. Bir hazînede silik para bulunmakla, hazîneyi kıymetten düşürtmez.", "Bakî bir hakikat, fânî şahsiyetler üstüne binâ edilmez. Edilse, hakîkata zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye ma'rüz ve mübtelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli za­rardır. " demek suretiyle âciz, fânî, hatalı gördüğü kendi şahsiyetinden ziyade nazarları yazdığı eserlerine tevcîh etmiştir.

      İlk dönem büyük âlimlerinden İmâm-ı Şafii ve İmâm-ı Azam Ebû Hanîfe'nin de kendi düşünceleri için söylediklerini Bediüzzaman da kendi eserleri için şu şekilde ifade etmektedir: "... siz mihenge vur­madan almayınız. .... Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamâmını kabul etmeyiniz. ... Öyle ise her söyle­nen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayâlin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz." Şübhesiz burada Üstadın sözünü ettiği mihenk Allah'ın kelâmı ve sünnetten başkası değildir.
      Her biri kıymeti hâiz olan ve kültür mîrâsımızın güzide örneklerin­den sayılan Bediüzzaman Said Nursî'nin bu eserlerinin okuyucu ile buluşturulması, bilgi, fikir ve kültür hayâtımıza önemli katkılar sunacak­tır. Bu vesileyle eserlerin yayına hazırlanması süreçlerinde emeği geçen herkese teşekkür ederiz.
       
      Diyanet İşleri Başkanı
      Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ
       
       
      Mektubat kitabı ndan kısa bir bölüm
       
      Dört suâlin muhtasar cevâbıdır.
       
      BİRİNCİ SUÂL
       
      Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayâtta mıdır? Hayâtta ise niçin bazı mühim ulemâ hayâtını kabul etmiyorlar?
       
      Elcevâb: Hayâttadır fakat merâtib-i hayât beştir. O, ikinci mertebe­dedir. Bu sebebden bazı ulemâ hayâtında şübhe etmişler.
      Birinci Tabaka-i Hayât: Bizim hayatımızdır ki çok kayıtlarla mukayyeddir.

      İkinci Tabaka-i Hayât: Hazret-i Hızır ve İlyâs aleyhimesselâmın hayâttandır ki bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bu­lunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımâtıyla dâimi mukayyed değillerdir. Bazen istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler fakat bizim gibi mec­bur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhûd ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile mâcerâlan, bu tabaka-i hayâtı tenvir ve isbât eder. Hattâ makâmât-ı velayette bir makam vardır ki "Makâm-ı Hızır" ta'bîr edilir. O makama gelen bir velî, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazen o makam sahibi, yanlış olarak 'ayn-ı Hızır telakki olunur.

      Üçüncü Tabaka-i Hayât: Hazret-i İdrîs ve İsâ aleyhimesselâmın ta­baka-i hayadandır ki beşeriyet levâzımâtından tecerrüd ile melek hayâtı gibi bir hayâta girerek nûrânî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misâli letafetinde ve cesed-i necmî nûrâniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar.

      Âhir zamanda Hazret-i İsâ aleyhisselâm gelecek, şeri'at-ı Muhammediye (asm) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhir zamanda felsefe-i tabî'iyenin verdiği cereyân-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı 'İsevîlik dini tasaffî ederek ve hurâfâttan tecerrüd edip İslâmiyet'e inkılâb edeceği bir sırada, nasıl ki 'İsevîlik şahs-ı ma'nevîsi, vahy-i semavî kılmayla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı ma'nevîsini öldü­rür; öyle de Hazret-i İsâ aleyhisselâm, 'İsevîlik şahs-ı ma'nevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı ma'nevîsini temsil eden Deccâl'ı öldürür yani inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.

      Dördüncü Tabaka-i Hayât: Şühedâ hayâtıdır. Nass-ı Kur'ân'la şü­hedânın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayâtlan vardır. Evet şü­hedâ, hayât-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta fedâ ettikleri için Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayât-ı dünyeviyeye benzer fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayâtı 'âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendile­rini ölmüş bilmiyorlar yalnız kendilerinin daha iyi bir 'âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar.

      Ehl-i kuburun çendân rûhlan bakîdir fakat kendilerini ölmüş biliyor­lar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedânın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rü'yâda cennet gibi bir güzel saraya girerler. Bi­risi rü'yâda olduğunu bilir. Aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak." diye düşünür. Diğeri rü'yâda olduğunu bilmiyor. Hakîkî lezzet ile hakîkî saadete mazhar olur.

      İşte 'âlem-i berzahtaki emvât ve şühedânın hayât-ı berzahiyeden istifâdeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkı'âtla ve rivâyâtla şühedânın bu tarz-ı hayâta mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir.

      Hattâ Seyyidü'ş-şühedâ olan Hazret-i Hamza radıyallahu 'anh, mü­kerrer vâkı'âtla kendine iltica eden adamlan muhafaza etmesi ve dün­yevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkı'âtla, bu tabaka-i hayât tenvir ve isbât edilmiş.

      Hattâ -ben kendim- 'Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehîd olduktan sonra, üç aylık mesa­fede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim hâlde, bence bir rü'yâ-yı sâdıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ tabaka-i hayâtında gördüm. O, beni ölmüş bi­liyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayâtta biliyor fakat Rus'un istilâsından çekindiği için yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüzi rü'yâ, bazı şerâ'it ve emârâtla, geçen haki­kate, bana şuhûd derecesinde bir kanâ'at vermiştir.

      Beşinci Tabaka-i Hayât: Ehl-i kuburun hayât-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdîl-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İ'dâm ve 'adem ve fena değildir. Hadsiz vâkı'âtla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve şâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münâsebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbârâtları gibi çok delâil, o tabaka-i hayâtı tenvir ve isbât eder. Zâten bekâ-i ruha dâir "Yirmi Dokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayâtı delâil-i katiye ile isbât etmiştir.

       
      İKİNCİ SUÂL
       
      Furkân-ı Hakîm 'de gibi âyetlerde,
      "Mevt dahi hayât gibi mahlûktur hem bir ni'mettir."  diye ifhâm ediliyor. Hâlbuki zahiren mevt; inhilâldir, 'ademdir, tefessühtür, hayâtın sönmesidir, hedimü'l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve ni'met olabilir.
       
      Elcevâb: Birinci Suâlin cevâbının âhirinde denildiği gibi mevt, vazîfe-i hayâttan bir terhistir bir paydostur bir tebdîl-i mekândır bir tah-vîl-i vücûddur, hayât-ı bakiyeye bir da'vettir bir mebde'dir bir hayât-ı bakiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayâtın dünyâya gelmesi bir halk ve takdir iledir, öyle de dünyâdan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbîr iledir.

      Çünkü en basît tabaka-i hayât olan hayât-ı nebâtiyenin mevti, hayâttan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumlann mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü hâlde, gayet muntazam bir mu'âmele-i kimye­viye ve mîzânlı bir imtizâcât-ı 'unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.

      Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde'-i hayâtıdır; belki 'ayn-ı hayâtı hükmünde olduğu için şu ölüm dahi hayât kadar mahlûk ve muntazamdır.

      Hem zîhayât meyvelerin yahut hayvânlann mide-i insâniyede ölümleri, hayât-ı insâniyeye çıkmalanna menşe' olduğundan "O mevt, onlann hayâtından daha muntazam ve mahlûk." denilir.

      İşte en ednâ tabaka-i hayât olan hayât-ı nebâtiyenin mevti; böy­le mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa tabaka-i hayâtın en 'ulvîsi olan hayât-ı insâniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çe­kirdeğin hava 'âleminde bir ağaç olması gibi; yer altına giren bir inşân da 'âlem-i berzahta elbette bir hayât-ı bakiye sümbülü verecektir.
       
      Amma mevt, ni'met olduğunun ciheti ise çok vücûhundan dört vechine işaret ederiz:

      Birincisi: Ağırlaşmış olan vazîfe-i hayâttan ve tekâlif-i hayâtiyeden âzâd edip yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için 'âlem-i berzah­ta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir ni'mettir.

      İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünyâ zindanından çıka-np; vüs'atli, sürûrlu, ızdırâbsız, bakî bir hayâta mazhariyetle Mahbûb-u Bâkî'nin dâire-i rahmetine girmektir.

      Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi şerâ'it-i hayâtiyeyi ağırlaştıran birçok es-bâb vardır ki mevti, hayâtın pek fevkinde ni'met olarak gösterir.
      Mesela, sana ızdırâb veren pek ihtiyar olmuş peder ve validen ile be­raber, ceddin cedleri, sefâlet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı hayât ne kadar nıkmet, mevt ne kadar ni'met olduğunu bilecektin.

      Hem mesela, güzel çiçeklerin âşıklan olan güzel sineklerin kışın şedâ'idi içinde hayâtları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

      Dördüncüsü: Nevm nasıl ki bir rahat bir rahmet bir istirâhattir; husûsan musîbetzedeler, yaralılar, hastalar için... Öyle de nevmin bü­yük kardeşi olan mevt dahi musîbetzedelere ve intihara sevk eden belâ­larla mübtelâ olanlar için 'ayn-ı ni'met ve rahmettir.

      Amma ehl-i dalâlet için müte'addid Sözlerde kati isbât edildiği gibi; mevt dahi hayât gibi nıkmet içinde nıkmet, azâb içinde azâbdır. O, ba­histen hâricdir.
        ( Said Nursi Mektubat, Bediüzzaman Said Nursi mektubat, Diyanet vakfı yayınları, Yayın Yılı 2015. Üstad bediüzzaman saıd nursi külliyat, kitapları, risalei nur külliyatı. diyanet yayınları )
       
       
       
       
      Diyanet vakfı yayınları Bediüzzaman Said Nursi mektubat kitabı nı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9759753898447
      MarkaDiyanet Vakfı Yayınları
      Stok DurumuVar
      9759753898447
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.