• Tüm Kategoriler
    • Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 


      VE KUVEYT TÜRK KREDİ KARTLARINA VADE FARKSIZ 4 TAKSİT BAŞLAMIŞTIR.


       

      Niyet ve İhlas

      Niyet ve İhlas
      Görsel 1
      Fiyat:
      17,00 TL
      İndirimli Fiyat (%44,1) :
      9,50 TL
      Kazancınız 7,50 TL
      9.50 www.goncakitap.com.tr
      2,38 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
             Stoktan Kargo

      Kitap           Niyet ve İhlas
      Yazar           İmam Gazali
      Tercüme      Osman Yolcuoğlu
      Yayınevi      Gelenek Yayıncılık
      Liste Fiyat   17 TL
      Kağıt Cilt     2.Hamur kağıt - Karton Cilt
      Sayfa Ebat  160 sayfa – 13.5x21 cm.
      Yayın Yılı     2017
      ISBN            9786054810833     
       
       

      İmam Gazali Niyet ve İhlas kitabı nı incelemektesiniz.    
      Gelenek Yayınları Niyet ve İhlas kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2


      Niyet ve İhlas
      İmam Gazâlî


      Ey salih kişi! Sen bil ki, din yolunun ilâcı dört asıldır. Müslümanlık ünvanı konumuzda açıklamıştık.

      Bu dört asıl da:
      1- Kendi nefsini tanımak, 
      2-Allah'ı tanımak, 
      3-Yaşadığın dünyayı tanımak, 
      4-Gideceğin ahireti tanımaktır.
       
      Bu dördün ikisinden kaçınmak gerektir. Bunlar da şudur:


      1-Kendi nefsinden kaçınmaktır ki. Bu, Hak Teâlâ'yı dilemek için yapılır.
      2-Dünyadan kaçınmaktır ki, o da ahireti dilemek için yapılır.


      Böylece kendi kendinden yüz çevirip Hak Teala'ya yüz tutmalısın. Yani dünyadan yüz çevirmeli, ahirete yüz tutmalısın. Sabır, korku ve tevbe, bunların hepsi zikredilenlerin başlangıcıdır.


      İÇİNDEKİLER

      Zühd 7
      Fakr'ın Hakikati     8
      Fakirliğin Fazileti   10
      Kanaat Ehli Fakirin Fazileti       15
      Sabreden Fakirin, Şükreden Zenginden Üstünlüğü 16
      Fakirliğin Edepleri 20
      Sadaka Almanın Edepleri         22
      Zarurete Düşmeden Dilenmek Haramdır     24
      Fakirlerin Dereceleri       28
      Zühdün Hakikati   30
      Zühdün Fazileti     34
      Zühdün Dereceleri                   39
      Zahidin Kanaati     42

      NİYET VE İHLÂS  53

      Niyet Nedir?          53
      Müminin Niyeti Onu işlemesinden Daha iyidir       58
      Nefsin Vesveseleri         61
      Ameller Niyetle Değişir   65
      İhlas'ın Fazileti      73
      İhlasın Hakikati     78
      ihlâsı Gideren Karışıklığın Dereceleri 81

      Riyâ ve İhlasın Dereceleri        83
      Doğruluk     86

      MUHASEBE VE MURAKABE 91

      Birinci Makam: Müşareket        93
      İkinci Makam: Murakabe 96
      Sığdıkların ve Muttakilerin Murakabesi        99
      Üçüncü Makam: Muhasebe      106
      Dördüncü Makam: Cezalandırma       108
      Beşinci Makam: Mücâhede„     111
      Altıncı Makam: Nefsi Kınamak 113

      TEFEKKÜR 121
      Tefekkürün Fazileti         121
      Tefekkürün Hakikati       123
      Mahlukatı Tefekkür Etmek       134
      Toprak ve Bitkiler  143
      Madenler     145
      Hayvanlar    146
      Denizler       151
      Hava  153
      Yıldızlar       155

      Kitaptan Kısa Bir Bölüm
      Müminin Niyeti Onu İşlemesinden Daha İyidir

      Ey aziz kişi! Sen bil ki, Rasûlullah Efendimiz şöy­le buyurmuştur: Mü'minin niyeti amelinden daha üstündür, daha hayırlıdır.
      Bu hadis-i şerifle Rasulullah Efendimiz şunu de­mek istemişti: Amelsiz niyet, niyetsiz amelden üs­tündür!

      Çünkü niyetsiz amel ibadet olmaz. Fakat amelsiz niyet ibadet olur ki, bu mânâ da gizli değildir. Ve açık­lanan şudur ki; mü'minin ibadeti vücut ve gönül ile­dir. Bu iki hayrın gönülle olanı daha üstündür. O da şundan ötürüdür ki, vücut amelinden murat, gönlün sıfatının dönmesi, değişmesidir. Niyet ve amelden maksat ise vücudun sıfatının dönmesi, değişmesi de­ğildir. Halk şöyle sanır ki, niyet amel için gereklidir. Oysa hakikat şudur ki, amel, niyet için gereklidir.

      Bütün bunlardan da kasıt, gönlün salâha dön­mesidir ki, öteki cihana yolculuğa çıkan gönüldür. Saadet de, felâket ve şekavet de gönlündür ve vü­cut ortada uydudur (tâbidir). Bu tıpkı hacı olanın devesine benzer ki, hac deve- siz (yani binitsiz) va­sıtasız olmaz, ama hacı olan deve değildir. Gönlün dönüşü, değişmesi de bir şeyden ziyade değildir. Bu da yüzünü âhirete döndürmektir. Bu ise dünyadan ve âhiretten yüzünü Hak Teâlâ'ya döndürmek­tir. Gönlün iradeden, maksat ve istekten başka yü­zü yoktur. Eğer kişinin gönlüne dünya iradesi galip olursa, yüzü dünyaya dönük olur. Onun dünya ile ilgisi, dünyayı dilemekle olur. İlk yaratılışında dünyayı dilemek üzere yaratılmıştır. Ama Hak Teâlâ'yı dileyince ve âhirete meyli galip gelince gönlün sıfatı değişir, dönmüş olur. Yüzü başka yö­ne çevrilir. Demek ki, bütün amellerden kastedilen, beklenen, gönlün dönmesidir. Secde kılmaktan maksat, alnın sıfatının değişmesi veya havadan ye­re inmesi değildir, aksine, gönlün sıfatının dönme­si, başka bir biçim alması yâni kibirde tevâzuya erişmesidir ve: "Allahu Ekber!" demekten maksat, dilin sıfatının değişmesi, dönmesi ve harekete gel­mesi değildir.

      Belki, gönlün kendi azametinden dönmesidir. Ona Hak Teâlâ'nın azametinin üstün gelmesidir. Hacda taş atmaktan maksat; taşların bir yerde ço­ğalması değildir. Yahut elin hareket etmesi de de­ğil, belki gönlün Allah'ın kulluğuna doğrulmasıdır. Boş şeylere ve akla uymayı bırakma, ilâhî fermana itaatkâr olmaktır. Kendi yularını kendisinin elin­den çıkarıp ilâhî fermanın eline vermektir. Nitekim hacılar şöyle derler: Ben, senin hizmetine hakikat­le ve kullukla durdum, yâ Rabbi!

      Kurbandan maksatsa, bir koyunun canının çık­ması değil, belki cahillik ve cimrilik çirkefinden te­mizlenmektir. Hayvanlara şefkatin, kendi tabiatının hükmü ile olmayıp, ilâhi emrin hükmü ile olmasıdır Çünkü sana: "Öldür!" deseler, sen: "Bu çaresiz hay­van ne yapmıştır? Niçin ona azap vereyim?" deme­melisin. Belki, kendini kendinden bütün bütün terketmelisin ve hakikatte yok olmalısın. Çünkü zaten 
      yoksun. Kul, kendi hakkında yoktur ve gerçekte var olan Yüce Allah'tır.
      Bütün ibâdetler böyledir. Lâkin gönül öyle yara­tılmıştır ki, onda irade meydana gelince, vücut da ona uymaya kalkınca o sıfat gönülde daha sabit ve daha muhkem olur. Meselâ, eğer gönülde bir yeti­me şefkat zuhur etse, elini onun başına koyunca şefkat daha kuvvetli olur ve gönlün ona meyli ar­tar. Tevazu mânâsı da belirince, başını, tevazu ile yere yakın kılar. İşte bu tevazu, böylece onun gön­lünde sabit ve kuvvetli hale gelir.

      Bütün ibâdetlerin niyeti hayrat murat etmektir. Tâ ki, dünyadan yüz döndürüp, âhirete yüz tutunca o niyetle amel etmek, o kastı, o isteği gönülde kuv­vetli ve sabit kılar. Böyle amel, niyet ve kastı kuv­vetlendirmek içindir. Her ne kadar amel de niyet­ten peyda olursa da, madem ki hâl böyledir, bun­dan da niyetin amelden hayırlı olduğu zâhir ve bel­li olur. Nasıl hayırlı olmasın ki, niyet, doğrudan doğruya kalbin kendi özündedir. Amel ise başka yerden kalbe sirayet etse gerektir. Eğer kalbe sira­yet etmişse işe yarar, sirayet etmemişse gaflet için­de, işe yaramayıp kaybolur. Bundan ötürüdür ki, amel- siz niyet bâtıl olmaz. Bu da şuna benzer ki, midede bir dert olur, eğer dertli olan kimse ilâcı içerse o ilâç ona ulaşır. Bir de göğsü üstüne o ilâcı sürse ve mideye faydalı olsun diye bunu yapsa, bu da fayda verir, ama mideye varan ilâç, göğüsten ge­len şifadan daha faydalıdır. Zaten istenilen de şifa­nın göğse erişmesi değildir. Böylece, hiç şüphe yok ki, ilâç mideye erişmezse faydasızdır. O ilâç mideye erişirse, sineye erişmese bile bâtıl olmaz.

      Nefsin Vesveseleri

      Ey sâlih kişi! Sen bil ki, Peygamber (sallallahu aley­hi ve sellem) şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimi nefsin vesvesesi olan her şeyden bağışlamışlardır.

      Bir haberde de Sahîh-i Müslim'de ve Sahîh-i Buhârî'de vardır ki şöyledir: "Bir kişi günah işleme­ye kast etse ve o günahı işlemese meleklere: 'Onun yazmayın!' derler. Eğer onu işlerse: 'Bunun günahı­nı yazın!' denir. Eğer hayırlı bir işe niyet ederse me­leklere 'Bir hasene yazın!' diye buyurur. Eğer o iyili­ği yapar, o hayrı işlerse, 'Ona sevab yazın!' denir."

      Kimi haberlerde bu sevabın yedi yüze kadar artı­rıldığı bildirilmiştir. Bu yolda bir kısım kişiler, kalbe gelen her türlü niyet ve düşüncelerden insanın mes'ul tutulmayacağını sanmışlardır. Bu hatâdır ki, açıklamıştık. Kalb asıldır, beden ise onun uydusudur.
      Hak Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Bir şey gönlünü­ze gelirse, gerek onu açığa vurun, gerek gizleyin, onun hesabını sizden sorarlar." (Bakara Sûresi: 284)

      Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hak Teâlâ der ki, gözden, kulaktan ve kalpten, bu üçünden, so­rular sorulacaktır." ( isrâ Sûresi: 36)

      Yine Hak Teâlâ şöyle buyurur: "Allah, yemini-nizdeki yanılmadan dolayı sizi cezalandırmaz. Fa­kat kalbinizde kötü niyet tutarak yaptığınız yemin­den Ötürü SİZİ cezalandırır." (Bakara Sûresi: 225)
      Hiçbir hilaf yoktur ki, insanlar, kibir, nifak, ucub (kendini beğenmek), riya ve hasetten sorumlu olurlar. Bunların hepsi ise yalnız gönlün halleridir. Fakat gönül işinin hakikati budur ki, gönle gelen şeyin dört derecesi vardır, ikisi ihtiyatsız olur ki, bunda sorumluluk durumu yoktur. Öteki ikisi de ihtiyar ile olur ki, bunlarda sorumluluk ve ceza vardır.

      Birincisi; Şuna benzer ki, eğer yolda giderken ardınca bir kadın gelse, geriye bakıp o kadını gör­mek istese buna hâtıra-ı nefs denir.

      İkincisi; Kişinin tabiatında bir rağbet hareket gelir, o kadına baş çevirir bakar. Buna meyl-i tabii denir ki, şehvetin kımıldamasından, hareketinden ileri gelir.

      Üçüncüsü; Gönül, arkadan gelen kadın için: "O kadına bak!" diye bir hükme varır. Bu hükmü öyle bir yerde verir ki, orada korkusu yoktur. Çünkü gö­nül, şehvetin her dilediği şeye, "Onu mutlaka yap­mak gerektir!" diye hüküm vermez. Belki kimi za­man olur ki, gönül bazı şeylerden korkar. Buna da gönül hükmü deriz.

      Dördüncüsü; Geriye bakmak için azmedilir. Eğer Allah'ın veya halkın korkusu hükmünü boz­mazsa, bu azim tez karara bağlanır. Bundan ötürü, p önceki iki hâl, yâni nefis hatırası ve tabiî meyi ile kınanmaz, sorumlu tutulmaz. Çünkü kendisinin elinde de değildir. Ve Hak Teâlâ da şöyle buyurur:

      "Allahu Teâlâ hiçbir nefse, takat getiremeyeceği şeyi teklif etmez." (Bakara Suresi: 286)

      Nefs hakkındaki hadîs şöyledir ki: Osman bin Maz'ûn (Allah ondan râzı olsun) Rasûlullah Efendi­mize şöyle dedi: "Benim nefsim bana kendimin er­keklik yumurtaları m kes at diyor. Tâ ki, şehvetin­den böylece kurtulasm!" Rasûlullah Efendimiz de ona dedi ki, "Böyle yapma! Benim ümmetimin ha­dım olması ancak oruçladır." Osman bin Maz'un dedi ki: "Nefsim bana, rahipler gibi dağda otur, di­yor!" Rasûlullah ona, "Öyle deme! Benim ümmeti­min rahipliği hac ve gazadır." Osman yine: "Yâ Rasûlullah!" dedi. "Nefsim bana diyor ki: 'Et ye­me!'" Resul (sailallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyur­du: "Öyle deme! Ben eti severim. Eğer bulsaydım, yerdim! Eğer Hak Teâlâ'dan dileseydim verirdi."

      İşte bu hâtıralar ki, Osman bin Maz'ûn'un hatırı­na gelmişti; nefsin vesveseleriydi. Bunlar bağışla­nan hâtıralardır. Affedilir. Çünkü onları işlemeğe azim göstermemişti. Aksine onları konuşma konu­su etmişti. Fakat o iki hal ki, isteyerek yapılır, onla­rı işlemeğe gönlün isteği ve kastı vardır. Onun iki­sinden de sorumlu olur. Eğer, utandığından ya da korktuğundan veya bir engel bulunmasından ötü­rü işlemezse yine sorumludur. Onu işlememesi hak korkusundan ötürü olmamıştır. Kulun sorumlu ol­masının mânâsı, bir kimsenin ona kızması ve on­dan intikam alması demek değildir. Çünkü Hazret-i ulûhiyyet, hışımdan, kızmaktan, intikam almaktan müberrâdır. Lâkin bunun mânâsı şudur: Bu niyetle gönlü öyle bir sıfata erer ki, Hazret-i ulûhiy- yetten uzak düşer. Bu da onun şekaveti olur ki önceden
      açıklanmıştı. Çünkü onun saadeti odur ki, yüzünü kendisinden ve dünyadan Allahu Teâlâ'ya döndü­rür. Gönlün yüzü, gönlün iradesi ve dilemesidir. Dünya ile ilgili olan kasda yaparsa, onunla dünya alâkası daha muhkem olur. Gerekli olan şeyden uzak düşer. Mel'un olmanın mânâsı bu alâkaya tu­tulup, o nesneden ırak düşmektir. Bu bir iştir ki, hem özündendir, hem özüyledir, hem de özündedir.

      Ama ne kimsenin taâtinden sevinmesi vardır, ne de günahkârlığından kızıp ondan intikam alacak bir kimse... Mes'ul ve mel'un olmanın bunlarla ilgisi yoktur. Lâkin halkın aklı yeterince ibadeti bilmek­ten acizdir. Bu sırları bilen kişinin, gönlünün bu hal­leri dolayısıyla sorumlu olacağından şüphesi kal­maz. Buna en kesin delil, Rasûlullah Efendimiz'in şu buyruklarıdır: "İki müslüman kılıçlarıyla çarpışır­larsa ölen de, öldüren de Cehennemdedir. Çünkü her ikisi de arkadaşını öldürmek istemiştir." Ashâb-ı Kiram: "Yâ Rasûlullah!" dediler. "Ölen niçin cehen­nemdedir?" Resul (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle bu­yurdu: "Şundan ötürü ki, o da öldürmeğe niyet et­mişti. Eğer elinden gelseydi öldürürdü!" Bir delil de
      şudur ki, Resul (sailallahu aleyhi ve sellem) Şöyle buyur­du: "Bir kişi, malını meşru yolda harcamazsa, birisi de, 'Eğer benim malım olsaydı böyle yapardım!' der­se, ikisi de günah işlemekte eşittirler."

      Bunlar da bütün gönlün niyetleriyle olan haller­dir. Başka bir şey değildir ve şüphe yoktur ki bir kimse döşeğinde bir kadın bulsa, yabancı bir kadın zannı ile onunla sohbet etse günahkâr olur. Hattâ kendisinin karısı olsa bile!
      Bir kimseye kendisinin abdest almış olduğunu sanarak abdestsiz namaz kılmış olursa o zaman da, günah işlemiş olur. Oysa abdestli namaz kıldığını sonradan hatırlasa yine günahkârdır.

      Bunların hepsi, gönlün halleridir. Ama bir kişi, bir günah işlemeyi düşünse, ondan Allah korku­suyla vazgeçse, ona bir sevap yazılır. Çünkü bir ha-dis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

      - Niyetlenmek, bir şeyi yapmaya kastetmek, ta­biata muvafıktır. Niyetten el çekmek ise, tabiate aykırı şekilde mücadele etmektir. Onun kalbi dön­dürmekte olan tesiri, o niyetin tesirinden ve gönlü kara kılmasından daha ziyadedir.

      İşte, hasene (sevap) yazmanın mânâsı budur. Yukarıdaki hallerin mânâsı budur. Ama eğer acz sebebiyle el çekilmezse o günahın karanlığını orta­dan kaldırmaz. Onunla sorumlu olur. Şu tepelenen kişi gibi ki, aczi, kudretsizliği sebebiyle hasmını öl-düremez, kendi ölür gider.

      Ameller Niyetle Değişir

      Ey sâlih kişi! Sen bil ki, ameller üç kısmıdır:

      Günah,
      Tâat,
      Mübah'lardır.

      Kimi Olur ki, ResÛl (sailallahu aleyhi ve sellem)İn "Ni­yetler amellere göredir!" dediğinden öyle sanırlar
      ki, günah işlemek de hayır niyetiyle hayırlı işler­dendir.

      Bu yanlış bir sanıdır. Belki bu niyetin bunda tesi­ri yoktur. Lâkin kötü niyet, onun günahını daha çok artırır. Bunun benzeri şudur ki, bir kimsenin gönlü­nü hoş kılmak için gıybette bulunulur. Yahut haram mal ile mescit ve medrese yapılır, sonra da bunları yapan kişi: "Benim niyetim hayır işlemektir!" der.

      Bunun gibi sözler söyleyen kişi bilmez ki, şerle hayra niyetlenmek ayrı bir şer, bir kötülük olur. Eğer bu işin bir kötülük olduğunu bilirse o kişi fâ-sık olur. Eğer kötülük olduğunu bilmezse ve "Bu iş hayırdır!" diye bir zanda bulunursa yine fasık olur. Çünkü o câhil demektir. Câhil olan kişi ise fâsıktır. Çünkü ilim dilemek bütün insanlara farzdır. İnsan­ların çoğunun helâk olması cehilden, bilgisizlikten­dir.

      Bundan ötürüdür ki, Sehl-i Tüsterî (Allah rah­met eylesin) şöyle demiştir:

      - Cehaletten daha büyük günah yoktur.
      Cehlini bilmek, ondan da büyük günahtır. Çünkü bilmediğini bilmeyince hiçbir zaman onu öğren­mez. Ve bu cehalet, o kişinin günahı ve hatası olur. Eğer bir öğrencinin maksat ve dileği:
      Kadılıktan, evkaftan, öksüz malından, sultan malından dünyalığını ele geçirmek ise, ona ilim öğ­retmek haramdır.
      Övünmekle de meşgul olacaksa, ona ilim öğ­retmek haramdır.

      Müderris bir zat: "Benim niyetim ilmin yayıl­masıdır! Ama öğrencim onu fesat için kullanırsa ben kendi niyetimden dolayı kınamam!" derse, bunlar büsbütün cahilliktendir. Bunun benzeri, yol kesen kişiye kılıç, şarap satan kimseye üzüm bağış­lamaya benzer. Bir kişi, "Benim niyetim cömertlik­tir. Allahu Teâlâ cömertlikten daha çok bir şeyi sevmez!" dese, bu, onun cehaletini gösterir.
      Çünkü o kişinin yol kestiğini bilen kişinin, kılıcı onun elinden alması gerekir! Nerede kaldı ki, onun eline kılıç versin. Bütün eski büyükler, fâsık din bil­gininin kötülüğünden (şerrinden) Hak Teâlâ'ya sı­ğınmışlardır. Öğrencisinde günah eseri gördükleri zaman o öğrenciyi reddetmişlerdir.

      Ahmet bin Hanbel, eski bir öğrencisini reddet­miştir. Sebebi, o kişinin kendi evinin dışını balçıkla sıvamasıydı ve, "Müslümanların yolundan bir tır­nak boyu çalmışsın sen! Sana bilgi öğretmek lâyık değildir!" demiştir.
      Böylece anlaşılır ki, hayır işleme niyetiyle gü­nah, hayra dönmez. Aksine hayır işlemek, şeriâtin fermanı ile olmalıdır.
      İkinci kısım: Tâatte olan niyettir. Tâatteki bu niyetin iki yönden tesiri vardır:

      Tâatin aslı, niyetle doğru olur.
      Niyet ne kadar çok olursa, sevap da o kadar çok olur.
      Bir kişi niyet bilgisini öğrense, bir tâat için on ni­yette bulunur. Tâ ki, o tek tâat on tâat olur. 


      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786054810833
      MarkaGelenek Yayıncılık
      Stok DurumuVar
      9786054810833
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.