• Tüm Kategoriler

    • DİKKAT : Toplu Ürün Siparişleri için 0535 224 37 24 whatsapp tan bilgi alınız. Yayınevleri nin ZAM İHTİMALİ için tedarik sıkıntısı var.

      Gönderim Yaptığımız Kargo Firmaları
      Sürat , MNG ve PTT kargo dur. Uygun Fiyat ve Hızlı Teslim ile ürün Sevkiyatımız sorunsuzca devam etmektedir. Kapıda Nakit Ödeme sistemi de var, Ürünü sepete atıp Adresi girdikten sonra Ödeme Seçenekleri ekranında karşınıza çıkar. Taksit durumuda aynı şekilde çıkar.

      Ömür Boyu Aşk, Ciltli, Cemil Tokpınar

      Fiyat:
      40,00 TL
      İndirimli Fiyat (%32,5) :
      27,00 TL
      Kazancınız 13,00 TL
      Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde

      Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

      Karton Kapak, 2.Hamur Kağıt, 450 Sayfa
      37,00 TL
      KDV Dahil 24,00 TL
      %35,1
      Karton Cilt, 2.Hamur, 450 Sayfa
      37,00 TL
      KDV Dahil 24,00 TL
      %35,1
      Karton Kapak Cilt, 2.Hamur Kağıt, 450 Sayfa
      37,00 TL
      KDV Dahil 24,00 TL
      %35,1
         Stoktan Kargo 

      Kitap              Ömür Boyu Aşk
      Yazar             Cemil Tokpınar
      Yayınevi         Nesil Yayınları
      Etiket Fiyatı    40 TL 
      Kağıt - Cilt      Renkli, kuşe kağıt  -  Lüks Cilt
      Sayfa - Ebat   416 sayfa - 17x24.5
      Yayın Yılı       2015  Son Baskı
      ISBN              9789752698154

      Nesil Yayınları, Cemil Tokpınar tarafından yazılan Ömür Boyu Aşk adlı kitabı incelemektesiniz.
      Ömür Boyu Aşk kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

       

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
       

        
                Ömür Boyu Aşk

       
      Benliğinizi tüm sıcaklığıyla saran aşk çoğu kez geride acı ve özlem bırakır.    Hiç bitmemesini istediğimiz o “ilk gün”ün büyüsü, aranıza giren engeller yüzünden aşınır, pörsür ve yok olur.  İlk anda hayal bile edemediğiniz mutsuz günlere alışırsınız belki. Evlenince söndüğünü sandığınız aşk ateşini alevlendirmek istemez misiniz? Mutluluk şatosunu aydınlatmak için size ve eşinize bir kıvılcım yetebilir. Eşiniz sevgiliniz, eviniz cennetiniz, aşkınız ömür boyu olabilir.  Eğer bencillikler, kaprisler, kıskançlıklar, iletişim çatışmaları ile aile cennetiniz zindana dönüşmüşse, başkalarını suçlamayın. Çünkü sizin ve eşinizin hükmettiği bir yuvada her şeyin en başta gelen sorumlusu ikinizsiniz.Gözyaşıyla zehir ettiğiniz günlere elveda deyip ilk günlerdeki mutluluğunuza kanat çırpmanız için en büyük yardımcınız, elinizde tuttuğunuz kitaptır.  Ömür Boyu Aşk, ailenizi olumsuzluklardan koruyacak ve ilk günlerin coşkulu mutluluğunu tekrar yaşatacak. Okuduğunuzda, hem yuvanızı yeniden şekillendirecek hem de çevresine mutluluk saçan bir “aile gönüllüsü” olacaksınız.
       
       
               Ömür Boyu Aşk
       
      Aşkınızı hiçbir dert engellemesin....
       
      EVLİSİNİZ YA DA EVLENMEYİ düşünüyorsunuz. Belki hiçbir şey renkli hayalleriniz gibi olmadı. Başlangıçta el ele tutuşup yürüdüğünüz kırmızı hali döşeli yollarda çakıllar ve dikenler olduğunu fark ettiniz. Ayaklarınız kanıyor, yüreğiniz yanıyor, kim bilir.
       
      Sanki bir rüyadan uyanmış gibi sersem mi hissediyorsunuz kendinizi?
      “Gökyüzünün başka rengi de varmış / Geç fark ettim taşın sert olduğunu” mu diyorsunuz?
       
      Elinizdeki mendili niçin gizliyorsunuz? Gözlerinizi neden kızarmış ve nemli? Siz ağlıyorsunuz.
       
      Oysa hepimiz dertsiz ve sıkıntısız geliriz dünyaya. Eğer bir problemimiz varsa bile habersizizdir. En azından. Ağlayan ve üzülen hep anne babamızdır. Bize yiyip içmek, gülmek oynamak kalır çocukluğumuz boyunca.
       
      Aylar yıllar geçtikçe dünyanın çehresi değişir. Çocukluğun ilk yıllarında çocukça ve ufak ufak sıkıntılar yaşamaya başlarsınız. Büyüdükçe dertler de büyür.
       
      Bir bir ümitle bir okula girersiniz. Eğitim dev bir sorun olur çıkar karşınıza. Tozpembe hayallerle bir yuva kurarsınız. Kim bilir, çoğu kez gök kubbe başınıza yıkılır, kederden feryat edersiniz. Mutlu bir gelecek için bir işe girişirsiniz. Refah dolu günler bir serap olur, “hiç” peşinde koşarsınız yıllarca. Takat getirilmez borçlar ve ekonomik çıkmazlar altında inim inim inlersiniz.
       
      Çocuksunuzdur. Anne ve babanızın sizi anlamadığından yakınırsınız. Anne basanızdır. Yeteri kadar saygı ve anlayış görmediğinize yanarsınız. Gençsinizdir. Sosyal ve psikolojik problemler çepeçevre kuşatmıştır bütün benliğiniz. Belki bir sevdaya tutulmuşsunuzdur. Geceniz ve gündüzünüz zindandır.
       
      Bir ev geçindiriyorsunuzdur. Geliriniz sabittir, ama gideriniz sürekli artar. Neyi nereden kısacağınızı bilemezsiniz.
      Bazen şairin dediği gibi, “Derdim öyle büyük ki…/Hayat öyle bir yük ki…” deyip, yaşamaktan ziyade ölmeyi arzularsınız. Haklısınız, ölmek kolaydır; zor olan yaşamaktır ve siz bu zoru başarmak zorundasınız.
       
      Genç kızsınızdır, genç erkeksinizdir, belki de yeni evlisinizdir. Her geçen gün tozpembe hayallerinizin uçtuğunu, etrafa simsiyah bir sis bulutunun çöktüğünü görürsünüz.
      Kimileri derdini anlatır size. Bir an kendinizle mukayese eder, “Senin derdin dert midir, benim derdin yanında?” dersiniz.
       
      Doğrudur. Ateş düştüğü yeri yakar. Hiç kimsenin derdi küçümsenmeye gelmez. Her ne kadar “beterin beteri varsa ve herkesin haline şükretmesi gerekirse” de, herkes kendi derdine odaklanmıştır. Zaten insanlar hangi şeye bakıyorsa, diğerlerine kördür her bakıma.
       
      Kimi zaman kendiniz, belki eşiniz, çocuğunuz, anneniz veya babanız amansız bir hastalıkla pençeleşmektedir. Kah paranız olur, çare bulunmaz; kah çaresi vardır, imkanınız olmaz.
       
      Bazen de hepsi birden gelir dertlerin. Hastalık, geçim sıkıntısı, iş problemi, iç dünyamızdaki fırtınalar bir anda sökün eder. Belki de böyle günler için, “Dert dert üstüne gelmezse ben o derde demem“ demiş atalarımız.
       
      Öyle aylar yıllar yaşarsınız ki, dertlerin üstüne çıkıp hedefinize doğru koşmanız gerekirken, dertler sizi esir alır. Gülmeyi unutursunuz. “Nasılsınız?” diyen dostlarınıza, tebessüm ederek “İyiyim” dersiniz. Oysa iyi değimlisiniz, kan ağlıyorsunuz. Evet, Yaratana şikayetiniz yok, ama mutsuzsunuz. Bir yerlerde bir şeyler eksiktir çünkü. Tıpkı bazı şeylerin fazla olduğu gibi.
       
      Davetsiz dertlerin hiç gitmeyen istediğiniz idealleriniz, ümitleriniz, hayattan beklentileriniz vardır. Dertlerin verdiği acı ve ızdıraptan ideallerinizi düşünemez hale gelirsiniz.
       
      Hani mutlu bir gelecek istiyordunuz. Hani mesut bir yuva kuracaktınız. Hani iyi bir eğitim görmeyi planlamıştınız. Hani çok kazanacaktınız, ev, araba alacaktınız. Hani neler neler yapmayı arzu ediyordunuz.
       
      Hayır! Onlar size çok uzakta artık. “Her türlü zevkten vazgeçtim, acıların dinsin yeter” demeye başlarsınız.
       
      Acınızı yalnız çekersiniz. Can dostu sandığınız, derdinizi lütfen dinler. Zaten çoğu kimseye derdinizi açamazsınız bile. Açtıklarınız da fazla oralı olmaz. Çünkü pek az kimse kötü gün dostudur. İnsanlar genelde güçlünün ve mutlunun yanındadır.
       
      Bunlar; bir isyan, bir şikayet ve bir ümitsizlik tablosu değildir; bir tespit ve çare arayışıdır. Ve maksadımız, tabii ki bir dizi çözüm önerileri sunmaktır.
      Farklı kimselerden çok farklı dertler işittim. Başı arşa değme kabiliyetinde olan dağ gibi yeteneklerin yollarını bir kaya parçasının kapattığını gördüm. Deryayı yutacak insanların bir dereyi aşmakta zorlandığına şahit olduk. Sorunlar anaforunda bocalayan nice gencin ağladığını duydum. Övünerek andığımız aile yapımızın geçimsizlik problemiyle çatırdadığını biliyorum.
       
      Derdini yalnız çeken nice insanın gözyaşına ortak olmak istiyorum. Derdi verene değil, çözümsüzlüğe isyan ediyorum. Rabbim izin verirse aşılamayacak bir engel, çözülemeyecek bir problem olmadığını düşünüyorum. Her derdin devası, her borcun edası, her hastalığın şifası vardır diyorum.
       
      Bu tespitler ışığında başta aileci geçimsizlikler olmak üzere önemli sorunlara ve çözüm önerilerine odaklanacağız. Biz insanız. Sevinçleriniz sizin olsun, ama dertlerimizi paylaşarak azaltacağız. Hatta çözerek yık edeceğiz. Hiçbir şey çözümsüz değildir. Ağlamak yerine, derdin çaresinde yoğunlaşacağız. “Hiçbir dert yoktur ki, devası yaratılmamış olsun” demiyor mu Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.)
       
      İnanıyorsanız, güçlüsünüz. Aşkınızı ve sevdanızı hiçbir dert engellememesin. İsterseniz, başarırsınız. Coşkunuzu ve mutluluğunuzu hiçbir sıkıntı gölgelemesin. Sizin, ailenizin ve çevrenizdekilerin sorunlarını çözmek sanıldığı kadar zor değil.
       
      Sizi ve eşinizi, yolları sevgi çiçekleriyle süslenmiş “aşk sarayı” na doğru koşmaya çağırıyorum. Göz kamaştırıcı renk cümbüşü size arkadaşlık edecek. Bu uzun yolda koşarken biraz zahmet çekeceksiniz, yorulacaksınız belki.
       
      Ama sevgiyi, aşkı ve mutluluğu yeniden keşfedeceksiniz.
       
      CEMİL TOKPINAR
      Ağustos, 2000
       


                 Ömür Boyu Aşk’ı niçin yazdım?

       
      ÖMÜR BOYU AŞK’IN İLK KİTABI, 2000 yılının Ağustos ayında çıktı. Daha ilk günlerde sevgi ve ilgi odağı oldu. Katıldığım konferanslarda, benimle yapılan röportajlarda ısrarla aynı soru soruluyordu:
       
      -Bu kitabı niçin yazdınız?
       
      Ve hemen arkasından şu sorular sıralanıyordu:
       -Nasıl yazdınız? Bu kadar ilgiyi bekliyor muydunuz? Siz mutlu musunuz? Bu kitabı yaşayarak mı yazdınız yoksa yazdıktan sonra mı yaşamaya çalışıyorsunuz?
       
      Şimdiye kadar bu soruları kosaca cevapladım, ama sayısız okuyucu tarafından ısrarla yöneltilen bu soruları biraz genişçe cevaplamak zorunda olduğumu düşünüyorum.
      Şurası kesin ki, yanmayan yakmaz. Tatmayan bilmez. Çile çekmeyen acıdan anlamaz. Bir eli yağda, bir eli balda olan açlığı kavrayamaz. Ağlamayan, güldüremez. Ve hepsinden önemlisi, kendisini düzeltmeyen başkasını düzeltemez.
       
      Hayatımın bir kısmı, acı ve sıkıntılarla geçti. Bunlara karşı sabırla şükrettim. Hiçbir konuda şikayetim olmadığı gibi hiç kimseyi de suçlamıyorum. Başıma gelen acı ve sıkıntıları, kendi hata, ihmal, kusur ve günahlarımın sonucu olarak görüyorum.
       
      Bunları şunun için söylüyorum: Bundan sonra yazacaklarım, kadere itiraz olarak algılamasın. Ben Rabbimden şikayetçi değilim, O’ndan razıyım. Zaten bir kul olarak hiçbir şikayet ve itiraza hakkımız olmadığını biliyorum.
       
      Anlatacağım olaylar, sadece bir değerlendirme yapmak ve ders çıkarmak için. Yoksa baştan ailem, eşim ve akrabalarım olmak üzere ömrüm boyunca yakın ilişkide olduğum hiç kimseyi suçlamak niyetinde değilim. Herkes kendi hak ettiği mutluluğu ya da müstahak olduğu acılara yaşar. Ben de kendi hayatımı yaşadım. Acılarım da oldu, mutluluklarım da.
       
      Geriye dönüp baktığımda şikayetçi olduğum ve suçladığım bir kişi var: O, benim. Yargıladığım, sorumlu tuttuğum, sitem ettiğim birisi var: O da, benim. Çünkü hayata karşı daha bilgili, daha bilinçli, daha donanımlı olabilirdim. Daha planlı, daha gayretli bir şekilde sorunlarımın oluşmasını engelleyebilir, sıkıntılarımın üstesinden gelebilirdim. Bahanelere teslim olmak yerine, beni mutlu edecek gayretlere girişebilirdim.
       
      Evet, bunu geç anladım, ama ne yapayım, bilmiyordum. Gençtim, heyecanlıydım. Emellerim, ideallerim vardı. Her şeyi tozpembe görüyordum. Hayatın acı gerçekleriyle yüzleştiğimde, nice hayalimin uçup gittiğini gördüm. Hayat bambaşkaydı.
       
      Şimdi gençlik sorunları üzerinde konuşurken, aileyle ilgili faaliyetlere koşarken çok içten davrandığımı görenler şaşırıyorlar. Gençliğin ve ailelerin neler çektiğini bildiğim için kalbimdeki şefkat beni bu dertler üzerinde odaklaşmaya mecbur ediyor.
       
      Gençliğimde ve evliliğimin ilk yıllarında elimden tutacak birisini çok aradım. Gözyaşı denizinde yapayalnız kaldığım günlerde acımı paylaşacak birisini arzuladım. Büyük ve tecrübeli birisi, şefkat ve samimiyetle benimle ilgilensin ve yüreğimin sesini duysun istedim. Birisi olsa da, ayağım sürçtüğünde elimden tutsa, bunalıma düştüğümde umut verse, ne yapacağımı şaşırdığımda yol gösterse diye bekledim durdum. Maalesef sorunlarımı paylaşıp bana tam destek verecek bir kişi boş vere bekledim.
       
      Yaşadığım hayat, Fuzuli’nin anla iki beytinde anlattığı halle tam örtüşüyordu. İlkinde şöyle dert yanıyordu, büyük şair ve gönül adamı:
       
      Ne yanar kimse bana, ateş-i dilden özge,
      Ne açar kimse kapım, bad-ı sabadan gayri
       
      Şair kalp acısından başka kimsenin kendisine acıyıp üzülmediğini, kapısını da seher yelinden başka kimsenin açmadığını söylüyordu. Çile ve dertleriyle baş başa kaldığını belirtirken şu beyitte biraz daha sitem ediyordu:
       
      Dost bivefa, felek birahm, devran bisükun,
      Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali’ zebun
       
      Bugünün diliyle şöyle dert yanıyordu Fuzuli: “Dost vefasız, dünya merhametsiz, devir huzursuz. Dert çok, derdimi paylaşan yok, düşman kuvvetli, talihim zavallı ve çaresiz.”
        
      Ben de böylesi bir yaşantıda düşe kalka gidiyordum. Yanlış anlamayın. Elbette sıkıntılarımla ilgilenen, bana el uzatan, kısmen destek olan kimseler vardı, ama bunlar, peş peşe taarruz eden dertlerimin devasını bulma konusunda, çöle düşen yağmur damlası gibi buharlaşıp gidiyordu.
       
      Sabrımın belki de son demlerini yaşarken, Rabbim elimden tutup karanlıktan aydınlığa çıkardı. Düştüğüm kuyu dibinden alıp minarenin şerefesine yükseltti. Gözyaşımı sildi, derdime derman oldu, hayal bile edemediğim nimetler verdi. Şükürler olsun Rabbim, Seni seviyorum.
       
      Ben de, ne yapacağını şaşırmış sıkıntılarından bunalmış insanlara, kitaplarımla, radyo-TV programlarıyla elimi uzatıyorum. “Umutsuz olmayın, kırkmayın, yalnız değilsiniz” diye haykırıyorum. Biliyorum, ben bir kişiyim, ama feryadımı iletişim araçlarıyla milyonlara ulaştırabiliyorum.
       
      Hastane kapılarında beklediğim günleri, doktor ve ilaç parası bulamadığım zamanları, ekmek alamadığım o günleri, kiramı ve faturalarımı ödeyemediğim ayları unutamıyorum. Hepsinden önemlisi, iletişim çatışmaları yüzünden eşimle birbirimize cehennem ettiğimiz yılların acısını buluyorum. İkimizin de niyeti halisti, ikimiz de iyiliğimiz için çalışıyorduk ve doğru yaptığımıza inanıyorduk, ama gözümüz gibi koruduğumuz yuvamızın sarsıldığını görünce hayal kırıklığı yaşadık. Kaybolan yıllarımızı bize kim verecekti?
       
      Yüreğim yandı, yüreği yananları anlıyorum. Düştüm, düşenin halini biliyorum. Çok ağladım, gözyaşı dökenleri teselli etmek istiyorum.
      Evet, Ömür Boyu Aşk ’ı niçin yazdım? Çünkü ne yazmışsam yaşadım veya gözlemledim. Şimdiye kadar sayısız okuyucu, “Sanki benim yaşadıklarımı yazmışsınız. Adeta benim hayatımı anlatmışsınız” diyerek kitabımın kendi dünyalarıyla örtüştüğünü belirttiler. Doğru söylüyorlardı. Çünkü bütün insanların yaşayıp da söyleyemediklerini, düşünüp de ifade etmekten sıkıldıklarını yazdım. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyor, benzer acıları yaşıyorduk.
       
      Parasal sorun ne demek, çık iyi biliyorum. Evliliğimin ilk aylarında, zaten yetersiz olan maaşımın üçte ikisi kira ve taksitlere gidiyordu. Geriye kalan üçte biriyle geçinmek zorundaydım. Babam genç yaşta vefat ettiği için annem ve küçük kardeşimle birlikte kalıyorduk. Maddi sıkıntıya ancak sekiz ay dayanabildik. Çözüm olması için giriştiğim ticari faaliyetler, altın gibi on yılımı zindana çevirdi. Medet olması için giriştiğim çabalar, elimdekileri de alıp götürdüğü gibi, beni bir borç denizinde bıraktı.
       
      Şimdi evinin ihtiyacını karşılayamayan bir babayı çok iyi anlarım. İşe gitmek için minibüs parası bulamayan bir işçinin halini bilirim. Çocuklarına bayramlık alamayan bir anne ve babanın yüreğindeki yangını çık iyi hissederim. Çekini ödeyemeyen tüccarın, iflas eden işadamının, borçlarını zamanında ödeyemediği için hak etmediği halde “sahtekar” damgası yiyen esnafın vicdan azabını çok iyi bilirim. Doktor parası bulamayan, ilaç alamayan, yıllarca bir hastasının başında nöbet tutanları çok iyi anlarım.
       
      Yıllar önceydi. Bir sabah işe gitmek için hazırlığımı yaptığımda cebimde yıl parası olmadığını fark ettim. Eşim ve annem, bir şekilde ellerine geçen parayı evin masraflarına kullanırlar, bazen de bana verirlerdi. Nasıl olsa onlarda bir minibüs parası vardır, diye düşündüm. İkisine de sordum. Yoktu. Eşime, evdeki süt şişelerine ve yoğurt kovalarını vermesini istedim. Hepsini bakkala götürdüm. Hemen kaç süt istediğimi sordu.
       
      -Şimdi işe gidiyorum. Sonra alırım, siz bana depozitolarını verin, dedim. Yanımda yol param bile olmadığını, kim bilir kaç gün süt ve yoğurt alamayacağımı nasıl söyleyebilirdim? Paralarını aldım ve minibüse bindim. Bugünlük yıl parasını çıkarmıştım, yarına Allah kerimdi.
      Cebimde beş kuruş olmadan işe gidip geldiğimi, ekmek bile alamadığım çok olmuştur. Annem halimi görür:
       
      -Ekmek alacak mısın? Alamayacaksan, evde ekmek yapayım, diye sorardı.
      Bazen parasızlık günlerde devam ederdi. Pazara hiç çıkmadığım haftaların birinde Pazar yerinden geçiyordum. Her şey ne kadar güzel hazırlanmış, sıra sıra dizilmişti. Çok ucuza kıvırcık satılıyordu. Hemen gittim, birkaç tane seçtim.
      Tam parayı verecekken cebimde param olmadığı aklıma geldi.
      -Kusura bakmayın, param yoktu, dedim.
      -Olsun gelecek hafta verirsin, dedi satıcı. Belki unuturum veya pazara gelemem, diyerek veresiye almayı kabul etmedim.
       
      Bir taraftan ailevi geziler ve misafirlikler, diğer yandan mesleki ve kültürel toplantı trafiğinde iken peş parasız koşturur dururdum. Şükür ki, emektar gazetecilerin “fakirlik ilmühaberi” diye anladıkları basın kartım vardı. Böylece toplu taşıma araçlarına ücretsiz binebiliyordum.
       
      Rabbim bana insanları ve misafiri çok sevme nimetini vermiş. O zamanki maddi sıkıntılarıma rağmen evimde sık sık misafir olurdu. Bazen gençlerden oluşan kalabalık grupları ağırlardım. Buna rağmen eşim hiç itiraz etmez, yetersiz imkanlara rağmen çık kısa bir sürede hazırlık yapardı. Bugün nail olduğum başarılarda, elbette misafirlerin samimi dualarının da hissesi var.
       
      Olağanüstü parasal sorunlar yaşarken, masrafı az olan bir Anadolu kentinde yaşasam mesele değildi. Eğer kendi halimde bir hayatım olsa yine katlanmak kolaydı. Hele para gerektiren bazı sorunlar olmasaydı, yine tamam, ama büyük bir şehirde yaşıyorsanız, adımınızı attığınız her şey size bir masraf açıyorsa, mesleğiniz ve idealleriniz size geniş bir çevre kazandırmış ve aktif yaşamak zorunda bırakmışsa, sizden beklentileri olan yığınla insan varsa; parasal sıkıntılar yaşamak çok zor, çok zor.
       
      Çevrenizi değiştirebilir misiniz? Oturduğunuz şehri bırakmak kolay mı? Mesleğinizi, birikiminizi bir anda yok sayabilir misiniz? Hepsinden önemlisi ideallerinizi bir kenara bırakmak mümkün mü? Sizden beklentisi olan insanlara, “Benden bir şey beklemeyin. Ben kendi karnımı doyurmaktan, kiramı ödemekten, yakacak kömür almaktan acizim” diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Kolunuz kırılacak ve yen içinde kalacak. Kan kusacaksınız, fakat “Kızılcık şerbeti içtim” diyeceksiniz. Acılı aşı yiyeceksiniz, fakat gözyaşlarınız içinize akacak. Siz güleceksiniz, fakat çevrenize gül koklu tebessümler atacaksınız.
       
      Bir akşam apartmana girdiğimde posta kutumda bir mektup vardı. Ev sahibi işlerini takip için bir avukata vekalet vermişti. Kiralar gecikince de hemen bir ihtarname hazırlayan avukat, acilen parayı ödememi istiyor, aksi takdirde hukuk fakültesinde öğrendiği nice maharetleri ortaya dökeceğini belirtiyordu. İyi ki mektubu eşim ve çocuklarım görmemişti. Hemen katlayıp cebime sakladım. Eve girip selam vermek, tebessüm etmek; herkese dert anlatmak değil, dertlerinin dinlemek zorundaydım.
       
      Tabii bu, ne ilk mektuptu, ne de son. Farklı gerekçeli ihtarnameler, icra ve haciz konulu mektuplar, karakol çağrıları, mahkeme duruşma bildirimleri birbirini takip etti durdu yıllarca.
       
      Hele telefonlar… Telefonun zil sesinden nefret eder hale gelmiştim. Telefonu kapatmak, yalan söyleme, atlatmak kitabımda yazmazdı. Özüm sözüm doğru olmalı ve beni arayanın karşısına çıkmalıydım, ama birden sökün eden problemleri bir çırpıda çözmek imkansızdı. Ahizeyi kaldırmaya korkuyordum. Telefona elim uzanırken, “Ya Rabbi, hayırlı bir telefon olsun” sözünü kendime dua edinmiştim. İçimde o kadar yer etmiş ki, bu alışkanlığımı hala sürdürüyorum.
       
      Telefonlar sadece iflasla sonuçlanan ticari girişimlerin acı sonuçlarını haber vermek için değildi. Aynı zamanda üzücü ve tedirgin edici bir yığın haberi ulaştırma araçlarıydı. Bunun için telefon çalınca, “acaba kim hasta oldu, kim kaza yaptı, kim öldü, kim bayıldı, doktor ve ilaç mı lazım, acaba hangi problem var” gibi sorular yıldırım hızıyla aklımdan geçer, kalbim endişeyle çarpardı. Acaba şimdi işimi bırakıp acele nerde olmam istenecek, diye korkardım.
       
      Tabii tüm telefonlar can sıkıcı olmazdı. Sevindirici veya normal bir telefon gelince, benim endişem boşa gider, “Elhamdülillah ya Rabbi, bir şey yokmuş” der, derin bir nefes alırdım.
       
      Ömür Boyu Aşk ’ta anlattığım beş sorunun beşi de sözleşmiş gibi üzerime gelmişti. Parasal sorunlar, ailevi sıkıntılar, hastalıklar, psikolojik ve yeteneksel problemler, beni ve ailemi çepeçevre kuşatmıştı.
       
      Yaklaşık altı ay boyunca pazara çıkıp meyve sebze alamamıştım. Şimdi kocası bir hafta pazara çıkmadığı zaman, “Ben ne pişireceğim” diye isyan eden hanımları duyunca şaşırıyorum. Eşim ve annem bir kez, “Neden pazara çıkmıyorsun? Ne yiyip ne içeceğiz?” diye itiraz etmemişti. Evde ne varsa bulup buluşturmuş, önüme yemek koymuştu. O sabır ve kahramanlığı unutur muyum hiç?    
       
      Bir keresinde kış boyu hiç kömür ve odun alamamıştım. Çevremizde çok sayıda hazır giyim atölyesi vardı. Oralardan kumaş parçaları getirip sobada yakıyorduk. Annem, eşim ve çocuklarım hiç itiraz etmiyor, hiç seslerini çıkarmıyorlar, “Buna da şükür, iyi kötü ısınıyoruz” diyorlardı.
       
      Kış boyu yakacaksız olmanın ne demek olduğunu, kısa da olsa soğuk bir evde kalanlar bilir.
       
      Bütün bunlar olurken, ciddi bir gerekçe gösterilmeden kısmen işten çıkarılmıştım. İş alanım daralmış, maaşım azaltılmıştı. Zaten sıkıntılarım bana yetip artıyordu. Bir de dört yıl sürecek bir tür işsizliğe mahkum olacaktım. Eve geldim ve kimseye bir şey anlatmadım. Üzerimde durgunluğu ve üzüntüyü hissettirmemek için espri yapmaya ve tebessüm etmeye çalışıyordum, ama kafamdaki sorular bir türlü dinmiyordu. Acaba, içine düştüğüm hale Rabbim ne diyordu? Neden böyle bir muameleye muhatap olmuştum? Suçum neydi?
       
      Hemen elim Kur’an-ı Kerim’i gitti ve tefe’ül niyetiyle rastgele bir yer açtım. Karşıma Hac Suresi’nin 40. Ayet çıkmıştı. Rabbim, bu ayetin bir bölümünde şöyle teselli ediyordu:
       
      “Onlar, ‘Rabbimiz Allah’tır’ demiş olmalarından başka hiçbir sebep olmaksızın, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Onun dinine yardım edenlere Allah mutlaka yardım eder.”
       
      Binlerce ayet içinden bunun çıkması rastlantı olamaz diye düşünerek sabretmeye karar verdim. İçim rahatlamıştı.
       
      Arkasından masada duran Bediüzzaman Hazretlerinin Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserinden tefe’ül ettim. Çıkan sayfada Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylani’nin şu mealdeki şiirleri vardı:
       
      “Ey benim şiirimi okuyan, onu söyle ve korkma! Çünkü hiç şüphesiz sen inayet gözüyle korunmaktasın. Ben müridimi her fitne ve şerlerden korurum.”
       
      Bu da benim için ayrı bir teselli olmuştu. Mademki Allah yolundaydım ve korunacaktım, üzülmeye ne gerek vardı? Ancak eskisinden daha çetin günler kapıdaydı.
       
      Yetersiz bir maaşınız olsa, ancak iş sorunlarınız olmasa parasal sıkıntıları çekmeniz kolaydır. Fakat başarısızlıkla sonuçlanan iş teşebbüslerinin geride bıraktığı ağır borç yükleri, hukuki kovuşturmalar varsa, işiniz zordur.
       
      İşe gitmeyen işlerin sonunda ödenmeyen çekler yüzünden beş mahkemede yargılandım. Hakim bile kıyafetime ve yüzüme bakıyor, mahkemeye düşmem şaşırıyordu. Muhtemelen içinden, “Bu insanın borcunu ödemekten kaçınması imkansız” diye geçiriyordu, ama neylesin, hukuken ben suçluydum ve katılamadığım bir mahkemede on buçuk ay hapse mahkum olmuştum. Çok şükür, hemen temyize giderek zaman kazandım ve bin bir güçlükle borcu ödeyip hapse girmekten kurtuldum. İşin acı tarafı, bizim şirketten reklam almak için ağızlarından bal damlayan kişiler, ödeme güçlüğü olunca ortadan kaybolmuşlar, işi havale ettikleri avukatları da bizi taş duvarların içine hapsetmek için çarpışıyorlardı. Yıllar sonra bunu yapan kurumlar, büyük iflaslar yaşayınca, sevinmedim; ama üzülemedim de.
       
      Öyle bir dönem geldi ki, işim gücüm hastane, doktor ve ilaç olmuştu. 1997 yılı kabus gibi başıma çökmüştü. Bütün sıkıntıların üzerine epey zamandır ertelediğim askerlik görevi de çıkmıştı.
       
      Askere gitmeme tam bir ay vardı. Bir sabah eşimin şiddetli ağrılardan kaynaklanan şikayetiyle uyandım. Yine hastane yolu görünmüştü. Acilen MR çekilmesi gerekiyordu. Bunu sigortayla yaptırmaya kalksak aylarca beklemek gerekecekti.
       
      Oysa benim en azından teşhis aşamasını geçip tedaviyi başlatmam gerekiyordu ki, gönül rahatlığıyla askere gideyim. Mecburen bazı film ve tahlilleri özel yerlerde yaptırdım. Hastalık boyun fıtığıydı ve hemen ameliyat olması gerekiyordu.
       
      Sanki hastanede mesai yapıyordum. Hatta günlük yazılarımı bile hastanede yazıp, başhekimin sekreterine fakslattığım olurdu. Yine bir gün işlemlerimiz gecikti ve hemen bir yazı yazmam gerekmişti. Aksilik, yanımda hiç kağıt kalmamıştı. Elimdeki MR filmi raporunun arka yüzüne yazımı yazdım ve sekretere fakslattım.
       
      Evet, o günleri unutamıyorum. Bu yüzden hastalıklar ilgimi çekiyor ve çevremdeki insanlara nasıl yardımcı olabilirim diye düşünüyorum.
      M. Akif’in,
       
      “Kanayan bir yara gördüm mü, yanar ta ciğerim
       Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim”
       
      dediği gibi, bir derdi olana duyarsız kalamıyorum.
       
      İlaçlarla o kadar içli dışlı olmuştum ki, “ilaç isimleri, etkin maddeleri ve kullanıldığı yerler” üzerine sohbetimiz olduğunda kimi insanların:
      -Farmakoloji okudunuz mu, diye sorduklarına şahit oldum. Okumamıştım. Sadece hayat mektebi bizi eğitiyordu.
       
      Necip Fazıl’ın dediği gibi,
      “Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader. 
      Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider.”
       
      İş sadece maddi hastalıklarla sınırlı değildi, arkasından eşimin yıllarca sürecek depresyonları gelecekti. Onun çok hassa psikolojisi, bunca yoğun sıkıntılara dayanamamıştı. Ben yanımda olsam her şeye katlanırdı belki, ama vatan borcu bizi ayırıyordu ve zihninde bir sürü belirsizlik ve acabalar vardı. Çünkü geride tedavi görmesi gereken bir eş, bakımı ve eğitimi gereken iki çocuk bırakıyorum. Aslında böylesi askerlik birçok kimsenin başına gelmişti, ama geride ciddi yaralar almış, yer yer tahribe uğramış, adeta restorasyona muhtaç bir yuva bırakıyordum.
       
      Eşim çok küçük yaşta evlenmişti. Erken yaşlarda hayatı omuzlamış, iki çocuk sahibi olmuş ve benim gibi zor bir insanla yıllarını geçirmişti. İkimizin de evlilikten ve birbirimizden beklentileri çok farklıydı. Onun kafasında daha sakin, daha renkli, daha cıvıl cıvıl, daha neşeli ve çocuksu mutluluklar vardı. Benim dünyam ise, yaşım, mesleğim ve aldığım eğitim dolayısıyla kitaplar, idealler, projeler, yoğun işler ve toplantılarla doluydu.
       
      Bu yüzden özellikle evliliğimizin ilk yıllarında yoğun bir iletişim çatışması yaşadık. Bir türlü kendimizi ifade edemiyor ve birbirimizi anlayamıyorduk. İkimizin de kendine göre bir dünyası vardı. Çok bunaldığımız günler olurdu. Evlenmeden önce ikimiz de, ahenkli bir evlilik, tozpembe dünyalar hayal etmiştik. Oysa yaşadıklarımız bambaşkaydı.
       
      Bir gün o kadar bunalmıştım ki, zihni karmakarışık düşüncelere daldı. Hani nerede benim emellerim, geleceğe yönelik planlarım, başarılarım, diyordum. Eminim, eşim de gelişen olaylara akıl erdiremiyor, evliliğini sorguluyordu. Böyle sıkıntılı bir gün, elim hemen masamın üzerinde duran Kur’an-ı Kerim’e gitti. İçimden, “Ya Rabbi, ne olacak benim halim? Nedir içine düştüğüm sıkıntılar? Hani nerede ideallerim, bu yaşadığım olayların neresinde hikmet var?” diye düşünüyordum. Tefe’ül maksadıyla rastgele bir yer açtım ve güzüme ilk çarpan ayeti okudum. Rabbim mealen şöyle buyuruyordu:
       
      “Kadınlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin. Eğer siz onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, olur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratır.” (Nisa: 19)
       
      Şaşırmış, adeta çarpılmıştım. Sanki Rabbbim bana diyordu ki: “Ey Kulum! Olayı tek taraflı ve bencilce değerlendirirsen hata edersin. Eşinin haklarını gözet ve güzellikle geçin. Senin hoşuna gitmeyen bir olayda Allah çok hayır yaratacağına göre, o şey neticesi itibariyle hayırdır ve güzeldir.”
       
      Çıkan ayet tam da kafamdaki sorulara cevap niteliğindeydi. Ne sormuşsam cevabını almıştım. “Tamam ya Rabbi, anladım. Her şey kabulüm. Sen ne takdir edersen doğru ve haktır, hikmetle doludur” dedim. Rabbim bu ayetle, yıllar sonra ihsan edeceği hikmetleri ve nimetleri müjdeliyor sanki.
       
      Bazen geçmişte çok sıkıntılarımın olduğunu söylediğim okuyucularım, “Suç kimdeydi?” diye soruyorlar. Ben suçlu aramıyorum. Evliliklerde tek tarafı suçlamak zaten yanlış olur. Ancak sorumlu arıyorsak, bir dizi sorumlu sayabilirim. Başta “kendim” olmak üzere zaman, imkan, konjoktür, çevre, eşim ve üçüncü şahıslar, derecesine göre içine düştüğüm olumsuzluklarda sorumluluk sahibidirler; ama beni en çok ilgilendiren, kendi sorumluluğumdur. Bana düşen, her şey aleyhimde bile olsa, yine doğru davranışı sergilemek ve mutlaka başarmaktır. Başıma ne gelmişse, sorumluluğun yüzde yüze yakın bir şekilde bana ait olduğuna inanıyorum.         
             
      Eşimin depresyon, panik atak ve konversiyon dönemlerinde yaşadığım öyle ayrıntılar var ki, burada özetlemem bile imkansız. Sürekli gittiğimiz başarılı bir psikiyatrist, “Ben işin içinden çıkamıyorum. Bizim ‘kör nokta’ diye tabir ettiğimiz bir teşhis hatası vardır. Belki ben belli bir noktaya takıldım kaldım. Bir de başka arkadaş görsün” diyerek, bizi başka bir meslektaşına göndermişti.
       
      Tedavi sürecindeki yaşadıklarımız o kadar yürek yakıcıydı ki, belki de eşimin ailesi ve çevrem, benim daha fazla sabredemeyip eşimden ayrılacağımı bile düşünmüştü. Oysa bunu yapamazdım. Bir kere “evet” deyip ebedi arkadaşlığa kabul ettiğim eşimi terk edemezdim. İyi günlerinde olduğu gibi, kötü ve sıkıntılı günlerinde de yanında olmalıydım. Hatta bir keresinde kayınvalideme, “Anne merak etme. Ben hanımımım hastalığını ömür boyu çekerim” demiştim. “Çekemezsin oğlum” diye itiraz etmişti. “Çekerim anne. Sadece hayıtımı ona göre düzenlerim, çalışmalarımı ona göre ayarlarım” cevabını vermiştim.

      Ömür boyu acı ve sıkıntıyı göze alamayan, ömür boyu mutluluğu hak edemez. Yaradana her halükarda şükretmek zorundayız.
       
      Ne güzel söylemiş bir Hak aşığı:
       
      Hoştur bana Senden gelen,  
      Ya gonca gül yahut diken, 
      Ya hil’at ü yahut kefen,  
      Lütfun da hoş, kahrın da hoş.

      Çünkü O’nun lütfunda da, kahrında da sayısız hikmetler, nimetler, faydalar vardır. Psikolojik hastalıklarla bu kadar yakından tanışmasaydım, bu tür sorunları nasıl tanıyacaktım, nereden bilecektim, psikiyatrik problemleri olanlara nasıl yol gösterecektim? Demek ki, Cenab-ı Hak beni gerçek bir laboratvarda eğitmiş. Eşi veya bir akrabası hasta olan birinin neler hissettiğini, yüreğinin nasıl yandığını biliyorum. Hele psikolojik problemi olanların sabırları zorlayan acılarını, endişelerini, zorluklarını çok iyi yaşadım.
       
      Ömür boyu aşk ’ı oku yan bazı kimseler, “Çok ideal hedefler yazmışsınız. Bunlar hayali şeyler. Gerçekleşmesi mümkün değil” dediler. Evet, yazdıklarımda büyük bir ümit, coşkun bir ideal ve ne pahasına olursa olsun pes etmeyen bir gayret var. Çünkü birçok ailenin yaşadıklarından daha ağırını yaşadım, ama ümidimi kesmedim.
       
      İstediklerinizin gerçekleşeceğine inanın, gereğini yapın, ısrarla dua edin. Göreceksiniz, Cenab-ı Hak hedeflerinizi ayaklarınızın altına serecek. Her olmazı olduracak Allah’tır ve O’nun için imkansız yoktur. Niçin tereddüt ediyorsunuz?
       
      Eşimin rahatsızlığı askerlik boyunca devam etti. Geldiğimde her şeye yeniden başlayacak, yepyeni huzur ve mutluluk dünyası kuracaktım. Oysa hala borç denizindeydim. Hastalıklar ve sıkıntılar ise artarak ve çeşitlenerek devam ediyordu.
       
      Bir taraftan doktor ve ilaç tedavisi yaparken, diğer taraftan eşimi mutlu edecek çözümler arıyordum. Onunla geziye, yemeğe, alış verişe çıktığımda sıkıntıları hafifliyor, rahatlıyordu. Farklı uğraşlar, değişik mekanlar, onu takıntılardan, üzücü düşüncelerden, kaygılardan kurtarıyordu. Ancak bunların hepsi “para” demekti. Biriken borçlara, hatta günlük ihtiyaçlara bile para yetiştiremezken, nasıl olur da dışarıda gezmeye ve bize göre lüks olan alış verişlere para harcardım?
       
      Her şeye rağmen onun sağlığı ve normal hayata dönmesi her şeyden önemliydi. Evet, depresyon para tüketen bir hastalıktı, ama borç bularak veya masraflardan kısarak, onu mutlu edecek bazı değişiklikler yapmalıydım. Farklılık olsun diye ara sıra lokantaya giderdik. Görünüşte sıradan bir olaydı bu, ama ben iç dünyamda nice dramatik sahneler yaşar, çelişkili duygular içinde savrulurdum.
       
      Benzer trajedileri çarşıda, pazarda, mağazada defalarca yaşıyordum. Biriken gam ve kasaveti atmak için küçük değişikliklere yaptığım masrafa, belki de bir faturamı ödeyecek paraydı. Bir taraftan içim buna üzülür, diğer taraftan dışarıya yansıtmamak için espriler yapar, gülücükler dağıtırdım. Çünkü kaşığıyla verip sapıyla çıkarmanın hiçbir yararı olmazdı. Bu yüzden eşim, “Seni de masrafa soktuk” derken, “Ne masrafı canım, ben izin duanızla bunun birkaç katını kazanırım” diye cevap verirdim. Gerçekten de onların duaları benim için huzuru ve bereket demekti.
       
      Tüm bunlar olurken, mesleki ve kültürel çalışmalarım, arkadaşlık ilişkilerim, toplantılarım, konferanslarım devam ediyordu. Sanki birkaç çeşit kimliğim vardı. Evdeki kişiliğim, iş yerindeki konumum, gazetecilikteki yerim, manevi hizmetlerindeki şahsiyetim birbirine girmişti. Söz gelişi, bir gün cumhurbaşkanıyla röportaj yapıyor, eve döndüğümde ekmek almakta zorlanıyordum. Binlerce okuyucu yazılarımdan istifade ediyor, diğer tarafta ticari işleri koşturan bir esnaf durumundaydım.
       
      Acıların, sıkıntıların, gözyaşlarının arkası bir türlü gelmiyordu, ama artık bütün dertlere isyan edip, yepyeni bir dünyaya girmek için bir karar vermeli, hayatımı bir düzene sokmalıydım.
       
      1999 yılıydı. Yazarlık ve ticari işlerimi birlikte yürütüyordum. İkisinden de vazgeçmediğim için ikisi de yarım kalıyordu. Oysa birinde derinleşmeliydim. Her şeyi bırakıp yazarlık mesleğinde yoğunlaşmaya karar verdim. Ömrümün altın yıllarını kara zindana çeviren, ama arkasında sayısız tecrübe bırakan, bir o kadar da hayatı. Acıyı ve insanların dertlerini öğreten ticareti bıraktım. Tabii ağırlığından beni iki büklüm eden dağ gibi borçları da yüklendi.
       
      Artık bir değişimin, yeni bir oluşumun eşiğindeydim. On yıldır adam gibi bir tatil yapmamıştım. Ailece bir ay tatile çıkmaya karar verdik. Hem seyahat etmek, sıhhat kazandırırdı, tabii bu tatili bir tatil beldesinde geçirecek değildik. Anadolu’da bulunan birkaç arkadaşı ziyaret etmeyi düşündük. İyi ama, parasız, pulsuz ve çulsuz gezmeye çıkılır mıydı? Yanımızda yol parasına bile yetmeyecek kadar para vardı. Yemeye, içmeye zaten harcamayacaktık.
       
      İlk önce Ankara’ya doğru yola çıktık, aman Allah’ım! Yolculuk yaptığımız trende herkes mutluydu. Annem, eşim, çocuklarım ve tabii ki ben sanki bayram ediyorduk. Adeta cehennemden kurtulmuştuk. Sanki tüm acılarımızı geride bırakacaktık. Sanki sıkıntılara elveda der gibiydik.
       
      Bir ay boyunca Ankara, Şanlıurfa, Hatay, Tarsus, Adana, Konya, Isparta ve Bursa’yı gezdik. Kader her şeyi tersine döndürüyordu sanki. Rabbim halimize acımış, yepyeni bir dünyanın kapılarını açmıştı. Dostlarımız bizi misafir etmek için yarışıyor, ikram ve ihsanlara boğuyordu. Onlara belki yük oluyorduk, belki zahmet veriyorduk; ama sıkılmaya ve alınmaya gücüm kalmamıştı. Kendimizi tamamen zuhurata bıraktık. Rabbim bizi misafir eden dostlarımıza adeta, “Acılarla yoğrulmuş bir aile ziyaretinize gelecek. Onları memnun etmek için çırpının” demiş gibiydi.
       
      Bu gezinin ayrıntılarında o kadar güzel tevafuklar, ikramlar var ki, tümünü saymak çok uzun olur. Maddesiyle, manasıyla muhteşem bir geziydi. Hangi şehre gitmişsek, sanki oranın manevi büyüğü bizim ev sahibimizdi, sanki onun himmetiyle itibar görüyorduk. Çoluk çocuk, ailecek, maneviyat büyüklerinin türbelerini ziyaret ettik, gözyaşı döktük, Allah’a yalvardık. Hayati Harrani, Habib-i Neccar, Mevlana Celaleddin, Şems-i Tebrizi Hazretlerinin türbelerinde boyun büktük, dualar ettik, “Ya Rab, Senin katında muhterem ve muteber olan bu büyük zatların yüzü suyu hürmetine bizi maddi ve manevi dertlerden, acılardan, hastalıklardan, çilelerden kurtar” diye ağladık.
       
      Hz. İbrahim ve Hz. Eyyub’un (a.s.) makamında dualar ettik. Şifalı sularından içtik, guslettik. Uçan kuştan medet umuyor, feryad ü figan ediyor, en ufak bir ümidi değerlendiriyorduk. Ashab-ı Kehf mağarasında Sure-i Kehf’i okuyup dualar ettik. Bilal-i Habeşi’nin (r.a.), Bediüzzaman Hazretlerinin makamlarını ziyaret edip Rabbimizin rahmet kapısını çaldık, merhamet dilendik. Hz. Üftade, Hz. Emir Sultan ve her biri birer evliya olan Osmanlı sultanlarının türbelerini ziyaret edip himmet diledik.
       
      İstanbul’a gelip Eyüp Sultan’ı, Hz. Yuşa’yı (a.s.), Oruç Baba’yı, Aziz Mahmud Hüdai’yi, Zuhurat Baba’yı ziyaret edip ruhaniyetlerinden istimdat ettik. Nice duamda çocuklarımı şefaatçi kıldım. Onların masumiyeti için huzur istedim. Çocuklarım, çocuklarım, canım yavrularım… Küçücük dünyalarını, anne ve babalarının acılarıyla dolduran yavrularım. Sanki naklen yayınlanan bir film gibi her çilemizi izlemek zorunda kalan çocuklarım…
       
      Rabbime şükür ki, dualarımız kabul oldu. Her ne kadar 17 Ağustos depremi, zaten psikolojisi yıpranmış olan ailemizin moralini alt üst etmişse de, direnip ayağa kalkmaya çalıştık. Bu esnadaki ayrıntıları yine geçmek zorundayım.
       
      Nihayet yıl sonuna doğru yeni bir işe girmiştim. Artık on yılımı yakan ticareti ve dört yıldır peşimi bırakmayan işsizliği bir kenara bırakıp düzenli bir hayat başlamıştır. İşim editörlük olduğu için tam bana göreydi. Böylece her gün yeni kitaplar okuyor, kendimi geliştiriyordum. Sevinç ve mutluluktan uçuyordum.
       
      Elbette ki, bir işte çalışmam her şeyin tamamen düzeldiği anlamına gelmiyordu. Birçok sıkıntım, ya kısman ya da tamamen devam ediyordu, ama şurası kesindi: Artık sorunlar çözüm sürecine girmişti.
       
      Sıkıntılarımız boyunca eşimle birlikte bize yardım edecek kişisel gelişim, aile ve iletişim kitapları okuduk. Çok istifade ettik, elimizden geldiğinde uygulamaya çalıştık.
       
      Şimdi bütün idealim, benim durumumda olan milyonlarca insana yardım etmekti. Yaşadıklarımı, tecrübelerimi, çözüm önerilerimi yazmak istiyordum. Ancak önce kendim çözmeliyim, önce kendim başarmalıyım, diye hep erteledim, geçim sıkıntısından, psikolojik hastalıklardan feryat ediyor, ama fazla duyulmuyordu. Çünkü çığlıkları sessizi ve ancak halden anlayan duyabilirdi.
       
      Bir şeyler yapmalıyım. Bir cümlemle düzelebilecek, bir tavsiyemle kurtulacak evlilikler vardı. Tam bu sıralarda gördüğüm problem beynimde şimşekler çakmasına sebep oldu. Üniversite mezunu, çok sevdiğim melek gibi iki insanın imrendiğim evlilikleri sarsılıyordu. Büyük bir çıkmazın içindeydiler. Hayatı birbirlerine zindan etmişlerdi. Artık yeter, daha ne bekliyorum, dedim. 2000 yılını Ocak ayında “ Ömür Boyu Aşk ”ı yazmaya başladım. İnanın, yazım sürecinden bugüne kadar yaşadığım kolaylıklar, yardımlar, tevafuklar, ihsanlar o kadar çık ki, birkaç kitap olur.
       
      Kitap yayınlandığında ender rastlanan bir ilgi ve satış grafiği yakaladı. Olayın en güzel yanı, kitabı okuyarak binlerce insanın ve ailenin daha mutlu ve huzurlu bir hayata kavuşmasıydı. O kadarki, boşanma davası açmış nice insan kitabı oku yunca ayrılmaktan vazgeçmişti. Aylarca ayrı yaşadıktan sonra tekrar birleşen ve muhteşem mutluluklar yaşayan çiftler vardı. Hatta dört çocuklu bir çift resmen boşanmış, ancak Ömür Boyu Aşk ’ı okuduktan sonra tekrar nikah kıymışlardı.  
       
      Evet, baştaki sorunun cevabını özetle verdim sanırım. Gerçi yaşadığım ağır ailevi ve psikolojik sıkıntıların ayrıntılarına ve örneklerine giremedim. O zaman bir giriş yazısından öte büyük bir kitap olurdu.
       
      Geçen hayatıma baktığımda sayısız ibretler görüyorum. Demek ki, Allah beni eğitti, hayatımı laboratuvara çevirdi. Milyonlarca insanın neler çektiğini hakkalyakin suretinde yaşattı. Ta ki, insanların sorunlarını anlayayım, hissedeyim, şefkatle yaklaşayım. Çile çekilir çünkü, çekiliyor gibi yapılmaz. Acı yaşanırsa bilinir. Yaşanıyor gibi olmaz.
       
      Her şeye rağmen baştaki itirafımı tekrar dönüyorum. Elbette her şey Allah’ın takdiriyledir. Ancak ne çektiysem, kendi hata, kusur, eksik, ihmal, bilgisizlik ve tecrübesizliğimden kaynaklandığına inanıyorum. Kadı ki, çektiğimiz sıkıntılar Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Allah dostlarının katlandığı çilelerin yanında hiçbir şey değil ve bugün bile çok daha ağırlarını yaşayanlar var.
       
      Acı çeken insanlara bir mesaj vermek istiyorum: az veya çok, ağır veya hafif çektiğiniz acıları dindirmek, sorunları çözüme kavuşturmak için çırpının.
      Daha rahat ve imkanı olanlara da şunu söylüyorum: Ne olur, başkalarını da düşünün. Diğergam olun. Çevrenizdekilerin dertleriyle dertlenin, onların acılarını paylaşın, onlara yardımdı olun. 
       
      Çok sıkıntılar yaşadığım içindir ki, çok ağır aile sorunları yaşayanlara hep ümit veriyorum: Her şeye rağmen mutluluğu başarmak zorundasınız. Allah size her şeyin en hayırlısını verecektir. Yeter ki siz isteyin ve bedel ödeyin.
       
      Ömür Boyu Aşk’ı yazışımın sebebini ancak bu şekilde özetleyebiliyorum. Sizleri yeni kitabımızla baş başa bırakırken, yuvanızda her zaman mutluluk çiçekleri açmasını Rabbimden niyaz ediyorum.
       
      CEMİL TOKPINAR
      Ocak, 2003
       

       İçindekiler
       Ömür Boyu Aşk – 1

       
      Aşkınızı hiçbir dert engellemesin
      Ömür Boyu Aşk’ı niçin yazdım?
      1.Bölüm: Dertlerimiz ve Ailemiz
         1. Ailemiz Hayal Ülkesinde Değil
         2. Ailemizi Huzursuz Eden Dertler
         3. Derdin Şifresini Çözmek ve Mesajını Algılamak
      2. Bölüm: Aile Geçimsizliği
         1.Evliliğinizi Kurtarın!
         2.Mutlu Olmaya Mahkumsunuz!
         3.Geçimsizlik Sebeplerini Belirleyin
         4.En Büyük Yanılgıdan Kurtulun!
         5.Önce Hatayı Kendinizde Arayın!
         6.Seviyeli Sohbetler Yapın!
         7.Evlilik Aşkı Bitirmez, Kökleştirir
         8.İşinizde Yoğunlaşırken Ailenizi İhmal Etmeyin!
         9.Eşinizin Doktoru Sizsiniz!
         10.Yeni ve Mutlu Bir Dünya Kurun!
         11.Koca Olmanın Sorumluluğu
         12.Sevginizi Bütün Haşmetiyle Hissettirin
         13.Dayağı Kullanmayın!
         14.Cinsel Sorunları Önemseyin!
         15.Eşinizin Anne ve Babasına Saygı Gösterin!
      3. Bölüm: Aile ve Geçim Sıkıntısı
         En Büyük Güç İçimizde
         1.Sürekli ve İhlasla Dua Edin!
         2.Tutumlu Olun ve Savurganlıktan Kaçının!
         3.Birden Fazla İş Yapın!
         4.Gelişin, Geliştirin!
         5.Ev Alın, Kiradan Kurtulun!
         6.Derdinizi Açmaktan Çekinmeyin!
      4.Bölüm: Aile ve Psikolojik Problemler
         Depresyon: Çağımızın Hastalığı
         1.Psikiyatri Tedavisinden Korkmayın!
         2.Tedaviyi Sabırla ve Yılmadan Sürdürün!
         3.Duayı İhmal Etmeyin!
      5.Bölüm: Aile ve Yetenek Sorunları
         İdealler Sarayı
         1.Yetenekli Olduğunuza İnanın!
         2.Mazeretler Hazinesini Yok Edin!
         3.Kazanacaksınız, Başka Yolu Yok!
         4.Sorunlara Ağlamayın, Savaşın!
      6.Bölüm: Aile ve Uzun Süren Hastalıklar
         Hastalık:Bir Sabır Eğitimi
         1.Hastalığın Hikmet ve İbret Yönüne Bakın!
         2.İyileşmek İçin Çırpının!
         3.Hastalar Risalesi’ni Çok Okuyun!
            Sonsöz
            Aşkı Yaşatacak Sizsiniz
       
         Ömür Boyu Aşk – 2
      1.Bölüm: Sadece Ayınız Değil, Ömrünüz Bal Olsun
      2.Bölüm: Muhteşem Mutluluk Sarayları Kurabilirsiniz
      3.Bölüm: Tek Taraflı Gayret Yeterli Mi?
      4.Bölüm: Sorumlarla Birlikte Mutlu Olabilirsiniz
      5.Bölüm: Eşinizi Doğru Tanıyın
      6.Bölüm: Eşinize Güzel Görünün
      7.Bölüm: Dayakla Sevgi Bağdaşmaz
      8.Bölüm: Eşinizi Aldatmayın
      9.Bölüm: Aileyi Sarsan E-Mail, Çet, Cep Mesajları
      10.Bölüm: Sevimsiz Sevilir mi?
         Ağır Sorunlar İçin Çözüm Stratejisi
      11.Bölüm: Aile Toplantıları Yapın
         Toplantılar Aile Fertlerine Neler Kazandıracaktır?
      12.Bölüm: Aile Danışmanından Yararlanın
      13.Bölüm: Her Şeyin Bittiği An Duaya Sarılın
           Bir aile gönüllüsü olabilirsiniz





      Nesil Yayınları, Cemil Tokpınar , Ömür Boyu Aşk adlı kitabı incele diniz.

      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789752698154
      MarkaNesil Yayınları
      Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
      9789752698154
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.