• Tüm Kategoriler
    • AXES BONUS CARD FİNANS WORLD PARAF MAXİMUM KARTLARA 3 TAKSİT CANLI STOK Sistemi ile Çalışıyoruz. Tedarik Sistemi Şeklinde Çalışmıyoruz. Stoktaki Ürünlerle Hızlı Kargo

      Müzekkin Nüfus, Eşrefoğlu Rumi

      Müzekkin Nüfus, Eşrefoğlu Rumi
      Görsel 1
      Fiyat:
      42,00 TL
      İndirimli Fiyat (%42,9) :
      24,00 TL
      Kazancınız 18,00 TL
      4.5 2
      24.00 www.goncakitap.com.tr
      Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde
      Haber Ver

      Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

      Bez Ciltli, 1.Hamur Şamua, 619 Sayfa
      65,00 TL
      40,00 TL
      %38,5
               Stoktan kargo
       

      Kitap              Müzekkin Nüfus - Tam Metin
      Yazar             Eşrefoğlu Rumi
      Tercüme         Yaman Arıkan
      Yayınevi         Saadet Yayınları
      Etiket Fiyatı    42 TL 
      Kağıt - Cilt      2.Hamur kağıt - Ciltli
      Sayfa - Ebat   544 Sayfa - 17x24.5 cm
      Yayın Yılı        2010
      ISBN               978975764024


       
      Saadet Yayınevince Yayınlanan, Eşrefoğlu Rumi tarafından yazılan Müzekkin Nüfus adlı kitabı incelemektesiniz.
      Müzekkin Nüfuskitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla  oku .  O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
       

       
           MÜZEKKİN NÜFUS - MÜZEKKİ’N-NÜFUS RUHLARA AB-I HAYAT
              Müzekkin nufus  -  müzekki’n nüfus  ruhlara ab-ı hayat

       
       
                     TAKDİM
       
      Muhterem okuyucularım,
       
      Şu insanoğlu, kâinatın en küçük bir numunesi olduğu gibi, Allah (c.c.)'ın da en şerefli olarak yarattığı bir varlıktır. İnsanın, şerefli bir varlık olarak yaratıldığı bizzat Kur'an'da Allah (c.c.) tarafından ifade edilmektedir. Esasen onun, hem kâinatın küçük bir numunesi oldu­ğunu, hem de şerefli bir varlık olarak yaratıldığını biz kendimiz de görmekte, müşahede etmekteyiz. Evet, gerçekten insanoğlu, yaratılışı itibariyle en şerefli ve kâmil bir varlıktır. Fakat hemen ifade etmek zorundayız ki, yaratılış itibariyle en şerefli ve kâmil bir varlık olan insanoğlu, bu tıynetini korumadığı ve yaratılış gayesine uygun hareket etmediği takdirde de en sefil ve en bayağı durumlara düşmektedir. Demek ki, insanın, yaratılış itibariyle en şerefli ve en kâmil bir varlık olması yeterli değildir. Bilakis, yaratılışındaki bu şerefliliği ve kemâli korumak ve devam ettirmek de gereklidir. Bunu bir örnekle izah ede­lim:
       
      Meselâ en iyi elma veren cins bir elma ağacı düşününüz. Aslında bu ağaç, cins bir elma ağacıdır. Yani en iyi cinsten elma veren bir elma ağacıdır. Onun, her sene en iyi cinsten meyvesini yani elmayı verebilmesi için kendisine bakılması, zamanında meyvelerinin kurt, haşarat vesaireden korunması gerekir. Aksi takdirde, ağacımız en iyi cins elma ağacı olmasına rağmen en iyi elmayı vermeyebilir. En azın­dan, elmaları, mesela kurtlu, cılız...olabilir. Demek ki ağacımızın sadece en iyi cins elma ağacı olması yeterli değildir.

      İşte aynen bunun gibi, Allah (c.c.) da insanı en şerefli ve en kâmil bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat tıpkı yukarıdaki örnekte olduğu gibi, onun aslında en şerefli ve en kâmil bir varlık olarak yaratılmış olması yeterli değildir. Bilakis bu yaratılışına uygun hareket ve davranışlar içinde bulunarak tıynetindeki kemâli ve şerefliliği devam ettirmesi de lazımdır. İşte, yaratılışlarındaki bu kemâl ve şerefliliği devam ettire­bilenler, insanlıklarını korumuş, insanlık mertebesinde kalmış olurlar. Yaratılışlarındaki bu kemâl ve şerefliliği koruyup, devam ettirmeyen­ler ise değil insanlık mertebesinde kalmak, hayvanlık derecesinde bile kalamazlar. Oradan da aşağılara düşerler. Nitekim bu husus da yine bizzat Kur'an'da belirtilmektedir. Allah (c.c.) buyurur:
       
      "Yemin olsun ki biz, cinlerle insanlardan birçoğunu Cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri (akl-ı selimleri) vardır, bun­larla idrak etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulak­ları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da aşağıdadırlar. İşte onlar, gaflette olanların tâ kendileridir." (A'râf Sûresi, 179. âyet)
       
      Öteden beri Allah (c.c.)'ın mahlukatı arasında şöyle bir tasnif yapılır:
       
      1-Yapısında günah işlemeye sevk edecek bir saik bulunmayanlar,
      2-Yapısında hem günah işlemeye hem de iyilik yapmaya sevk ede­cek iki ayrı saik bulunanlar.
      3-Yapısında günah ile sevabı, iyilikle kötülüğü... ayırt edecek bir hassa bulunmayanlar.
       
      Birinci guruptaki varlıklara örnek, meleklerdir. Gerçekten melek­lerin yaratılışında günah işlemeye sevk edecek bir saik, yani nefs yok­tur. Onlar, yaratılış itibariyle günah işlemek ve kötülük nedir asla bilmezler. Allah (c.c.) onları o şekilde yaratmıştır.
       
      İkinci guruptaki varlıklara örnek insandır. İnsanoğlunda, onu hem günaha sevk edecek saik, yani nefs, hem de sevaba yani iyiliğe sevk edecek akıl vardır. Kısacası yaratılış itibariyle insanoğlu, tıpkı iki kaptanlı bir gemiye benzer. Bu kaptanlardan biri, gemiyi daima kötü ve tehlikeli mahallere götürmek isteyen kötü ruhlu biridir. Diğeri de gemiyi daima tehlikesiz ve emin yerlerden geçirmek isteyen akıllı ve iyi ruhlu birisidir. Bu iki kaptan arasında aynı zamanda büyük bir mücadele de vardır. Yani her ikisi de, geminin idaresini ele geçirmek için birbirleriyle kıyasıya mücadele etmektedirler. Doğal olarak kap­tan köşkünü ele geçiren, gemiye hakim olacak ve onu kendi arzu­suna uygun yerlerde seyrettirecektir...
       
      İnsanoğlundaki bu iki kaptan şunlardır:
       
      1- Akıl
      2- Nefs
       
      Akıl, iyiliğin temsilcisidir. İnsanı daima iyiye sevk etmek isteyen, tedbirli bir kaptandır. Eğer insanda bu kaptan yani akıl hakim olursa, o kişi, yaratılışına uygun şerefliliği ve kemâli korumuş olur. Böyle bir insan, şeref bakımından meleklerin derecesinin de üstüne çıkar. Çünkü onlarda zaten nefs denen şey yoktur. Binaenaleyh, onlar yara­tılışları itibariyle zaten kötülük işleyemezler. İnsanoğlu ise, kendisini devamlı olarak kötülüğe sürüklemek isteyen bir sâikin bulunmasına rağmen onu alt edip, iyilik yolundan ayrılmamakla bir gayret içinde bulunmuş ve bir başarı sağlamıştır. Yani meleklerinki fıtrîdir, yaratılış­tandır. İnsanınki ise fıtrî değildir. Bir çalışma ve gayret neticesidir. Binaenaleyh, insanın bu hareketi saygıya layıktır.
       
      Nefs de kötülüğün temsilcisidir. Nefs, kötülüğün kaptanıdır. Nefs, kötü ruhlu bir kaptandır. O, insanı daima kötülüğe sevk etmek ister. Nitekim bunun böyle olduğu Kur'an'da da açıkça belirtilmektedir. Şanı mübarek ve yüce olan Allah, Hz. Yûsuf (a.s.)'tan hikayeten şöyle buyurur:
       
      "Ben, nefsimi tezkiye edemem, temize çıkaramam. Zira muhakkak ki nefs, bütün şiddetiyle kötülüğe meyyaldir, kötülüğü emretmektedir. Ancak Rabbimin rahmetiyle korudukları müstes­na! Çünkü Rabbim çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." (Yûsuf Sûresi, 53. âyet)
        
      İşte kendilerinde akıl değil de nefs hakim olan kişiler, yaratılışlarındaki o şerefliliği ve kemâli kaybetmiş, hayvanların da aşağısında en süflî (en aşağı) durumlara düşmüş olurlar. İnsanoğlunun, hayvanların derecesinin de aşağısına düşmüş olmasının sebebi şudur: Hayvan­larda akıl denen şey yoktur. Sırf nefs vardır. Yani Allah (c.c.) onlara, yaratılış itibariyle sadece nefsi vermiştir. Binaenaleyh hayvanlar, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, günah ile sevabı, kâr ile zararı vs... birbirinden ayırt edemezler. Allah (c.c.) onlara bu hassayı vermemiştir. Halbuki, insanoğlu böyle değildir. Allah (c.c.) ona iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, kâr ile zararı, günah ile sevabı vs... birbirinden ayırt eden akıl nimetini vermiştir. İnsanoğlu ise Allah (c.c.)'ın vermiş olduğu bu aklı kullanmayarak daima kötü­lüğe meyyal olan nefsin arzularına teslim olmakla, fıtratına aykırı bir davranış içine girmiştir. İşte bunun içindir ki, aklını kullanmayıp da nefsinin emrine teslim olanlar, derece bakımından hayvanların da altına düşmüşlerdir. Bu hususta hayvanlar için herhangi bir şey söylenemez. Zira onların her hareketi, yaratılışlarının bir neticesidir. Halbuki insanlar için durum böyle değildir. Zira onlarda, sadece hep kötülüğe meyyal olan nefs yoktur. Bilakis hep iyiliğe meyyal olan akıl da vardır. Binaenaleyh, insanın durumu değişiktir.
       
      Üçüncü guruptaki varlıklara örnek de hayvanlardır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi hayvanlarda iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, günah ile sevabı vs... birbirinden ayırt edecek bir hassa (akıl) yoktur. Allah (c.c), onların ruhuna böyle bir hassa koymamıştır. Binaenaleyh, insana nazaran onlar mazurdur. Çünkü yaratılış seviye­lerinin icabını yapmaktadırlar, yaratılışlarına uygun bir hareket ve davranış içinde bulunmaktadırlar. Halbuki insan böyle değildir. Onun seviyesi, hayvanın seviyesinden çok yükseklerdedir. Zira kendisinde bu seviyenin çok üstünde bulunmasını gerektiren akıl nimeti vardır.
       
      Şimdi bütün bunlardan sonra, bir de hassaten insanın yapısına bir göz atalım. İnsanın yapısı, birbirinden tamamen farklı iki ayrı unsur­dan meydana gelir. Yani Allah (c.c.) onu, mahiyetleri birbirinden tamamen farklı iki ayrı unsurdan yaratmıştır. Bunlar, Ruh ve Beden'dir. Diğer bir ifade ile Madde ile Mana'dır. İnsanın yapısını meydana getiren unsurlar birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Yani insanda madde ve mana olmak üzere iki ayrı unsur vardır. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: İnsanın yapısı Cismani ve Ruhani olmak üzere iki kısımdır. Bundan başka, insan, yapısında iki ayrı unsura sahip olduğu gibi, iki ayrı zevke de sahiptir. Bunlar, Maddi Zevkler ve Manevi Zevklerdir. Veya Cismani Zevkler ve Ruhani Zevklerdir. Bu hususu şu şekilde de ifade edebiliriz:
       
      İnsanın yapısında bulunan her bir unsurun, kendine has bir de zevki vardır. Ruhun, manevi/ruhani bir zevki olduğu gibi, bedenin de maddi/cismani bir zevki vardır. İnsanda hem manevi / ruhani, hem de maddi/cismani zevk olmasına karşılık; meleklerde sırf ruhani/manevi zevk, hayvanlarda da sırf maddi/cismani zevk vardır. İşte insanoğlu, kendisinde aklı hakim kılarak manevi/ruhani zevklere sahip olduğu zaman, derece bakımından meleklerin de üstüne çıkar. Zira melek­lerin yaratılışında maddi/cismani zevkler yoktur. Onlar, sırf ruh/mana­dan ibarettir ve sırf manevi/ruhani zevklerden haz duyarlar. İnsan ise böyle değildir. Onda, manevi/ruhani unsurun yanında bir de maddi/ cismani unsur vardır. Dolayısıyla insan, bir taraftan manevi/ruhani zevklerden haz duyarken, diğer taraftan da maddi/cismani zevkler­den haz duymaktadır. İşte maddi/cismani zevkleri bir kenara itip, manevi/ruhani zevklere sahip çıkmak ve onlarla hemhal olmak, insana meleklerin derecesinin de üstünde bir derece kazandırmak­tadır. Yine gayesine uygun hareket etmiş olanlar da bu vasıflardaki kişilerdir.
       
      Şimdi bütün bunlardan sonra, muhterem okuyucularımızın zih­ninde beliren en mühim mesele şu husus olacaktır: Acaba kişinin fıtratındaki şerefliliği muhafaza etmesi nasıl mümkün olur ve bunun yollarını bize hangi sistem gösterir? Yani neye sarılırsak, insanlık mer­tebesinde kalabilir veya bu mertebenin de üstündeki mertebelere çıkabiliriz?..
       
      İşte şimdi, her bir okuyucumuzun zihninde belirmesi ve bize sor­ması muhtemel olan bu hususu cevaplandıralım:
       
      Değerli okuyucularıma sözü hiç uzatmadan hemen ifade edeyim ki, insanın insanlık mertebesinden aşağılara düşmemesini, hatta insanlık mertebesinden daha da yukarılara yükselmesini sağlayacak yegane sistem dindir, Allah (c.c.)'ın son hak dini İslamiyet'tir. O'nun kitabı Kur'an'dır, Allah (c.c.)'ın Resûlü'nün sözleri (hadisler)dir, Allah (c.c.)'ın Resûlü'nün gittiği yoldur. Şu halde kısaca diyebiliriz ki: Ancak Allah (c.c.)'ın dini Müslümanlığı ruhlarına sindirenler ve onun esasla­rını hayatlarında yaşayıp tatbik edenler insanlık seviyesini muhafaza edebilirler, hatta bu seviyeden daha da yücelere (meleklerin derece­sinin de üstüne) çıkabilirler. Allah (c.c.)'ın dinini ruhlarına sindiremeyen ve onun esaslarını hayatında yaşayıp tatbik edemeyenler ise insanlık seviyesini muhafaza edemedikleri gibi, daha da aşağılara (hayvanlık derecesi veya onun da aşağısına) düşebilirler.
       
      Şu halde, birer insan olarak bizim de yapmamız gereken en önemli husus, Allah (c.c.)'ın dini İslamiyet'i bütün esasları ile ruhlarımıza yer­leştirmek ve bir hayat boyu bu esasları nefes be nefes yaşamak, tat­bik etmektir. Bu durumda karşımıza iki önemli konu çıkıyor:
       
      1- Din imizin esaslarını doğru ve eksiksiz olarak öğrenmek,
      2- Öğrenilen bu esasları eksiksiz olarak yaşamak, tatbik etmek.
       
      Herhangi bir şey veya bir sistem ne derece iyi ve faydalı olursa olsun, eğer doğru ve eksiksiz olarak bilinmezse, tatbikat neticesi fay­dasız olur. Mesela muayyen bir hastalığa son derece iyi gelen herhan­gi bir ilaç düşününüz. Bu ilaç, ne derece şifalı ve iyileştirici olursa olsun, kullanış şekli iyi bilinmez ve yanlış olarak tatbik edilirse neticede faydalı ve iyileştirici olmaz. Demek ki aslında ilacın şifalı ve iyileştirici olması yeterli değildir. Aynı zamanda onun, tarifeye uygun olarak kul­lanılması da lazımdır.
       
      İşte aynen bunun gibi, dinin, aslında fevkalâde esasları ihtiva eden ilâhi bir sistem olması yeterli değildir. Onun esaslarının, aynı zamanda doğru olarak bilinmesi ve doğru olarak tatbik edilmesi de gereklidir.
       
      Bundan başka, mesela herhangi bir ilacın, herhangi bir hastalığa şifa olduğunun sadece bilinmesi de yeterli değildir. Onun, aynı zamanda kullanılması ve tatbik edilmesi de lazımdır. İşte tıpkı bunun gibi, dinin esaslarının da doğru olarak sadece bilinmiş olması kâfi değildir. Bu esasların, aynı zamanda nefes be nefes yaşanması ve tat­bik edilmesi de gereklidir. İşte ancak bu takdirde, kişi, onun faydasını görebilir ve kendisini insanlık derecesinde tutabilir. Allah (c.c.)'ın dininin esaslarını doğru olarak bilmeyenler veya bildikleri halde o esasları hayatlarında nefes be nefes yaşamayanlar ise onun faydasını görmezler ve kendilerini insanlık seviyesinde tutamazlar.
       
      Mesele böylece anlaşıldıktan sonra, şimdi de dinimizin esaslarını nasıl ve nerelerden öğrenebileceğimiz konusuna gelelim. Değerli okuyucularım takdir buyururlar ki, dinimizin esaslarını şu iki kaynak­tan öğrenebiliriz:
       
      1-Hakiki din alimlerinden, din mürşitlerinden,
      2-Dinimizin esaslarını doğru olarak yazan muteber kitaplardan.
       
      Her şeyin kusurlusu-kusursuzu, eksiği-tamı... olduğu gibi, şüphesiz ki dini sahada yazılmış eserlerin de kusurlusu-kusursuzu, eksiği-tamı... vardır. Kısacası, dini kitap olarak satılan her kitap, dini kitap değildir. Bu bakımdan, bilhassa dini kitap konusunda, muhterem Müslüman kardeşlerimizin çok dikkatli olmaları gerekir. Dini sahada­ki bir kitap, herhangi bir metâa benzemez. Zira o, insanın ebedi saadeti veya bedbahtlığı ile alâkalıdır. Yani dini sahada yanlış olarak yazılmış bir kitap, kişinin sonsuza değin bedbaht olmasına sebep ola­bilir. Bu bakımdan, değerli okuyucularımızın dinî kitap alırken çok dikkatli olmaları gerekir.
       
      Zamanımızda, dini eser olarak satılmakta olan pekçok kitap vardır. Fakat esefle söylemeliyim ki bunların pek azı dini kitap olma hüviyetini taşımaktadır. Ekseriyeti ise yalan-yanlış ve hurafe sözlerle doludur.
       
      Müslüman halkımıza, hurafeden uzak ve ciddi eserlerle faydalı olma niyetiyle harekete geçen Selahattin Sağlam kardeşimiz, şah­sımıza başvurarak kendisine bu vasıflarda eserler hazırlamamız için ricada bulundular ve ilk olarak "Büyük Mızraklı İlmihal" adıyla bir eser yazmamızı arzuladılar. Bu eser hazırlandı ve SAADET YAYINEVİ okuyucularının istifadesine sunuldu. Birçok okuyucumuz, bu isim altında ilk defa böyle seviyeli bir eserin hazırlanmış olmasından duy­dukları memnuniyeti şahsen ifade ettiler. Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun ve onu okuyan bütün Müslüman kardeşlerimize feyizler bahşetsin. Bizim naçiz kalemimize de daha böyle nice eserler nasip eylesin.
       
      Şu anda elinizde tuttuğunuz bu muazzam eser de SAADET YAYINEVİ'nin siz değerli okuyucularına bir diğer hizmetidir. MÜZEKKİ'N NÜFUS adını taşıyan bu eser, bilindiği gibi, Eşrefoğlu Rumi'nindir. Biz, zamanımızdan çok önceleri yazılmış olan bu eseri sadeleştirdik, bugünün insanının rahatlıkla okuyabileceği bir hale getirdik. Zira eser, ifade, üslup ve diğer bazı yönlerden tekrar düzene sokulmadıkça bugünün insanına faydalı olmaktan uzaktı. Nitekim onun üzerinde böyle bir çalışma yapılmadan meydana getirilmiş bas­kılar, günümüz müslümanına faydalı olmaktan uzaktır. Bu iddiamızın doğruluğunu, bizim baskımızla diğer herhangi bir baskıyı karşılaştıran okuyucularımız kabul edeceklerdir. Esasen, muhterem okuyucu­larımız, ister telif olsun, ister tercüme olsun, ister sadeleştirme olsun bizim bütün eserlerimizde aynı durumu müşahede edeceklerdir. Kim ve sosyal seviyesi ne olursa olsun, her bir okuyucumuz, bizim kalemimizden çıkmış olan her eseri zevkle ve rahatlıkla okur, anlar, istifade eder. Biz bu hususu, bizzat okuyucularımızın ifadelerinden naklediyoruz. Burada hemen söyleyeyim ki, bundan önceki eserleri­mizden duydukları memnuniyeti bizzat şahsımıza ifade eden muhterem okuyucularımın, bu eserden de memnun kalacaklarından eminim. Allah (c.c.)'tan niyazım, onu okuyan muhterem Müslüman kardeşlerimizi ilâhi feyizlerinden mahrum etmemesidir. Bu arada, eserin hazırlanmasına vesile olan Selahattin Sağlam kardeşimize de teşekkürü borç bilirim.
       
      Söz buraya gelmişken, eserin müellifi Eşrefoglu Rumi hakkında da siz muhterem okuyucularıma kısa bir bilgi vermeyi faydalı addediyo­rum:
       
       
      EŞREFOĞLU RÛMÎ'NİN HAYATI VE ESERLERİ
       
      Müzekkin Nüfus isimli bu eserin müellifi, memleketimizde şu isimlerle tanınır:
       
      1- Eşrefoğlu Rumi,
       
       2- Eşrefzade,
       
      3- Eşref Rumi.
       
       
      Eserde, babasının ve dedesinin isimleriyle beraber geçen künyesi ise şöyledir:
       
      1- Abdullah İbni Muhammed el-Mısrî el-Rûmî Kadirî,
      2- Şeyh Abdullah İbni Eşref İbni Muhammed el-Mısrî.

      Demek ki:
       
      a)  Müellifin dedesinin adı Muhammed'dir,
      b)  Babasının adı Eşreftir,
      c)  Kendi adı da Abdullah'tır,
      d)  el-Mısrî ifadesi olduğuna göre, dedesi de Türkiye'ye aslen Mısır'­dan gelmiştir.
       
      Gerçekten Eşrefoğlu'nun dedesi aslen Mısır'dan göç ederek İznik'e yerleşmiştir. Bu sebepten Eşrefoğlu İzniki yani İznikli nâmı ile de anılır. Eşrefoğlu Rumî diye anılmasının sebebi ise, o devirlerde eski Doğu Roma hudutları dahilinde bulunan insanların hep Rumi yani Romalı diye adlandırılmalarıdır. Nitekim aynı sebeplerle, Mevlânâ Celâlüddîn de Celâlüddîn Rumi diye adlandırılır. ( müzekkin nufus kitap, müzekkin nüfus saadet yayınları, yaman arıkan tercümesi, eşrefoğlu rumi kitapları, yaman arıkan, müzekkin nüfus , müzekkin nufus fiyatı )
       
       
        
       
      Saadet Yayınevince Yayınlanan, Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nüfus adlı kitabı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789757640240
      MarkaSaadet Yayınevi
      Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
      9789757640240

      İlginizi Çekebilecek Diğer Ürünler

       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.