• Tüm Kategoriler
    • Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 


      VE KUVEYT TÜRK KREDİ KARTLARINA VADE FARKSIZ 4 TAKSİT BAŞLAMIŞTIR.


       

      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim

      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Görsel 4
      Görsel 5
      Görsel 6
      Görsel 7
      Görsel 8
      Görsel 9
      Fiyat:
      700,00 TL
      İndirimli Fiyat (%49,4) :
      354,00 TL
      Kazancınız 346,00 TL
      354.00 www.goncakitap.com.tr
      88,50 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo Kargo Bedava
      Sepete EkleSatın Al
              Stoktan Kargo

      Kitap            Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim    
      Yazar           Muhammed Abduh , Muhammed Reşid Rıza          
      Yayınevi       Ekin Yayınları
      Liste Fiyat    700 TL
      Kağıt Cilt      2.Hamur, Ciltli, 14 Cilt Takım
      Sayfa Ebat   8.604 Sayfa - 17x24 cm.  
      Yayın Yılı     2011
      ISBN            9786055146146    
       

      Ekin Yayınları 14 Cilt Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim kitabını incelemektesiniz.   
      Menar Tefsiri, Tefsirul Kuranil Hakim kitabı hakkına yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

      Bu tefsir, sahih nakil ile selim aklı bir araya getiren bir tefsirdir; hikmet-i teşrii (ilahi yasamanın hikmetini) açıklamakta, Allah'ın insanların hayatına egemen olan yasalarını (sünnetullah) sergilemekte, Kur'an'ın her zaman ve mekândaki bütün insanlar için hidayet, yol gösterici olduğunu ortaya koymakta; Kur'an'ın yol göstericiliği ile bu asırda ona sırt çevirmiş Müslümanların durumunu, buna karşın onun ipine sımsıkı sarılan ilk kuşak Müslümanların (selefin) durumunu karşılaştırmakta ve değerlendirmeler yapmaktadır.

      Bütün bunları yaparken kolay bir dil ve üslup kullanmış, tefsiri ilmi ve edebi kavramlara boğmaktan kaçınmış, herkesin anlayabileceği fakat aydınların da kendilerini müstağni göremeyeceği bir düzey tutturmaya çalışmıştır.
       
      Bu tefsirin mahiyetini ve islam'ın bilge âlimi üstad Muhammed Abduh'un (r) Ezher'de verdiği derslerde izlediği yöntemi kısaca bu şekilde özetleyebiliriz."

      Muhammed Reşid Rıza

      MENÂR TEFSİRİ HAKKINDA

      Bu tefsir, sahih nakil ile selim aklı bir araya getiren bir tefsirdir; hikmet-i teşrii (ilahi yasamanın hikmetini) açıklamakta, Allah'ın insanların hayatına egemen olan yasalarını (sûnnetullah) sergilemekte, Kur'ân'ın her zaman ve mekandaki bütün insanlar için hidayet, yol gösterici olduğunu ortaya koymakta; Kur'an'ın yol göstericiliği ile bu asırda ona sırt çevirmiş Müslümanların durumunu, buna karşın onun ipine sımsıkı sarılan ilk kuşak Müslümanların (selefin) durumunu karşılaştırmakta ve değerlendirmeler yapmaktadır. Bütün bunları yaparken kolay bir dil ve üslup kullanmış, tef­siri ilmi ve edebi kavramlara boğmaktan kaçınmış, herkesin anlayabileceği fakat aydınların da kendilerini müstağni göremeyeceği bir düzey tutturmaya çalışmıştır.

      Bu tefsirin mahiyetini ve İslâm'ın bilge âlimi Üstad eş-Şeyh Muhammed Abduh'un (r) Ezher'de verdiği derslerde izlediği yöntemi kısaca bu şekilde özetleyebiliriz.

      Muhammed Reşid Rızâ


      MENÂR TEFSİRİ ÇEVİRİSİ HAKKINDA

      Bu tefsirin çevirisi bir heyet olarak Prof. Dr. Mehmet Erdoğan'ın başkanlığında Dr. Rahmi Yaran, Dr. İbrahim Tüfekçi, Dr. Niyazi Beki, Dr. Nusret Bolelli, Ali Rıza Temel, Nedim Yılmaz tarafından yapılmıştır. Tefsir, M. Reşid Rıza'nın vefat ettiği 1935 yılına kadar Yusuf Sûresi'nin 54. ayetiyle tamamlanmıştır. Muhammed Abduh'un ayrıca gerçekleştirdiği Amme Cüzü Tefsiri'nin çevirisi ise Oktay Altın tarafından yeniden elden -geçirilmiş ve tefsirin sonuna eklenmiştir.

      Tefsir çevirisinin bazı bölümleri ilk redaksiyon çalışmaları sırasında bir nedenle zayi olmuş, zayi olan bölümler Harun Ünal'a yeniden çevirtilirken, çevirilerin tümü de yeniden redakte edilmiştir.

      Tefsirin gerek yazımı hakkında gerek takip ettiği metod konusunda Muhammed Reşid Rıza'nın "Başlangıç" ve Muhammed Abduh'un "Giriş" yazısında gerekli malumata yer verildiği için yayıncı olarak bir ön yazı yazmayı gerekli görmedik. Tefsir ve tefsir metodolojisiyle ilgili olarak Muhammed Abduh ve Muhammed Reşid Rıza; aynca bu iki ıslah öncüsünü de etkileyen Cemaleddin Afgani hakkında yeteri kadar aydınlatıcı bilginin Türkçe neşriyatta olduğu düşüncesiyle de girişe yeni bir biyografi çalışması
       
      yapıp koymadık. (Bu kişiler hakkında Haksöz Haber sitesindeki Hâksöz Okulu arşivinden veya Ekin Yayınları'nın bastığı "îslami Mücadelede öncü Şahsiyetler" ve Hayrettin Karaman'ın İz Yayıncılıktan çıkan "Gerçek İslam'da Birlik" kitabından gerekli bilgilere ulaşabilinir.)
      Ayrıca gaybi konularda tefsirin ilk bölümlerinde yer alan ve delâleti açık muhkem nass'ı ön planda tutan usûle rağmen, zaman zaman bu usûl ile mutabık olmayan bazı açıklamalarla karşı karşıya kaldık. Bu gibi hallerde gerekli olan yerlere kısa dipnotlar düştük. Bu dipnotlarla ya tefsirde işlenen ve muhkem/yakînî ölçüleri önceleyen tespitlere ya da konuyla ilgili delâleti açık ayetlere göndermelerde bulunduk.

      2. Bakara, 2/1-2.
      4.  Al-i îmrân, 3/1-4.

          YÜCE KURÂN TEFSİRİNE BAŞLANGIÇ
       
          Redaksiyon Sorumlusu Hamza Türkmen

      Bismillâhirrahmânirrahîm
      "Hamd Allah'a muhsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mü­kafatı müjdelemek ve Allah çocuk edindi.' diyenleri uyarmak için kuluna içe­risinde hiçbir eğrilik bırakmadığı dosdoğru Kitab'ı indirmiştir. Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır! Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler."[1]
      "Elif, Lâm, Mîm. Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmek­ten sakınanlara yol gösteren Kitab'dır."[2]
      "Kulumuza indirdiğimiz Kur'ân'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benze­ri bir süre meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güven­diklerinizi de yardıma çağrın. Yapamazsanız -ki yapamayacaksanız- o tak­dirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının."[3]
      "Elif Lâm, Mîm. Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri, her an yarattık­larını gözetip durandır. Kendisinden önceki Kitapları tasdik eden Hak Kitab'ı sana indirdi, önceden insanlara yol gösterici olarak Tevrat ve İncil'i de indir­mişti. O, doğruyu yanlıştan ayıran Kitab'ı indirdi. Doğrusu Allah'ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah güçlüdür; intikam alıcıdır."*
      "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onda Kitab'ın temeli olan kesin anlam­lı (muhkem) ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar (müteşâbihât). Kalplerinde eğrilik olan kimseler; fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumla­mak için onların mütejahih olanına uyarlar. Oysa onun mutlak tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: 'Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in batın­dandır', derler. Bunu ancak akil sahipleri düşünebilirler."[4]
       
      "Elif, Lâm, Râ. Bu Kitap, hakim ve herşeyden haberdar olan Allah tarafın­dan, O'ndan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitab'dır. Ben size, O'nun tarafından gönde­rilmiş bir uyana ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O'na tevbe edin ki, belli bir sûreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığım versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hak­kınızda büyük günün azabından korkarım. Dönüşünüz ancak Allah'adır. O herşeye kâdir'dir."[5]
      "Elif, Lâm, Râ. Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab'ın ayetleridir. Biz onu, anla-yasınız diye, Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Biz bu Kur'ân'ı vahyederek sana en güzel kıssadan anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin."[6]
      "Andolsun, peygamberlerin kıssalarında, aklı olanlar için ibretler vardır. Kur'ân, uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden önceki Kitapları tas­dik eden, inanan topluma herşeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmettir."[7]

      "Sana Kitab'ı böylece indirdik; İşte, kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanırlar; bunlardan da ona inanan bulunur Ayetlerimizi, ancak inkarcı­lar bile bile tanımazlar. Sen daha önce bir kitaptan, okumuş ve elinle de onu yazmış değildin, öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi. Hayır; Kur'ân, kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yerleşen apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi, zalimlerden başka kimse, bile bile inkar etmez."[8]
      "Sana indirdiğimiz bu Kitab mübarektir; ayetlerini düşünsünler; aklı olan­lar da öğüt alsınlar diye indirilmiştir."[9]
      "Kur'ân'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkasından gelseydi onda çok aykırılıklar bulurlardı"[10]

      "Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitab'ı sözle­rin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitab'tan tüyleri ürperir; sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitab, Allah'ın doğruluk rehberidir; onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren bulunmaz"[11]

      "Eğer Biz Kur'ân'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun, Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün. Bu misalleri, insanlar düşünsünler diye veriyoruz."[12]
      "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi desteklerler; ey inananlar! Siz de onu destekleyin, ona salât ve selâm getirin."1*
      "Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir. Ey inananlar! Allah'ı çok anın. O'nu sabah ahşam teşbih edin. Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size rahmetini gönderen O'dur. Melekleri de sizin için mağfiret dilerler. İnananlara merhamet eden O'dur. O'na kavuştukları gün müminlere yapı­lacak dirlik temennileri 'Selâm!' demek olacaktır. Onlara cömertçe verilecek mükafat hazırlamıştır."15

      Ey Müslümanlar! Bilindiği gibi Yüce Allah Kitabını size hidayet ve nur olarak indirdi. Amacı size Kitab'ı ve Hikmeti öğretmek, sizi arındırmak, sizi vaadettiği dünya ve ahiret saadetine hazırlamaktır. O, bu yüce Kitab'ı ne devlet adamlarının koyduğu kanunlar gibi ruhsuz dünyevî bir hukuk kitabı, ne bedenî hastalıkların tedavisinde kullanılacak bir tıp kitabı, ne tarihî olay ve gerçekleri bildirmek üzere bir tarih kitabı, ne de çeşitli çıkarlar elde edip kazançlar sağlayacağınız bir sanat eseri kılmıştır. Çünkü bütün bunlar Yüce Allah'ın zaten sizin gücünüz dahilinde kıldığı şeylerdir; bunlara ulaşabilme­niz, Rabbinizden vahyin inmesine bağlı değildir. Yukarıda bölümler halin­de sunduğumuz muhkem ayetlerde, Yüce Allah, Kitabını tavsif etmektedir.16 Sizden önceki salih Müslüman kuşaklar, bu âyetler üzerinde gereğince dü­şünmüş, onların yol göstericiliğinde, ahiret mutluluğundan önce, Allah'ın kendilerine vadettiği dünya mutluluğunu yakalamışlardı:

      "Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, yeryüzüne onlardan öncekile­ri halef kıldığı gibi, onları da halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir Çünkü onlar; Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kim­selere gelince işte onlar artık yoldan çıkmış olanlardır."17
      "And olsun ki, senden önce, birçok peygamberi ümmetlerine gönderdik, onlara belgeler getirdiler; dinlemeyip suç işleyenlerden öç aldık, zira inananlara yardım etmek bize hak olmuştu."18
      "...Allah inkârcılara, inananlar aleyhinde asla fırsat vermeyecektir."19
      ". ..Oysa, şeref Allah'ın, peygamberinin ve inananlarındır; ama ikiyüzlüler bu gerçeği bilmezler."[13]

       
      1. Ahzâb, 33/56.
      2. Ahzâb, 33/40-44.
      3. Burada, yukanda sunulan ayetlere işaret ediliyor. Ayrıca Kur'an'ın indirilmesinin hikmetine ilişkin bir yaklaşımımız bulunmaktadır. Bu yaklaşımda buradakilere benzer 24 ayet ile bu ay­etlerin anlamını pekiştiren 15 hadise yer vermiştik. Bkz: Tecimi Mendi; Arapçası, c. VIII, s. 258.
      4. Nûr, 24/55.
      5. Rûm, 30/47.
      6. Nisâ, 4/141.
      7. Münâfıkûn, 63/8.

      "Üzülmeyin, gevşemeyin; eğer gerçekten inanmışsanız üstün olan sizsiniz!"[14]
      Yüce Allah, ilk kuşak Müslümanlar henüz sayıca az, kuvvetçe zayıf iken, yoksulluk içinde, mülk ve hükümranlıktan uzak bir durumda iken bu vaad-lerde bulunmuştu. Onlar Kur'ân'a uydular ve onun izinden yürüdüler, Allah da onlara vaadettiği şeylerin hepsini gerçekleştirdi.

      Yüce Allah, bu Kur'ân'la Arapları doğru yola iletti, onları davetiyle de Arap olmayan kavimlere doğru yolu gösterdi. Müslümanlar Kur'ân aracı­lığıyla dünya toplumlarına önderlik ettiler. Kur'ân'ın yol göstericiliğinde hareket ettikleri için kendilerine komşu dünyanın en büyük iki devletini, Roma (Bizans) ve Sasani (Iran) devletlerini yendiler. Süreç içinde bu devlet­lerin varlık nedenleri silindi. Bu devletler doğu topraklarım ve halklarının birçoğunu kaybettiler. Sonra Müslümanlar doğuda ve batıda birçok ülkeyi fethettiler. Avrupa topraklarının önemli bir kısmını egemenliklerine aldılar. Burada ilim, sanat, medeniyet ve bayındırlıkta yeryüzünün en görkemli dev­leti olan Endülüs İslâm Devleti'ni kurdular.

      Savaş araç ve gereçleri, sayı ve donanım bakımından kendilerinden çok daha üstün ve güçlü durumda olan birçok toplumla savaştılar. Kaleleri, hi­sarları, tepeden tırnağa silahlı muazzam orduları olan bu toplumlarla öz yurtlarında, kuvvet merkezlerinde savaştılar. Kendileri ise ülkelerinden ve hilafet merkezlerinden çok çok uzakta idiler. Onları düşmanlarından üstün kılan tek şey, sahip oldukları sahih maneviyatları, salih inanç sistemleri ve bu sahih inanca dayalı olarak sergiledikleri salih, yapıcı amelleriydi. İnsan ruhu ve bu ruhu besleyen sahih inanç sistemi yeryüzündeki en büyük güç­tür ve Allah, yeryüzündeki diğer bütün güçleri işte bu insanî ruhun emrine vermiştir: "Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O'dur."12 "Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir: Doğrusu bunlarda, dü­şünen kimseler için dersler vardır."13

      İlim, sanat, edebiyat ve siyaset alanında o dönemin en kalkınmış dev­letleri olan Bizans ve Pers-Sasani imparatorluklarının egemenleri yeryü­zünü fesada veriyor, insanların mallarına ve namuslarına yönelik saldırı­larda bulunuyorlardı. Ya da yüce Allah'ın "...İşbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez."1* ayetinde buyurduğu gibi iş başındaki yöne­timler, doğal çevreyi ve insan neslini mahfediyorlardı. Böyle bir ortamda Müslüman Arap, fethettiği herhangi bir ülkenin yahut vilayetin yönetimi­ne geliyor ancak devlet yönetimi namına hiçbir şey bilmiyordu, hükümet kanunlarına dair bir birikime sahip değildi, siyaset yöntemlerine ilişkin bir deneyimi yoktu, idare tarzını bilmemekteydi. İlim adına bütün bildiği bazı Kur'ân sûrelerinden ibaretti. Bu haliyle o, başına geçtiği vilayette egemen olan fesadı ıslah ediyor, işleri düzene koyuyor, halkın mal ve can güvenli­ğini sağlıyor, ırz ve namus güvencesini temin ediyordu. Yönettiği bölgenin halkına ait olan hiçbir hakkı çiğnemiyor, kendi nefsine öncelik vermiyor­du. Savaş halinde ve fetih siyaseti kapsamında mensup olduğu ümmetin ordularıyla ve merkezî hükümetle bağlantıyı sürdürme ve aynı zamanda, yöre halkının her bakımdan yıkımına yol açacak etkenlerin önüne geçmek mecburiyetinde bulunuyordu.

      İnsan nefsi düzelip ıslah olunca, el attığı ve sorumluluğunu üstlendi­ği herşey düzelir, ıslah olur. Çünkü insan yeryüzünün efendisidir; yeryü­zünün iyi olması ya da fesada uğraması, bozulması insanın iyi ya da kötü olmasına bağlıdır. Ne servet, ne de servet elde etmede başvurulan zanaat, ziraat, ticaret gibi meslekler insanoğlunun olgunluğa ermesinin ölçütleridir. Hükümranlık ve onun araçları olan güç ve siyaset de kemal için birer kriter olamaz. Çünkü insanlık; hükümranlık ve medeniyet için gerekli olan ilim, teknik, pratik gibi her türlü aracı daha önceden yok iken bulmuş ve ortaya koymuştur. Bu da gösteriyor ki; bunlar, insanın doğasında bulunan yete­nek menbaından kaynaklanmakta ve dolayısıyla ona tabidirler. Dolayısıyla önceki kuşakların yoktan var ettikleri egemenlik ve medeniyet mirasına ko­nan biz Müslümanlar ve bizim gibi olan birçok toplum, kendilerini bozmak sûretiyle kondukları bu mirasları da ifsad etmişlerdir.

      Araplar Kur'ân ile ıslah oldular, düzeldiler. Çünkü onlar Kur'ân'ı gerek farz namazlarında, gerek teheccüdlerinde (gece namazlarında) ve diğer va­kitlerde hakkıyla okuyorlardı. Hakkını verdikleri Kur'ân, nefislerini yüceltti ve özlerini her türlü aşağılayıcı, insanı kendine kul-köle yapan putperestlik hurafelerinden arındırdı, ahlâklarını güzelleştirdi, yüksek ideallere yönelt­ti ve bu yerküreyi tümüyle kendi hakimiyetleri altına alma amacına doğru yönlendirdi. Bu hükümranlık arzusu onları, Allah'ın evrene egemen kıldığı yasalarını (sünnetullah) öğrenme noktasına getirdi. Kuvvet ve zaaf, zenginlik ve fakirlik, şeref ve zillet gibi olguların sebeplerini öğrendiler. Bu gerçekleri öğrenmeleri sayesinde bilimde, sanatta ve sanayide büyük gelişmeler kay­dettiler. Bunlardan unutulmaya yüz tutmuş olanları canlandırdılar, yeni bu­luşlar gerçekleştirdiler. Batılı filozoflardan "Tatavmurul-Umem" (Toplumların Gelişmesi) adlı kitabın yazan şöyle demektedir: "Bilim ve sanatın bir meleke halinde herhangi bir toplumda yer edebilmesi için üç kuşağın geçmesi ge­rekir: Taklitçi kuşak, melez kuşak, özgün kuşak. Ama Araplar bu kuralın dışındadırlar. Çünkü bilim ve sanat, sadece bir kuşak içinde onlarda yerleşik bir meleke haline geldi."


      Bölgemizde tanık olduk ve hâlâ da olmaktayız. Nefsi ıslah etmeyi amaç edinen bir eğitim anlayışı esas alınmaksızın sırf bilim ve sanatın tahsil edil­mesi, yanlışları ve yabancıların hegemonyası altına girilmesini engelleyeme­di. Bunu hem Osmanlı devletinde hem Mısır devletinde hem de daha başka yerlerde somut olarak gözlemlemek mümkündür. Bakarsın adam okumuş, bilim ve teknolojide belli bir düzeye gelmiş, sonra bir vilayetin başına gelmiş veya bakan olmuş; ilk işi, kendisine ve çocuklarına yetecek büyük bir servet edinme oluyor; şehvanî arzularını tatmin etme, her türlü lezzetleri tatma, hazlara erme için çalışmak oluyor. Devlet kademelerinde yer alan büyük kü­çük tüm devlet adamlarının davranışı bundan ibarettir. Halkın malını rüş­vet yoluyla, usulsüzlükle, haram yollarla yerler. Bu arzularının tatmininde kullandıklarından arta kalanı ve hatta daha fazlası da yabancıların payına düşer. Biz bu konulan daha önce el-Menâr Dergisi'nde ve bu Tefsir'in ilgili yerlerinde yeterince açıkladığımız için bu giriş kısmında sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz.

      Bizim bu giriş kısmındaki amacımız, -Ey Okuyucu!- Kur'ân'ı anlamanın ve onun yolunda gitmenin gerekliliğini vurgulamaktır. Kur'ân'ı bizzat anla­manın; onun dilinin özelliğine, üslubunun zevkine, belâgatının ruhuna aşi­na olmayan, İslâm tarihi ve Rasulullah'ın (s) hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip bulunmayan kimseler için tefsir etmeye bağlı olduğunu açıklamaktır.

      Ancak dikkatini ve kalbini Kur'an'a yönelten; namazda ve başka zaman­larda onu okurken, Allah'ın açıkladığı gerçekleri, indiriliş konularını, ağır ağır okunuşunun sonuçlarını, üzerinde düşünmenin hikmetleri olan nuru­nu, yol göstericiliğini, rahmetini, öğütlerini, ibretlerini, huşu ve iç ürper-tisiyle kavrayan; evrende sürekli olarak yinelenen ilahi yasalan, Kur'an'ın uyarı ve müjdelerinin gayesi olarak algılayan, bunları akıl ve fıtrat olarak özümseyen, yapabildiği kadarıyla Allah'ın yasaklarından kaçınmak ve emir­lerini uygulamak sûretiyle takva duygusuyla bezenen kimseler Kur'ân'ı an­layabilir, Kur'an hakkında derin kavrayışa sahip olabilir.

      Çünkü Kur'ân, yüce Allah'ın buyurduğu gibi "Mûttakîler (takva sahipleri) için bir hidayettir."[15]

      Bugüne kadar yazılan tefsirlerin büyük çoğunluğunun, okuyucusu­nu bu yüce gayelerden, bu ulu yol göstericilikten alıkoyar nitelikte olması Müslümanların talihsizliğidir. Kimi tefsirler i'rab bahisleri ve nahiv kural­larına, meânî nüktelerine, edebi sanatların inceliklerine, beyan ıstılahlarına boğularak okuyucuyu Kur'ân'dan koparır. Kimi tefsirler, kelamcıların cedelleriyle, usûlcülerin tahriçleriyle, müçtehitleri taklit eden fakihlerin çıkar-samalarıyla, mutasavvıfların tevilleriyle, mezhep ve fırkaların birbirlerine karşı olan bağnazlık ve taassuplarıyla, bunlara dair ardı arkası kesilmeyen açıklamalarla okuyucuyla Kur'an arasına girer. Kimi tefsirler de rivayetlere boğar, İsrâliyatla dolar ve böylece Kur'ân'a ulaşmayı engeller. Bütün bunlara bir de Fahreddin Razî'nin (ö.606/1210) çıkardığı bir başka engeli eklemek gerekiyor. O da, tuttu kendi döneminde ümmet için yeni olan Yunan kö­kenli astronomi, matematik, tabiat bilgisi vb. gibi müsbet bilim adına ne varsa hepsini tefsirine doldurdu. Bazı çağdaş yazarlar da onu örnek aldı ve çağımızda ulaşılan ilmî düzeyi kitaplarına yansıttılar ve müsbet bilimlerden geniş geniş alıntılar yaptılar. Güya âyeti tefsir ediyorum diye âyette geçen gök, yer gibi isimleri; astronomi, botanik, biyoloji gibi ilimlerin verilerinden hareketle uzun uzun izahlara kalkıştılar ve sonunda okuyucu, bunlar arasın­da Kur'ân'ın asıl amacını unuttu gitti.

      Hiç kuşkusuz, Kur'ân tefsirinin vasıtaları bağlamında anılan şeylerin ba­şında Arap dili ile ilgili bilimler gelmektedir ve bunların bilinmesi zorun­ludur. Aynı şekilde usûl terimlerini, bunların özellikle Kur'ân'ın ifade tar­zıyla ilgili olanlarını da -nahiv ve meânî kuralları gibi- bilmek gerekir. Yine evrenin ve Allah'ın evrendeki değişmez yasalarının bilinmesi de Kur'ân'ın anlaşılmasına yardımcı olur.

      Rasulullah'tan (s), ashaptan ve tabiîn âlimlerinden bize ulaşan tefsirle il­gili rivayetlere gelince; bunların bir kısmını da bilmek zorunludur. Çünkü sahih bir kanalla rivayet zinciri Rasulullah'a kadar dayandırılan bir rivayet, Kur'an tefsiri bağlamında daima önceliklidir. Bunun hemen arkasından alim sahabeden bize intikal eden âyetlerin lûgavi açıklamasına ve o dönemin uy­gulamasına ilişkin sahih haberler gelir. Ne var ki, bu düzeyde sahih rivayetler de son derece azdır. Rivayet esaslı tefsirlerin -Hâfız İbn Kesîr'in (ö.774/1373) dediği gibi- büyük çoğunluğu, Yahudi ve İranlı zındıkların, Ehl-i Kitab iken Müslüman olanların aktardıkları rivayetleri esas almışlardır. Bu rivayetle­rin büyük bir kısmı, geçmiş peygamberlerin ve kavimlerinin kıssaları, bu peygamberlerin kitapları ve gösterdikleri mucizeleri, yahut Ashâb-ı Kehf, sütunlu İrem kenti, Babil sihri, Avc b. Unuk hikayesi ile ilgilidir. Veya kıya­met alâmetleri, kıyametin kopuşu, kıyamet öncesi ve sonrasında meydana gelen olaylar gibi gaybın kapsamında olan hususlara dairdir. Bunları büyük çoğunluğu ise aslı-astan olmayan hurafeler ve uydurulmuş yalanlardır. Ne var ki, raviler hatta bazı sahabîler bu yalanlan doğruymuş gibi onlardan alıp aktarmışlardır. Bu yüzden İmam Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) şöyle de­miştir: "Üç şeyin aslı yoktur: Tefsîr, Melâhim (kahramanlık destanları)[16] ve Meğâzî (Savaş menkibeleri).[17]"

      Yapılması gereken şey, işe yarar rivayetleri, bazı hadis kitaplarında ol­duğu gibi müstakil kitaplarda toplamak, rivayet zincirlerinin güvenilirlik
       
      derecesini ortaya koymaktır. Bu yapıldıktan sonra da bunlardan sahih olan­larını tefsirde, rivayet zincirine yer vermeksizin kullanmaktır. Tıpkı fıkıh kitaplarında kullanılan hadislerin rivayet zincirlerine yer verilmemesi gibi. Bizim bu tefsirimizde yaptığımız gibi sadece hadisin kaynağına işaret etmek yeterlidir.

      Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye (ö.728/1327) şöyle der: Tefsirde iki türlü ihtilâf vardır: Bunların bir kısmı sadece nakle dayanmaktadır. Bir kısmı da nakil dışı yollardan elde edilir. Nakil yolu ile gelenlerin kaynağı ya masûm olan Peygamberidir ya da bir başkasıdır. Bu nakil yoluyla gelen bilgiler için­de, sahih olanını sahih olmayanından ayırt etme imkânı bulunan olduğu gibi, böyle olmayanı da vardır. Bu ikinci kısım, yani sahihini sahih olmaya­nından ayırt edebilme imkânı bulunmayan türden olan nakli bilgilerin tama­mına yakını lüzumsuz şeylere ilişkindir ve bizim onları bilmeye ihtiyacımız yoktur. Meselâ Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin ismi ve rengi, Bakara kıssasında sözü edilen boğazlanan ineğin neresinin öldürülen kişinin cesedine sürül­düğü, Nuh'un gemisinin ölçüleri, kerestesi, Hızır'ın öldürdüğü çocuğun adı ve benzeri konulardaki ihtilâflar... İşte bu kabilden örnekler bilinmesinde yarar olmayan rivayetlere dayanmaktadırlar. Bu gibi şeyleri bilmenin yolu nakildir. Bu konularda Rasulullah'tan (s) bize kadar ulaşan sahih bir haber varsa o kabul edilir, öyle değil de konu hakkında Kab'ul-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih gibilerin Ehl-i Kitab'tan yaptıkları aktarmalar söz konusuysa, o takdirde bunlar ne doğrulanır ne de yalanlanır. Çünkü Rasûlallah (s) Ehl-i Kitabtan yapılan alıntılar hakkında şöyle buyurmuştur: "Ehl-i Kitab'tan bazı kimseler size birşeyler anlattıkları zaman onlan ne tasdik edin ne de yalanlayın!"[18] Bu durum, onlar Ehl-i Kitab'tan naklettiklerini söylemiş olmasalar bile tabiîn kuşağına mensup bazı kimselerden aktarılan rivayetler için de geçerlidir. Tabiîn kuşağına mensup alimler ihtilaf etmişseler, onlardan bazılarının söy­ledikleri diğerleri aleyhine kanıt olmaz. Sağlam bir yolla sahabeden nakle­dilen haberler, tabiînden gelen haberlere nisbetle kabule daha yakm olurlar. Zira onlann bu haberleri doğrudan Rasulullah'tan ya da Rasulullah'tan işit­miş başka bir sahabîden duymuş olmaları güçlü bir ihtimaldir. Ayrıca saha­beler, Ehl-i Kitab'tan , tabiîn nesline oranla daha az nakilde bulunmuşlardır. Şayet bir sahabî kesin bir dille bir haberi naklediyorsa, Ehl-i Kitab'ı tasdik etmeleri yasaklanmış olmasına rağmen, onun bu bilgiyi Ehl-i Kitab'tan ak­tardığı söylenebilir mi?!

      Menkûl haberlerden sahih olanlarını bilme imkânı bulunan kısma ge­lince, bunlar -Allah'a hamd olsun!- çok sayıda bulunmaktadır. Ahmed b. Hanbel'in "Üç şeyin ilmî bir temeli yoktur: Tefsîr, Melâhim ve Meğâzî." sözü bu gerçeği ortadan kaldırmaz. O bu sözünü, bu konularla ilgili haberlerin büyük çoğunluğunun mürsel haberler olması esasına dayalı olarak söyle­miştir.

      Nakil ile değil de istidlâl yoluyla öğrenilen şeylere gelince; bu konuda düşülen hataların büyük çoğunluğu iki yönden kaynaklanmakta ve sahâbe, tabiîn ve onların izinden gidenlerin gerçekleştirdiği tefsirden sonra bu yan­lışlık belirgin biçimde ortaya çıkmıştır. İbn Teymiyye, daha sonra yanlışlığa sebep olan bu iki yaklaşımı şöyle anlatır:

      "Birincisi: Kur'ân lâfızlatına, kendi inançlarını temellendirme amacıyla ilgisi olmayan anlamlar yükleme." Ben derim ki: Usûl ve furûda bağnazca tavır sergileyen bütün mezhep ve fırka mensupları hep aynı şekilde yaklaşmışlar ve kendi inançlarını esas kabul edip, Kur'ân'ı onu desteklemesi için kullan­mışlar, ilgisiz yorumlar yapmışlardır. Bu yaklaşım bid'atların en kötüsüdür ve hadiste yerilen rey ile Kur'ân tefsiri işte budur.

      "ikincisi: Kur'ân'ı, kendi bütünlüğünü, kelâmın sahibi Allah'ı, kendisine in­dirilen Peygamber'i ve ilk muhatapları, kısaca nüzul ortamını dikkate almadan sırf Arapça dil kuralları ve delâletlerini dikkate alarak tefsir etme çabasıdır" O, sonra bu yanlış yaklaşımla ayrıntılı olarak izah etmiştir.

      Görüldüğü gibi tahkik ehlinden olan bu büyük imam, İsrâiliyyattan ol­duğu bilinen haberlerin tümünü tasdik etmekten geri durulması inancın­dadır. Tabiî bu, haddizatında bâtıl olduğunun delilini kendi içinde taşıyan türden olmayan haberler içindir. Bu meyanda Ka'bu'l-Ahbâr'ın, Vehb b. Münebbih'in rivayetlerini isim vererek açıklamıştır. Halbuki eski cerh ve tadil uleması bu iki isim hakkında aldanmışlar, onlan tadîl yönüne gitmiş­ler ve sözlerine güvenilebileceğini belirtmişlerdi. İbn Teymiyye bir de bizim ulaştığımız verilere ulaşsaydı, Ka'bu'l-Ahbâr ile Vehb b. Münebbih'in aslında bulunmadığı halde birçok haberi Tevrat'a ve diğer peygamberlere ait kitap­lara nasıl nisbet ettiklerini bilseydi, onlar hakkında kim bilir neler söylerdi.

      "Tabiinden nakledilen bazı haberler, her ne kadar Ehl-i Kitab'tan alındığı söy­lenmese de aynı şekilde değerlendirilir, güvenilmez." sözüyle (İbn Teymiyye), tefsir ve diğer bilimlere ait ulemânın üzerinde ittifak ettikleri noktaya mu­halif olarak yapılan rivayetleri kastediyor. Çünkü bu haberler, Ehl-i Kitab'a ait olmaktan uzak olabilir. İsrailî haberler karşısında duraksayıp (tevakkuf) tasdik ya da tekzibe gitmemek; Tevrat, İncil gibi onların elinde bulunan ki­taplardan sahih yolla nakledilen haberler hakkındadır. Bunlan tasdik etme­memiz, tahrif edilmiş olabileceği endişesine binaendir. Tekzip etmememiz de indirildiği gibi korunmuş olabileceği ihtimaline binaendir. Nitekim bu meyanda Yüce Allah'ın onlan, "Kitaptan bir pay verilenler... diye nitelediği bilinmektedir.
       
      Yine görüldüğü gibi İbn Teymiyye, bu konuda sahabeden nakledilen ri­vayetler hakkında kesin bir yargıda bulunmamış ve sadece "Sağlam bir yolla sahabeden nakledilen haberler, tabiînden gelen haberlere nisbetle kabule daha yakın olurlar." şeklinde bir ifade kullanmıştır. Zira ona göre sahabi-lerin bu haberleri Rasulullah'tan duymuş olmaları ihtimali Ehl-i Kitab'dan almış olmaları ihtimalinden daha güçlüdür. Çünkü sahabe, onlardan çok az rivayette bulunmuştur. Onun bu görüşü, "Güvenilir olan sahabî, istidlâl yolu ile değil de ancak nakil yoluyla bilinebilecek bir konuda birşey söylemişse, onun bu sözü merjü hadis hükmündedir." şeklinde herhangi bir kayıt getirilmeksizin ifade edilen görüşle irtibatlandrılır. Kaldı ki, sahabe âlimlerinden bazıları­nın Ehl-i Kitab'tan hatta Ka'bu'l-Ahbâr'dan nakillerde bulundukları da bilin­mektedir. Buharî, Muâviye'nin Ka'b hakkında şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Biz onun yalan söyleyip söylemediğini denerdik."20 Ebû Hureyre ve İbn Abbâs da bu isimlerden olmaktadır. Diğer taraftan, Ehl-i Kitab'tan nakillerde bulu­nan bazı tabiîlerden rivayette bulunan sahabîler de vardır.

      Bütün bunlardan sonra denilecek doğru söz şudur: Gaybî haberler gibi herhangi bir konuda; ancak Rasulullah'a ulaşan merfû sahih hadislerin açıklamaları değerlendirilebilir, başkalarına nisbet edilen sözlere zaten itibar edilemez. Nitekim bu, İmam İbn Cerîr et-Taberî'nin (ö.310/922) de sık sık açıkladığı bir kuraldır.

      İbn Teymiyye'nin bu konuda aktardığımız değerlendirmesi, İmam Ahmed'in sözüyle çelişmez. Çünkü İmam, bu üç alanda hiçbir sahih rivayet yoktur demek istememiş, aksine bu konulara dair rivayet edilen haberlerin çoğunun muttasıl bir senetten yoksun olduğunu, sahabeye kadar sahih bir senetle ulaşan hadisler içinde de hüccet olabilecek merfu hadislerin oldukça az olduğunu ifade etmek istemiştir.

      Bütün bu arzettiklerimizden maksadımız şudur: Rivayet tefsirlerinde yer alan haberlerin büyük çoğunluğu ya da önemli bir miktarı Kur'ân'a perde­dir ve okuyucunun, onun nefsi arındırıcı, aklı aydınlatıcı yüce maksatları­na ulaşabilmesine engeldir. Rivayet tefsiri ile meşgul olmayı yeğleyenler, ne senet bakımından ne de içerik bakımından hiçbir değeri olmayan pekçok rivayet ile meşgul olmakta ve bu arada Kur'ân'ın istediği asıl amaca bir türlü ulaşamamaktadırlar. Keza diğer tefsirlerle uğraşanlar da az önce değindiği­miz gibi daha başka sebeplerle, gene onun asıl amacına ulaşamamaktadırlar.

       
      30. Buhari, l'tisdm, 25.

      Buna göre yeni bir tefsire şiddetle ihtiyaç vardır. Bu tefsirde birinci amaç Kur'ân'a bir hidayet kitabı olarak yaklaşmak ve bizzat kendisi hakkında gene kendi içinde bulunan âyetlerin nitelemesini ön plâna çıkararak ona önem vermek; onun uyancı-müjdeleyici, yol gösterici, ıslâh edici özelliklerini esas almak olacaktır. Görüldüğü gibi bu, Üstadımız Şeyh İmam Muhammed Abduh'un -Allah ona rahmet eylesin ve en güzel biçimde ödüllendirsin!- ders­lerinden iktibasla girişte söylediğimiz sözlerin açılımı olacaktır. Sonra içinde yaşadığımız çağın gereklerine yönelinecektir. Bütün bunlar yapılırken kolay bir üslup kullanılarak her sınıftan okuyucu kitlesine hitap edilmesi esas alına­cak, felsefe ve tabiat bilimleri vb. ile uğraşanların şüpheleri izale edilecek, eser­de de görüleceği gibi benzer hususlara riayet edilecektir. Bunlar, Yüce Allah'ın bu âciz kuluna nasib ettiği bir başan olmuştur. İşte öyküsü:

      Ben, Trablus'ta ilimle iştigal etmezden önce kendimi ibadete vermiştim ve tasavvufa meyilli idim. Kur'ân'ı, ibret almak, âhirete meyletmek, dünya­dan el etek çekmek için okumaya niyet eder, ona bu gözle bakmaya çalışır­dım. Azlığına rağmen elde ettiğim ilimle insanlara da faydalı olabileceğime dair kendimde bir liyakat görünce, kendi memleketimde halkı etrafımda toplayıp onlara Kur'ân ile vaaz etmeye başladım. Teşvik (tergîb) âyetlerinden çok ürperti veren, umut vermekten çok korku uyandıran, müjdelemekten çok uyarıcı olan âyetlere ağırlık verirdim. Dünyada orta yolu ve dengeli bir hayat yaşamayı takip etmekten çok zühde, dünyadan el etek çekmeye teşvik eden bir yol izliyordum.

      Bu anlayışın etkisi altında hayatımı sürdürürken, babamın evrakları ara­sında "el-Urvetul-Vuska" gazetesinin bazı nüshalarını gördüm ve makalele­rini okumaya başladım. Bu gazete İttihad-ı İslam (İslâm Birliği) çağrısında bulunuyor, İslâm'ın yeniden o eski şerefli günlerine dönmesi, kaybettiği top­rakların geri alınması, ecnebilerin egemenliği altına giren Müslüman halk­ların özgürlüklerine kavuşturulması gibi konulan işliyordu. Makaleler kal­bimde derin bir etki yapmıştı ve ben hayatımın yeni bir dönemine başlamış­tım. Bu makalelerin takip ettiği usûl ve üslûba, işlenen konulara âyetlerin delil getirilişine, meselenin Kur'ân'la temellendiriliş biçimine hayran olmuş­tum. Makalelerin, farklı üsluplarda ele alınmalarına ve yazarlarının anlayış farklılıklarına sahip olmalarına rağmen, âyetlerin tefsirinde daha önce hiçbir müfessirin yakalayamamış olduğu manaları yakalamaları, hayranlığımı ar­tırmıştı.

           El-Urvetul-Vuska'nın Benimsediği Esaslar

      el-Urvetu'l-Vuska'nın benimsediği en önemli esaslar şunlardı:

       
      Yüce Allah'ın evrende ve toplumsal alandaki değişmez yasalarım (sünnetullah) tespit edip bunları açıklamak; toplumların yükselmesi ve gerile­mesi, güçlü olması ve zayıf düşmesi gibi konulara bu çerçevede açıklık ge­tirmek.

      İslâm'ın bütüncüllüğünü ortaya koymak; buna göre İslâm dini aynı za­manda yöneten ve hükmeden bir dindir, dünya ve âhiret saadetini bir araya getirmiştir. Bunun gereği olarak da o; ruhanî, toplumsal, medenî, askeri kı
       
      saca hayatın her alanı ile ilgili bir dindir. Üstün savaş gücüne sahip olunma­sını emretmesi, insanları zorla dine sokmak için değil adalet üzerine kurulu şer'î yapılanmayı korumak, bütün insanlığın hidayeti için çalışmak, İslâm ümmetinin izzet ve şerefini korumak içindir.
      3. Müslümanlar arasında ırk-soy esasına dayalı bir ayrılık olamaz; bütün Müslümanlar kardeştir ve hiçbir nesep, dil ya da hükümetin onları ayırması kabul edilemez.
      Bu makaleler şarkın iki bilge âlimini, iki İslâm müceddid ve ıslahatçı­sını bana sevdirmişti. Bunlar Seyyid Cemaleddin el-Hüseynî el-Afgani ile Mısırlı Şeyh Muhammed Abduh idi. Bunlar, İngilizlerin H. 1299 sonlannda Mısır'ı işgal etmelerinin akabinde H. 1301 yılında Paris'te el-Urvetul-Vuska gazetesini kuran kimselerdi. Bu değerli makalelerin yazan ikincisi (Abduh) idi, ancak gazetenin asıl fikir öncülüğünü yapan, idare eden ve yönlendiren birincisi (Afgani) idi. Bu alanlarda o, Abduh'un gerçek anlamda üstadı ve mürebbisi idi.

      eI-l/rvetu1-Vusfea'nın bende bıraktığı tesir ile Cemaleddin Afgani'nin yanma gitmek, onunla buluşmak ve doğrudan kendisinden istifade etmek istedim. O sırada kendisi İstanbul'a gelmişti. Ona hal tercümemi yazdım ve kendisi ile beraber olma arzumu dile getirdim. Bu arzumu engelleye­nin de kendisinin İstanbul'da ikameti olduğunu, zira kanaatime göre orada uzun süre duramayacağını ifade ettim ve gerekçesini de şu sözlerle belirttim: "Çünkü şark ülkeleri ahmak bir hasta halini almıştır; ilaca, ilaç olduğu için tiksinti duymakta ve onu almaya yanaşmamaktadır."

      Afgani'nin İstanbul'da vefatından (1897) sonra onun halifesi olan İmam Muhammed Abduh ile irtibat kurmak ve ona intisap etmek için, İslâmî ıs­lahat konusunda onun görüş ve tecrübelerine vakıf olmayı kendime amaç edindim ve bunun için fırsat kollamaya başladım. Nihayet 1315 yılı Receb ayında bu fırsatı yakaladım. Bu buluşmamız, benim Trablus'taki tahsilimi tamamlamam ve hocalarımdan âlimlik icazeti almamdan sonraydı. Mısır'a taşınmış ve ıslâh çağrısı için el-Menâr dergisini kurmuştum.

      Şeyh Muhammed Abduh ile Kahire'ye vardığım ilk gecenin gündüzün­de, kuşluk vaktinde buluşmuştum ve bu buluşma, ayrılmaz ikili olmamı­zın başlangıcı (lâzım-melzûm ilişkisi) gibi olmuştu. Benim ona yaptığım ilk öneri bir Kur'ân tefsiri yazması ve eI-Urvetu'î-Vusfea gazetesine yazdığı genel toplumsal içerikli makalelerde bulduğumuz ruh ve aydınlığı bu tefsire de vermesi şeklinde olmuştu. O bu öneriye karşılık şöyle demişti: "Kur'ân'ın her yönden tefsir edilmeye ihtiyacı yoktur. Pekçok tefsirleri var ve bu tef­sirler birbirlerinin ihmal ettiği noktalan tamamlayıcı mahiyettedir. Şimdi Kur'ân'ın tamamının değil, bazı âyetlerinin tefsirine hem de şiddetle ihti­yaç vardır. Hem tam bir tefsire ömür kâfi gelmeyebilir." Bunun üzerine ben ona "bir tefsir dersi vermesini" önerdim. Bu 1315 senesi Şaban ayında idi. Önerimi sonra Ramazan ayında tekrarladım. Önemli gördüklerimi burada zikredeceğim bazı mazeretler ileri sürmüştü:
      Ramazanın on üçünde Cuma günü ziyaret etmiştim. Bana İslâm'a yönelik ithamlar içeren Fransızca bir kitaptan bazı parçalar okudu ve reddiye ola­rak da şöyle söyledi: Bu Frenkler İslâma yönelik ithamlarında, onun gerçek yüzünü tanımadıklarından, Müslümanların kötü hallerini esas almaktadır­lar.


       
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786055146146
      MarkaEkin Yayınları
      Stok DurumuVar
      9786055146146
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.