• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Riyazüs Salihin, İmam Nevevi

      Riyazüs Salihin, İmam Nevevi
      Görsel 1
      Fiyat:
      90,00 TL
      İndirimli Fiyat (%52,2) :
      43,00 TL
      Kazancınız 47,00 TL
      43.00 www.goncakitap.com.tr
      10,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
           Stoktan Kargo
       
      Kitap               Riyazüs Salihin
      Yazar              İmam Nevevi
      Tercüme          İbrahim Serdar, Yusuf Şensoy
      Takriz              Mehmet Talu
      Yayınevi          Sağlam Yayınları
      GKağıt  Cilt      2. Hamur  -  Ciltli
      Sayfa  Ebat      1.059 sayfa - 17x24 cm
      Yayın Yılı         2013
      ISBN                9789759180508


      Hadis Sayısı  1.896 adet hadisi şerif Arapça metin ve Türkçe açıklaması

      Sağlam Yayınları, İmam Nevevi Riyazüs Salihin adlı hadis kitabı nı incelemektesiniz.
      Riyazüs Salihin kitabı hakkında yorumları okuyup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satışı hakkında bilgiyi aşağıda geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla  oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

        
       
                 TAKDİM

            Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
       
      Üstteki cümlenin ilmî tabiri şudur: Besmele..
       
      Besmelenin faziletleri çoktur; pek çok eserlerde yazılıdır.
       
      Her işe besmele ile başlamak gerekir. Her başlanan işe göre de mânâ alır. Burada şu mânâyı vermek yerinde olur:
       
      — Bu eseri yazmaya Rahman Rahîm Allah'ın adı ile başlarım.
      Besmelesiz başlanan işin güdük kalacağı, hadis-i şeriflerle bize bildirilmiştir.
      Bu besmele içinde geçen "Allah" ismi, yüce bir isimdir. Bunun dinî ve ilmî tabiri şudur: Lafza-i Celâl.
      Her anıldığı yerde; zat, sıfat ve tüm tecellilerin toplu mânâsını akla getirir.
      Yine besmele içinde geçen: "Rahman" ismi, yüce Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Bu.isim, geldiği her yerde, şu mânâyı akla geti­rir:
       
      —Evvellerin evvellerinde, öncelerin de öncesinde, ezelden beritüm yarattıkları için bir şefkat ve merhamet sahibidir; hepsi için acı­ma duygusu vardır. Özellikle dünya hayatında; sevdiğine, sevmediği­ne nimetlerini çokça verir, rahmetini bolca yağdırır..Hemen herbiri-nin rızkını, ayrı ayrı verir; hiçbirini unutmaz.
       
      Aynı besmele içinde geçen: "Rahîm" ismi dahi, Yüce Allah'ın gü­zel isimlerinden biridir. İfâde ettiği mânâ itibarı ile;^Rahmân ismi gi­bi olmakla beraber, kendine has bir özellik taşır. Kısaca şu mânâya gelir:
      — Pek ziyade şefkat ve merhamet sahibidir. Rahman ismi gere­ğince, verdiği nimetlerden emrine göre istifade edenlere, özellikle âhirette yeteri kadar mükâfat verir.
       
      Allah'a hamd olsun..
       
      Bu cümle içinde geçen; "Hamd" kelimesini övgü mânâsına almalıdır. Nimet ve daha başka güzelliklere karşı saygı duygusunun dille ifadesidir. Bir kimse, kendisindeki bir nîmet için hamd edeceği gibi, başkasında gördüğü bir iyilik dolayısı ile de Allah'a hamd edebilir.
       
      Hamdi, dört yönlü ele almak icab eder. Şöyle ki:
       
      a)  Dil ile hamd..
      b)    İş ile hamd..
      c)     Hal ile hamd..
      d)   Örf ile hamd..
       
      Dil ile hamd: Peygamberlerin dili ile anlatılan şekilde, onların tarifine göre; Yüce Allah'ı övüp ona saygılar sunmaktır.
       
      İş ile hamd: Bedenle yapılan tüm işleri; Allah için, onun hoşnut­luğunu, rızasını dileye dileye yapmaktır. Allah'ın hoşnut olmayacağı hiç bir işe girmemektir.
       
      Hal ile hamd: Bu türlü hamd, ruh ve beden yönü ile olacaktır. Bu türlü hamd için de, önce ilim giysisine girmeli; ondan sonra bu il­min gereğini yerine getirmelidir. Açıkçası: Bu türlü hamd için; insa­nın hemen her halinden, ilim ve amelin güzel kokuları gelmeli, çevre­sini sarmalıdır.
       
      Örf ile hamd: İyiliğini gördüğü kimseyi, iyilik ettiği yönü ile öv­mektir; ona karşı saygılı olmaktır. Bu türlü saygı, dille olacağı gibi, kalan duygularla da olabilir.
       
      Hamd edilmeden başlanan işlerin; besmelesiz başlanan işler gi­bi güdük kalacağı, gelen rivayetler arasındadır. İyilik eden, ettiği iyi­liğin belirtilerini, iyilik ettiği kimsede görmek ister. Saygısız birine gönülden iyilik eder misiniz?
      imam-ı Nevevi, anlatılan bu mânâları çok iyi bilmektedir. Eseri­ni sunarken; başta besmele ile, sonra Allah'a hamd ile başlaması bu­nun İçindir.
       
      Vâhid, Kahhâr, Azîz, Gaffâr'dır.
       
      imam-ı Nevevi burada eserine başlarken adını tazimle andığı, hamd ettiği Yüce Allah'ın dört güzel ismini almıştır. Bunların ifâde ettikleri mânâları sırası ile açalım.
       
      Vâhid: Zâtında, sıfatlarında, tecellîleri ile yaptığı işlerde, verdiği hükümlerde, tektir. Zâtında, sıfatlarında, işlerinde ortağı yoktur. Kahhâr: Halkı hükmü altına alan, onların üzerinde, kendi hük­mü dışında başka bir hüküm geçmeyen ve muradına göre onları yöne­ten... Emri altındakilerin hiç biri, kendi zâtına hükmünü geçiremez.
       
      Azîz: Hükümde alt edilemez. Emri geri çevrilemez. Arzusuna hiç bir engel olamaz. Gaffar: Başkaldıran günahkârları dilerse bağış­lar. Hem de kökten silmece..Buna da karışan olmaz.
       
      Yüce Allah'ın bağışlamayacağı günahlar arasında, zâtına şirk koşmak vardır. Allah-ü Taâlâ, müşriklerin günahlarını bağışlamaya­cağını bize bildirdi. Bunların dışında, bağışlanmasını dileyen, Yüce Allah'ın da bağışlanmasını dilediği kimse bağışlanır.
       
      Eser, tekdim edilirken, bu güzel isimlerin başa alınmasında se­bep var.   
       
      Öncelikle, gözlerin, Yüce Allah'ın tekliğine çevrilmesini istemek­tedir. Yaratılan fânî şeylerin yok farz edilmesini ve onların elinden sebeb olma dışında bir şey beklemenin beyhude olduğunu anlatmak­tadır.
       
      ikinci ve üçüncü güzel isimlerle de, insanın; kendi yaratılış du­rumuna bakarak, Yüce Hakkın azameti karşısında hiçliğini sezip kendisine çeki düzen vermesine işaret etmektedir. İnsan bilmeli ,ki: Yüce Hakka karşı dâima alt olmaya mahkûmdur. Bu türlü düşünce­ler, bu türlü görüşler nefsin terbiyesi için faydalıdır.
       
      Nefis, değişik terbiye yolları ile yararlı hâle gelmediği sürece; daima azgın olacaktır. Hemen her hareketi de, emre ters düşecektir. Böylece, yasaklara dalıp gidecektir; onu korkutmak gerekir.
       
      Nefis, sâdece kendi üstünden korkar. Ama inandığı takdirde.. Bunu, kendisine iyi anlatmak gerekir; anlarsa inanır. Nefis, durumu anlamalı ve ezilmeli; onu ezmek için, İmam-ı Nevevi, burada bu üç is­me işaret etmiştir. Bu üç isim, nefsi üç yandan sarmıştır. Ama, ona biraz da nefes aldırmak gerek... İşte ona biraz rahat nefes aldıracak isim, dördüncü olarak anlatılan Gaffar ismidir.
       
      Nefis; Yüce Allah'ın birliğini, halkını hükmü altında tuttuğunu, hükmünde alt edilemeyeceğini bildikten ve ona göre kulluğunu yap­tıktan sonra, işlediği günahları için fazla korkuya kapılmadan bağış­lanmasını dilerse, Allah bağışlar.
      Anlaşılacağı gibi, burada iki mânâya işaret ediliyor: Korku ve ümit.. Bunlar, nefis için iki kanattır, İnsan oluşu icabı şaşıp işlediği hatadan ötürü Yüce Hak'tan korkarsa.. bir kanadını sağlamış olur.
       
      Gaffar ismini düşünüp bağışlanacağını anlayınca da, ikinci kanadına kavuşmuş olur.
       
      Bir insan, bu iki kanada sâhib olduktan sonra uçmaya başlarsa, Yüce Hakkın yakınlık kapısını bulur.
       
      Geceyi gündüze katar.
       
      Bu cümlede, gece başa alınmakla onun şerefine işaret edildi; gündüz onun gibi anlatılmadı.
       
      Geceler güzeldir; özellikle ibâdete kalkan gönül ehli kullar için.. Yola gelen sâlikler için geceler, hayırları toplama vaktidir. Zikir, na­maz, âlemlerin Rabbı Yüce-Allah ile münâcâatın zamanıdır.
       
      Bunu, kararmayan kalbi, kör olmayan basiret yok sahiplerine hatırlatmak için yapar. Gönül sahiplerine, ibret almak isteyenlere mânâ kapılarını açar.
       
      Bu kapıdan giren kimseler; Yüce hakkın nimetlerini düşündük­leri zaman, anlarlar ki: Onların hemen hiç biri, boşuna yaratılmamış­tır. Bilirler ki: Yüce Sübhan Hakkın, her şeyde manâlı bir işi vardır.
       
      Böylece, Yüce Sübhan Hakkın büyük iktidarına yol bulurlar; Kendilerine gelen manevî varidatları anlarlar. Amma, kalb ve gönül İtibarı ile ayık olanlar.
       
      Halkı arasından seçtikleri uyardı.
       
      Bu uyarma, gaflet uykusundan uyarmadır. İyiliklerden yana uzak kalma durumu ile, gafletle uyku aynı mânâyadır. Ayık olan kimse, gafletten uzak bulunur, daima yaratanını anıp zikreder. Ayık değilse, zikredemez; uykudakinden de farkı kalmaz. Bir başka mânâda ölü gibidir. Nitekim, bu mânâda Resulüllah efendimiz şöyle buyurmuştur:
       
      "Allah'ı zikredenle zikretmeyenin misâli, diri ile ölü misâlidir."
       
      Allahü teala ona sâlât ve selâm eylesin..
       
      Onları, bu dünya evinde zâhid eyledi.
       
      Bu cümlede geçen: "Zühd" kelimesi üzerine şu açıklamalar ya­pılmıştır:
       
       
      —           Herhangi bir şeye meyli terk..
       
       
      Riyâzü's Sâlihîn C.I, F.2
       
      Bu, genel olarak, sözlükteki mânâdır. Hakikat ehline göre de şu mânâya alınır:
      — Dünyayı istememek, kalben onunla birbağ kurmayıp ondan geçip yüz çevirmek..
      Denilmiştir ki:
      — Ahiret rahatını isteyerek, dünyanın geçici rahatlığını bırak­maktır.
      Yine denilmiştir ki:
      — Zühd odur ki; elin dünyalıktan yana nasıl temiz ise... kalbinide öyle temiz tutasın.
       
      işbu hale. gelen kimseleri, Cenab-ı Hak ayıktırmıştır; böylece, dünyanın gerçek yüzünü anlamışlardır. Dünyayı, engin çöllerde susa­mışın, uzaktan görüp de bu sandığı serap gibi görürler.
      Dünyaya karşı gani gönüllü zâhid olmaları bu sebebe dayanır. Onun süsünden yüzlerini çevirirler; zarurî mikdarda ihtiyaçlarını alırlar. Kendilerine geleni hırsa kapılmadan, bir nîmet olarak alırlar; asıl nasiplerinin, Yüce Hak katında saklı kaldığına da inanırlar. Çün­kü Yüce Allah:
      Onlara, zatını murakabe görevi verdi; sürekli tefekküre daldırdı.
       
      "Murakabe" kelimesinin kısaca mânâsı şudur:
      — Kul bilmeli ki; Yüce Rabbı, kendisinin her hâlini görür..
      Kul, buna inanmalı ve bu inancını sürdürmelidir. Kulun, bu mânâya mutlaka inanması gerekir. Zira, Cenab-ı Hak, bütün inceliği ile her şeyi gördüğü gibi; kullarının işlerini, sözlerini'de bilir ve görür. Bunu bilen kul; amelde, ibadette ihsan makamına yükselir. İhsan makamı, Resulüllah'm dili ile şöyle anlatılmıştır:
       
      'İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir; sen onu görmesen de o seni görür."
       
      Allah-ü Taâla ona salât ve selâm eylesin..
      Bu makama çıkan kimseler; nefislerini, her türlü kaymadan ve yanılmadan korurlar. Zira, bu makamda gaflet yoktur; isyanı getiren gaflettir. İnsanda gaflet olmayınca isyan da olmaz.
      Dinimizde, insan hayatına çok tesir eden tefekkürün de, Önemli yeri vardır.
       
      Bu, bir düşünebilme melekesidir; Yüce Hakkın yarattıkları üze­rinde olacaktır. Tefekkürün derinleşmesi sonunda; Yüce Yaratanın ülûhiyetine, üstün kudretine doğru yol alırız.
       
      Allah-ü Taâlâ, tefekküre dalan kullarını överek şöyle anlattı:
      "Onlar, öyle kimselerdir ki; ayakta, oturuş halinde, zo­runlu halde yan üstü Allah'ı anarlar.
      Yerin ve semaların yaratılış durumunu düşünürler; şöyle münacaat ederler:
      — Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sübhansın Rabbımız, bizi cehennem azabından koru."(Âl-i İmrân, 3/191)
       
      Şu hadis-i şerif, bize tefekkür üzerine tutacağımız yolu gösterir:
      'Yaratılanı düşünün; yaratan hakkında derin düşünce­
      ye dalmayın. Önün hakkını takdir edemezsiniz."

      Keşşafta gelen bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmıştır:
      "Bir ara, bir kimse arka üstü yatıyordu. Başını kaldırıp yıldızlara ve semaya baktı; şöyle dedi:
      — Şahidim ki, senin bir Rabbin ve yaratanın var.
      Allahım! Beni bağışla.
      Ve.. Allah-ü Taâlâ ona rahmet nazarı ile baktı; kendisini bağışladı."
      Resulüllah efendiniz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle bu­yurmuştur:
      .
      'Tefekkür gibi ibadet yoktur."
      Denilmiştir ki:
      — Tefekkür, gafleti giderir. Yüce Allah için bir heybet, çekinme
      duygusunu kalbe yerleştirir. Tıpkı, bitkilerin yetişmesi için suyun
      faydalı olduğu gibi.
      Tefekkür, insanın kalbine tatlı bir hüzün verir. Bu hüzün ka­dar  kalbi hiç bir şey parlatamaz. Tefekkür kadar da, hiç bir şey kalbi nurlandıramaz.
       
      Şöyle rivayet edildi:
      — Yunus aleyhisselâmın; hemen her gün, tümden yer ehlinin iş­lediği amel kadar ameli, Yüce Hak katına yükselirdi.
      Bu cümleyi açıklarken, şöyle anlattılar:
      — Bu, Yüce Allah'ın emrinde tefekkür amelidir; kalb ameli sayı­lır. Zira, hiç kimse, bir günde yer ehlinin ameli kadar amel işlemeyegüç yetiremez.
       
      Keşşafta yazılanlar bu kadar.
      İbn-i Abbas ve Ebû Derdâ şöyle demiştir:
      —Bir saat tefekkür, bir gece nafile namaz ibâdetinden hayırlı­dır.
      Allah onlardan razı olsun..
      Sırrî-i Sakatı ise, tefekkür üzerine şöyle dedi:
      —Bir saat tefekkür, bir senelik ibadetten hayırlıdır.
      Bu cümle içinde geçen: "saat" kelimesinin mânâsı; bizim bildiği­miz zamanı bildiren saat olacağı gibi, bir an da olabilir.
      Tefekkür, mânâ cennetinin otağındaki sütunları süsleyip oraya yerleştirmekten başka bir şey değildir; orada senin gelişine hazır bek­ler.
      Yüce Hak, o seçip ayırdığı kullarını:
      Vaaz, zikir yolunda bulundurdu.
      Vaazın, dinimizdeki yeri büyüktür. Bir başka mânâsı ile öğüt­tür; nasihattir. Dinin nasîhattan ibaret oluşu da, hadis-i şerifle sabit­tir.
       
      Kalbi kararmayan herkes, gördüğü her şeyden öğüt alır. Öğüdü­nü önceden almış olan bir kimse, kendisine ne gelirse gelsin; yanında­ki fânî şeylere daimî kalacağı gözü ile bakmaz; hepsinin yok olacağını baştan görür. Hırsı, tamahı bırakır; hiç kimsenin felâketine sevin­mez. Elde kalmayacağı kesin bilinen bir faniye dört elle sarılmak ne­den?. Bırakılıp gidilecek dünyalığa karşı hırs niçin?.
      Düşün bir kere; bugün kardeşinin başına gelecek felaket, yarın senin de başına mutlaka gelecektir.
      Asıl mutlu olan o kimsedir ki; başkalarının halinden ibret alır, öbür âlemi için gerekli hayır çeşitlerini elde etmeye yönelir.
      Zikir, denince, Yüce Allah'ı unutmamak akla gelmelidir. Unu­tunca ayılmak; gaflet uykusuna dalınca uyanmalıdır.
      Zikir, îmân sahibinin rûhânî gıdasıdır. Yüce Hakkın yakınlığı ile zikirle bağlantı kurulur ki: Mutlak gereklidir. Bunun için Allah-ü Taâlâ şu emri verdi:
       
      "Ey iman edenler, Allah'ı çokça zikredin." (Ahzâb, 33/41)
      Bu emrin daha açık manası şudur: Hiç unutmayın.
      Onları; taatına ciddiyetle devamda, ahiret yurduna ha­zırlanmada, dargınlığını getiren şeylerden ve ateş yuvasına girmeyi gerektiren şeylerden sakınmada, bütün bu işlerde: Hallerin, tavırların değişip durmasına rağmen başarılı kıldı.
       
      Burada, en çok üzerinde durulması gereken husus: Başarı., keli­mesinin ifade ettiği mânâdır. Bunun için az ve öz olarak verilecek mânâ şudur:
      — Kulda, Yüce Allah'ın taatı için yaratılan güç..
      Böyle bir şeyi elde etmek, cidden pek değerli bir şeyi elde etmek­tir. Bunu bulan daha ne ister ki!.
       
      Anlatılan gücün olmadığı yerde, hiç bir şey beklenemez.
      Başarılı olmayan bir kimse, Yüce Allah tâat ve ibâdet için ken­disinde manevî bir güç bulamaz.
      Başarılı olmayan bir kimse; sonsuzlara kadar kalınacak âhiret yurdu için bir hazırlık yapamaz. Orada muhtaç olacağı güzel amelle­rin güzel sonuçlarını göremez; bu yolda bir hazırlığa, burada giremez.
      Başarılı olmayan bir kimse; Yüce Hakkın dargınlığını çeken iş­lerden sakınmaz. Emre aykırı hareket etmeyi, isyanı bırakamaz. So­nuç olarak gelecek azaplardan da kurtulamaz.
      Başarılı olmayan kimse, cehenneme götürecek sebeplerin elin­den nefsini kurtaramaz.
       
      Nefsi cehenneme götürecek sebeplerin başında; Allah korusun, küfür üzerine ölmek vardır. Bu, başta gelir. Bundan sonra, çeşit çeşit büyük küçük isyan hareketleri gelir.
      Küçük günahlar, eğer Yüce Hakkın emirlerine karşı nefsin ya­nılması gibi hareketler ise., bunlar tevbe ile, yararlı ameller işlemek sureti ile kapanır.
      Bu arada, şunu da hemen belirtelim ki: Büyük günahlardan mutlak sakınmak gerekir. Büyük günahların bağışlanması, bir daha yapmamak üzere tevbeye yahut Yüce Allah'ın fazlına keremine kal­mıştır. Ancak, büyük günahların şirk, küfür olan kısmı hariç; bunla­rın bağışlanması için hiç bir sebep yoktur. Bundan kurtulmanın tek çaresi îmâna gelmektir.
       
      Büyük olsun, küçük olsun; günahlar kul hakları ile ilgili ise, mutlaka hak sahiplerinin rızâsını almalıdır.
      İşte bütün bunları yapmak için başarı gerekir. Zira, hepsi de ibadet çeşidine dahildir.
      Metinde geçen: "Hallerin, tavırların değişip durmasına rağ­men.." Tâbirini de şöyle açıklamak mümkündür: Bolluk, darlık, yaz, kış, ticâret meşguliyeti, nefsin ihtiyacı olan bazı maddi şeyler, çoluk çocuk gailesi..
       
      Başarılı olan bir kimseyi, sayılan işlerin hiç biri, Allah yolundan alamaz. Allah'ın emirlerini yerine getirmekte, yasaklarından kaç­makta, onun sânına tazimde bunların hiç biri engel değildir. Bu mânâ, bir âyet-i kerîmede şöyle anlatıldı:
      "Onlar, öyle erlerdir ki; kendilerini ne alış veriş, ne de ticaret Allah zikrinden alıkoyar." (Nûr, 24/37)
       
      Resulüllah Efendimiz dahi, bir hadîs-i şerifinde şöyle buyur­muştur:
      "Öyle bir topluluk vardır ki; serili mükellef yataklar
      içinde dahi Allah'ı zikrederler."

      Allah-ü Taâlanın salât ve selâmı onun üzerine olsun.
       
       
                       * * *
       
      Allah'a hamd ederim; en alımlı, en temiz, en şümullü, en mükemmel manâlı hamd ile..
      Şehâdet ederim ki: Allah'tan başka ilâh yoktur; Berr, Kerîm, Rauf, Rahimdir.
      Bu cümlede geçen Yüce Allah'ın dört güzel ismi üzerinde biraz durup mânâlarını kısaca anlatalım.
       
      Berr: Kullarına bolca, hiçbir şey esirgemeden ihsanlar eyleyen..
       
      Kerîm: Bu güzel ismi, birkaç mânâda almak gerekir.
       
      Beyzâvî şöyle dedi:
      —  Kerîm, zat sıfatları arasındadır. Yüce Allah, ezelden beri Kerîm olup kerîm olarak da sonsuzlara kadar kalacaktır. Buna göre, şu mânâyı vermek yerinde olur:
      —  Yüce Allah'ın zâtı tüm noksanlardan ve kötü sıfatlardan ya­na temiz ve nezihtir.
      Temiz, nefis bir şey için şöyle denir: Kerîm. Arap dilinde, temiz mallar için de: "Kerîm" tabiri kullanılır.
       
      Denilmiştir ki:
       
      "Kerîm" isminin ifade ettiği mânâ şudur:  Kalışı sürekli, zâtı üstün, sıfatları güzel..
       
      Denilmiştir ki: "Kerîm" ismi, ef al sıfatları arasında sayılır. Bu­nun için de, şöyle bir mânâ vermek gerekir:
      — İstemeden iyiliğini yağdıran, nimetlerini veren; seni bir ara­cıya muhtaç etmeyen.. Verdiğine, kime verdiğine bakmayan..
       
       Rauf: Merhameti, şefkati ve acıması çok olan YüceAllah..
      Rahîm: Allah'ın güzel isimlerinden olup mânâsı daha önce anla­tıldı.
         İmam-ı Nevevî, Yüce Allah'ın güzel isimlerine şehâdet etti:
      Şehâdet ederim.. Derken de, şu mânâyıanlatır:
      —  Bilirim, açıkça anlatırım..
      Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederken de, şu mânâyı dile getirmek istiyor:
      — Hakkı ile zâtına ibâdet edilmeye lâyık olan, sadece Yüce Al­lah'tır.
      Bu şehâdeti, bir hadis-i şerife dayanarak yapmaktadır ki; Resulüllah efendimiz şöyle buyurmuştur:
       
      "Kendisinde şehâdet bulunmayan hutbe, parmakları
      gitmiş bereketsiz ele benzer."

      Allah-ü teâla ona salât ve selâm eylesin..
       
      Şehadet ederim ki: Efendim Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür. Habîbi, halîlidir.
       
      Muhammed ismi, Hazret-i peygamber efendimizin en güzel is­midir. Bu güzel isim, dedesi Abdülmuttalib ve annesi Âmine tarafın­dan kendisine verilmiştir. Kendisine bu ismin verilmesi; manevî emirlere ve ilhama göredir. Kendisinde çok beğenilen özelliklerin bu­lunduğuna, yer ve sema ehlinin de onu övmekte olduklarına işarettir. Allah-ü Taâlâ bu işareti gerçek eylemiştir.
       
      Resulüllah efendimiz, zâtı itibarı ile, bütün peygamberlerin ke­mal durumlarını özünde toplamıştır.
      Denilmiştir ki:
      -  Cemel hesabına göre; bu mübarek isim, üç yüz on dört resul is­minin toplamıdır.
      Her mânâda efendimizdir. Bunu bizzat kendisi bize anlatmak için şöyle buyurmuştur:
       
      -"Övünmek için söylemiyorum; ben âdemoğlunun efendisiyim."
       
      İmam-ı Nevevî, burada Resulüllah efendimizin kulluk makamı­na işaret etmiştir. Allah-ü Taâlâ, bu sıfatı onun için en yüksek vasıf, en büyük makam olarak anlatmıştır. Şu âyet-i kerimeler, bu manada en sağlam delildir:
       
      —  "Kulunu, gece yürüttü." (İsrâ, 17/1)
      —  "Kuluna Furkan'ı indirdi." (Furkân, 25/1)
      "Kuluna vahyedeceği kadarını vahyetti." (Necm, 53/10)
      esasen:
      —  "Övünmek için söylemiyorum." buyururken, Resulüllah efendimiz, şu mânâyı anlatmak istemiştir:
      —  Ben, efendilikle övünmek isteme; benim övünmem, ancak Al­lah'a kulluk iledir.
      "Resul" kelimesi, Allah'ın elçisi için kullanılır. Kendisi, beşer so­yundan erkek olarak, insanların en seçkinidir. Beşeriyet itibaride, hiç bir yönden eksiği yoktur. Yaratılış ve zekâ durumu ile onların en üs­tünüdür.
      Her nebî, resul değildir; ama her resul nebidir. Dilimizde, her ikisi için de: "Peygamber" tâbiri kullanılır.
      Resul, yeni bir şeriat kurma emrini alır; aldığı her emri ümme­tine ulaştırır.
      Nebî, kendisinden önce gelen resulün şeriatına tabî olarak kalır. Kendisine yeni bir şeriat kurma emri gelmediği süre, sadece nebî'ola­rak kalır.
       
      İcmâ kararı ile; resul, nebiden daha faziletlidir. Zira risâletle, yani: Elçilik vazifesi ile imtiyaz kazanmıştır. Sağlam mânâ da budur. Ama İbn-i Abdisselâm bu mânâya kail değildir. Onun kanaatına göre; nebinin bağlılığı Yüce Hakka olup onunla ilgilidir, varidatını ondan alır. Ama, risâletiri halkla da bağlantısı vardır. Bu mânâyagöre:

      Nebinin kemâli daha fazladır.
       
      Resulüllah efendimizin aynı zamanda, Allah'ın habîbi olduğu şu hadis-i şerifle sabittir:
       
      "Dikkat ediniz, ben Allah'ın habîbiyim. Bunu, övünmek  için söylemiyorum"
      HABİB: Allah'ın çok çok sevdiği kimsedir.
      Allah'ın kulunu sevmesi, şu âyet-i kerimeden istifade edilerek alınmıştır:
      "Allah onları sever; onlar da Allah'ı severler." (Mâide,
      5/54)
       
      Bu sevginin derecesi, Yüce Allah'a karşı marifet derecesi ile öl­çülür. Yüce Allah için en çok marifete sahib olan Hazret-i Peygamber efendimiz olduğuna göre Yüce Allah'a en sevgilisi de o olmalıdır; kaldı ki: "Habîb" ismine en lâyıkı da, yine odur.
      "Halil" ismi dahi, yine onun üstün şanında gelmiştir. Çok yakın bir dost, mânâsına gelir. Resulüllah efendimizin şu hadis-i şerifi, bu mânâyı pek güzel anlatır:
       
      "Rabbımdan başka yakın bir dost, halil edinecek olsay­dım; mutlaka Ebû Bekir'i dost, halil edinirdim."
      Halil, isminin üstünlüğü üzerine, Beyhakî'den gelen şu rivayet önemlidir:
      — Allah-ü Taâlâ, Resulüllah efendimize miraç gecesi şöyle bu­yurdu:
       
      Ya Muhammed, iste; istediğin verilecektir,Resulüllah efendimiz, isteklerini şöyle dile getirdi:
       
      Ya Rabbi, sen İbrahim'i halil edindin. Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
       
      — Sana bundan daha hayırlısını vermedim mi? Seni habib edin­dim.
      Habib, arada vasıta olmadan vuslata erer. Ama halil vasfını alan bu kadar ileri derecede değildir. Allah-ü Taâlâ Resulüllah efen­dimiz hakkında şöyle buyurdu:
       
      "İki yayın birleşimi kadar, hatta daha da yakın oldu."
      (Necm, 53/9)
      İbrahim peygamber için de şöyle buyurdu:
      "Böylece, ibrahim'e yerin ve semaların hikmet taşıyan gizli açık yanlarını gösterdik." (En'âm, 6/75)
      Bir âyet-i kerîmede Halil İbrahim peygamberin şöyle dediği an­latıldı:
      "Kulların dirilip kabirlerinden kalktıkları gün, beni utandırma." (Şuarâ, 26/87)
      Habib olan Resulüllah efendimiz hakkında ise, şöyle buyuruldu:
      "O gün, Allah peygamberini utandırmaz." (Tahrîm, 66/8)
      Metinde geçen: "Sırat-ımüstakim tabiri, en doğru yol olarak bi­linmelidir. Resulüllah efendimiz, doğru yola götürür. Bu durum, ayrı ayrı âyet-i kerimelerle sabit olup bir tanesi şudur:
      "Sen, sırat-ı müstakime hidâyet edersin." (Şûra, 42/52)
      Yine metinde geçen:
       
      — Din-i kavvim..
      Tabiri ile de, şu mânâ anlatılır: Pek temiz şeriatı, dini ve yolu.. Resulüllah efendimiz, bu mânâda şöyle buyurmuştur:
      "Size hoşgörülü, kolay, aydınlık bir din getirdim."
      Allah'ın salâtları, selâmı Resulüllah efendimize, diğer peygam­berlere, her birinin âline, şâir sâlih kullara olsun.
       
      "Salât" lafzı ile de, şu mânâ akla gelmelidir: Dünyanın ve âhiretin; her türlü zor, sıkıntılı, tehlikeli âfetlerinden emin olarak umduklarına nail olmak..
       
      İmam-ı Nevevî, eserine başlarken besmele okudu; hamd etti. So­nunu da salâvatla bağladı. Her halde, şu mânâda gelen bir habere uy­mak istedi:
      "Her hangi önemli bir işe; Allah'a hamd, bana salâvat ile başlanmaz ise., o iş, kesiktir; güdüktür. Her bereketten ya­na silinmiş, uğursuzdur."
      Bir başka haberde işe, şöyle gelmiştir:
       
      "Bir kimse, bir kitapta Allah'ın Resulüne salâvat okur yazarsa.. Allah'ın Resulünün ismi o kitapta kaldığı süre; me­lekler o kimseye sabah akşam salâvat okurlar."
       
      Metinde geçen: "Âl" tabiri ile, her peygamberin yakın akrabala­rı, soyu murad edildiği gibi; kıyamete kadar kendisine doğru mânâda tabi olanlar dahi olabilir.
      Resulüllah efendimize bir keresinde şöyle soruldu:
      —  Ya Resulallah, senin âlin kimdir?. Resulüllah efendimiz şöyle buyurdu:
      —  "Her muttaki mümin, benim âlimdir."
       
      Yani: Kötülüklerden korunan ve kalbini temiz tutan..
      Metinde geçen: "Sâlihler" tâbiri ile de, şu kullar anlatılır: Al­lah'ın emirlerini hakkıyle yerine getirenler, kulların haklarını öde­yenler..
      Bu zümreye sahabe dahildir. Çünkü onların adaleti, Allah'ın emirlerini yerine getirdikleri, kulların haklarına dokunmadıkları sa­bittir.
      Anlatılan vasıfları taşıyan cümle kullar,bu mânâya dahildir. Al-lah-ü Taâla bizleride onlardan eylesin.. Âmin!
       
       * *
      Sonra..
      Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
      "İnsanları, cinleri ancak bana ibâdet etmeleri için ya­rattım.
      Kendilerinden rızık istemiyorum; bana yedirip içirmele-rini de beklemiyorum." (Zâriyât, 51/56-57)
       
      Bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken; Kâşî, Tefsir-i Kebir'inde şöyle açıkladı:
      — Allah-ü Taâlâ; şöyle bir mânâya işaret etti:
      Halkı yaratması, onlara resuller göndermesi boşuna değildir.
      Onları, büyük bir iş için yaratmıştır; bu büyük iş: Onun tevhidi ve taatıdır. Gerek tevhid, gerek ibâdet kullar için bir fazilettir, onlar için bir şereftir. Onun zâtının ne tevhid edilmeye, ne de tâat ve ibâdet edilmeye ihtiyacı vardır.
      Şöyle bir mânâ dahi verilmiştir:
      — Her iki guruptan saadet ehli olanları bana ibadet etmeleri için yarattım; onlardan şekavet ehli olanları da, bana mâsiyet işleme­leri için yarattım.
      Denilmiştir ki:
      —  "Bana ibâdet etmeleri için..1' (Zâriyât, 51/56) mealine aldı­ğımız âyet-i kerime, şu mânâyı ifade eder:
      —  Beni tanıyıp marifet sahibi olmaları için yarattım. Zira, zatı­nı bilmek için onları yaratmamıştır.
      Bu mânâ, bir âyet-i kerimede şövle geçti:
      "Onlara soracak olsan:
      —  Kendilerini kim yarattı? Derler ki:
      —  Allah..." (43/87)
      "İbadet.." kelimesinin ifade ettiği asılmana ise şudur: Hudû ve tezellül.. Yani: Emre boyun eğmek ve üstün emrine karşı gelmemek..
       
      Hatta böyle bir gücü dahi kendinde bulamamak..
       
       
      Buna göre, verilecek bir başka mânâ şu olur:
      — Onları hudû ve tezellül için yarattım.
      Çünkü, her yaratılan, yaratıcısının emri karşısında boynu eğik­tir; onun hükmüne karşı gelme gücünü kendinde bulamaz.
       
      Denilmiştir ki:
      -,rBana ibadet etmeleri için..'Zâriyât, 51/56)
      Mealine alman âyet-i kerimenin ifade ettiği bir başka mânâ şu­dur:
      —Beni tevhid etmeleri için yarattım.
       
       
      Bunun için, îmân sahibi, hemen her zaman Yüce Allah'ı tevhid eder, birliğine inanır. Kâfirlere gelince, onlar da darda kaldıkları za­man, Allah'ı tevhid edip birliğine, varlığına inandıklarını söylerler.
      Bazıları da şöyle tefsir etti:
      — Gösterişten, işitsinlerden uzak bir şekilde; marifet sergisi
      üzerinde bana ibadet etmeleri için yarattım.
      İşte, bütün bu anlatılanlar gösteriyor ki: Yaratılanlar, sâdece, ibâdet için yaratılmışlardır.
       
      Açıkçası: Dünyalık toplamak, erzak biriktirmek, benzeri ihtiyaç­larını depolamak için yaratılmamışlardır. Zira, bütün bu işler için, Yüce Allah kendilerine kefildir. Onlara düşen, emirlere göre hareket etmektir.
       
      Burada, akla gelmeye ki: Sebepleri bir yana atmak gerekir. Çünkü, hemen her iş için, sebebine tevessül etmek de Allah'ın emri­dir. Burası, hikmet âlemidir; hemen her şey, bir hesaba kitaba daya­nır. Onların çözümünü yapmak, ona göre maddi ve manevî ihtiyaçları gidermek yerinde olur. Allah'a kulluk işinde, güç kazanmak için dün­ya işlerine çalışmak da bir ibadettir. Tenbellik ibâdet sayılmasın.
       
      Durum anlatıldığı gibi olunca:
      Onlara düşer ki: Yaratılışlarına sebeb olan iş üzerinde ö-nemli duralar; zühde tutunup dünyanın geçici nazlarından yüz çevireler.
       
      Dünyanın geçici süslerine sarılmak yersizdir, ama, hırsla; na­musu şerefi harcamak sureti ile.. Helâl yoldan, hemen her türlü dün­ya nimetlerinden istifade edilir; aynı yoldan dünyalık elde etmenin de bir zararı yoktur. Özellikle bu zamanda; varlıklı mümin, varlıksız müminden daha hayırlıdır. Bu hususta, değişik görüşler vardır; an­cak bize göre böyle...
      —  "Fakirlik, iki cihanda yüz karasıdır."
      —  "Fakirin küfre yaklaştığı olur."
       
      Mânâsına gelen hadis-i şerifler, anlatmak istediğimiz mânâyı daha güzel anlatır. Ancak, tüm doğru çalışmalara rağmen, ele dünya­lık girmiyorsa., buna da üzüntü duyup varlıklı kimselere göz dikmeye gerek yoktur. Aslında insana, dünyadan şunlar yeter: Oturacağı bir ev, örtüneceği bir elbise, ekmek yapacağı un ve su...
       
      Resulüllah efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:
       
      "Âdemoğlunun hakkı ancak şu üç şeydedir:
       
      a)   Belini doğrultup soyunu sürdürecek kadar yiyecek..
       
      b)   Edep yerlerini kapatacak kadar giyecek..
       
      c)    İçine sığacağı kadar bir ev.
       
       
      Bundan fazlasının hesabi vardır..."
       
      Ancak, daha önce de anlatıldığı gibi, hiç bir şekilde dünyadan el etek çekmek yerinde değildir. İnsanın yapacağı üstün ibadetler ara­sında; Allah'ın kullarına yardım etmek vardır. Kullarına yardım, on­ları yaratana yardımdır.
       
      Çalışıp kazanmalı; Allah yolunda harcamak. Ancak, bu geçici fani şeylerin sevgisini, hırsını kalbe yerleştirmemelidir. Farz ibadet­lerden alacak kadar dünyaya dalmamandır. Büyüklerden birinin dik­katini çekmiş; görmüş ki: Bir âbid, bütün gününü mescidde ibadet ha­linde geçiriyor. Sormuş:
       
      Senin geçimin nereden?. Abid demiş ki:
      —  Bir kardeşim var; o çalışıyor, bana da yetiyor. O büyük zat, şöyle demiş:
      —  Bu durumda, kardeşin senden daha âbid..
      Çünkü o, yıkılacak bir evdir; daimî kalınacak yer değil­dir. Geçiş dönemi için bir binektir; sürür konağı değildir.
       
      İnsanların elindekine göz dikmemek, dünya uğruna her türlü ahlaksızlığa, şerefsizliğe düşmemek için bunları bilmek ve inanmak gerekir.
      Dünyanın hepsi senin olması neye yarar ki!. İhtiyacından fazla­sını yiyemezsin; giyemezsin.. Hele öbür âlemi hiç bir şey götüremez­sin; dünyada işlediğin iyiliklerin sevabından başka..
      Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:
       
      "Dünyada bir garib gibi ol; yahut geçip giden bir yol­cu.."
      Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulüllah efendimiz şöyle anlattı:
       "Dünyada benim kalacağım nedir ki!. Şu yolcuya ben­zerim: Bir ağaç altında oturur dinlenir; sonra kalkar, orayı bı­rakıp gider."
       
      Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâ eylesin..
      Çünkü dünya:
       
      Başında toplanıp bırakılan bir subaşı gibidir; devamlı ka­lınacak vatan değildir.
       
      İşbu nedenle: Dünya ehlinden ayık olanlar, ibadet ehli kimselerdir: Dünyada insanların en akıllıları, zâhidlerdir.
       
      Gerek zâhidlerin, gerekse ibadet ehli kimselerin en yüksek dere­cede olanları: Yüce Allah'a karşı irfan sahibi olanlardır.
      Demirî'nin şu şiiri, bu manada pek güzeldir:
      Akılda, zekâda ilerisi mahlûkatın, insanların;
      Zâhidler olup düşmezler peşine görüp durduklarının..
      Ekşitirler yüzlerini dünyaya onu bildiklerinden;
      Kardeşine düştüler, nedeniyle yakın bulmalarının..
      Allah-ü Teâlâ, dünya hayatını bize şöyle anlattı:
       
      "Dünya hayatına misal, ancak şöyledir:
      Bir suya benzer ki, onu semadan indiririz. Bu su ile; in­sanların ve hayvanların yiyecekleri cinsten yer bitkisi alışır ve karışır.
       
       
      Sonunda yer süsünü alır; türlü çiçeklerle bezenir.
      Onların sahipleri sanır ki: Yemişlerini toplamaya, ekinle­rini biçmeye artık güçleri yeter.
      Amma gece, amma gündüz azab emrimiz aniden gelir. Onları biçilmiş tarlaya döndürür; sanki dün yokmuş gibi eder.
      İşte düşünmesini bilen millete, âyetlerimizi ayrıntıları ile böyle anlatırız." (Yûnus, 10/24)
       
      Kadı Beyzavî: 'Ayet" üzerine şöyle bir açıklama yaptı:
      — Zahirde belli bir nişan, belirti..
      Bu tabir, daha ziyade, yaratılanlar için söylenir ki: Onların hemen hepsi de; oluştukları halleri ile yaratanın varlığına, bilgisine ve gücüne birer nişandır, alâmettir, belirtidir.
       
      Bu mânâda gelen âyet-i kerimeler daha çoktur.
       
      Şair ne güzel söylemiş:
       
      Allah'ın kulları var, nasipli zekâdan;
      Dünyayı boşadılar, fitne korkusundan..
      Ona bakıp güldüler, sonunda bildiler;
      Olmaz dünya canlıya hiç bir zaman vatan..
      Onu çok dalgalı deniz buldular, tuttular;
      İyi amellerden bir gemi, tez batmadan..
       
      Yararlı amel, bir gemi gibidir; dalgalı denizler, onunla aşılır. Bu mânâ, bir hadis-i şerifte şöyle anlatıldı:
       
      'Yararlı amele, kıyamet günü sahibi biner gider."
      Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:
      "Müttakileri, Rahmân'm huzuruna binekli toplayaca­
      ğız."
      (Meryem, 19/86)
      Nitekim, kötü ameller de, sahibinin sırtına yüklenir. Bu mânâ üzerine de şu âyet-i kerime vardır:
      "Onlar, günahlarını sırtlarına yüklenirler." (En'âm, 6/31)
      Dünyanın hali burada vasfettiğim gibi, halimiz ve yara­tılma durumumuz da başta anlattığım gibi olunca., her mükel­lefe düşer ki:
       
      a)   Nefsini hayırların yoluna ilete..
      b)   Akıl ve basiret sahiplerinin gidişatına uya..
      c)    Önce işaret ettiğim işleri yerine getirmeye hazırlana..
      d)   Burada dikkati çektiğim hususlar üzerinde önemle du­ra..
       
      Üstte geçen: "Mükellef tabiri ile şu mânâ anlatılır:
      — Ergenlik çağına gelen, aklı başında, iyiyi kötüden ayırd ede­
      bilen herkes.. Bunlar, Yüce Hakkın emirlerini yüklenme görevini alır­
      lar.
      Bu işin ayrıntılarını fıkıh kitaplarında bulmak mümkündür.

      Anlatılan hayırlı zatlar, serlere yanaşmazlar. Kendilerine veri­len emir neyse onu yerine getirirler; yasaklardan da kaçarlar. Onlar, çevrelerinde örnek insanlardır.
      Akıl sahipleri, akla uygun düşmeyen çirkin işleri yapmazlar;
      akılları buna engeldir. Kendi kötülüğüne olacak bir işi yapan kimse,
      nasıl akıllı olabilir!.
                                                                          x
      Yiyip içmeye, gezip tozmaya, şehvet arzularında doyuma ulaş­maya yeten akıl, hayvanlarda dahi vardır; bu akıl insana yaramaz. İnsana yarayan akıl; ebedî hayatında kendisine yarayan işleri anla­yan akıldır.
       
      Üstteki metinde geçen: "Basiret" kelimesinin ifade ettiği kısaca mânâ şudur: Göz.. Ama baş gözü değil; çünkü, bu baş gözü hayvanat­ta da bulunur. Akılla birlikte hareket eden kalb gözüdür.
      Anlatılan mânâda basireti olan ileriyi görür, olmuştan ibret alır; olacaklara göre hazırlanır.
       
      İnsan duygularından hemen her birinin, kendine göre bir gözü vardır. Bunlar kör olmazlarsa, insanı iyi yola iletirler. Asıl insan da, bunların sağlığını koruyup gözlerini kör etmeyendir. O gözler ki kör olurlar; artık insan, bir adım ötesindeki tehlikeyi göremez. Bu duru­mu ile, hayvanlardan daha alt duruma düşer.
       
      Allah cümlemizi korusun..
       
      Anlatılan işleri yerine getirmek isteyen için en doğru yol, gidişatından en çıkarlı gidişat; Hazret-i Peygamber efendimiz­den rivayet edilen sağlam hadis-i şeriflere göre edepli olmak­tır. Çünkü o: Evvellerin ve âhirlerin efendisi, öncekilerin ve sonrakilerin en keremlisidir."
      Allah'ın salâtları ve selâmı ona ve sair peygamberlere ol­sun..
       
      Hadis-i şerifler; onları bize ulaştıranların durumlarına, rivayet şekline göre değişik isimler alırlar: Sahih, hasen, zayıf.. (Sağlam, iyi, kısmen geçerli..)
      Bundan başka daha değişik isimler alırlar ki: Yeri geldiği za­man, ifade ettiği mânâlar anlatılacaktır.
      İtikada dair işlerde, hükümlerde sahih hadis-i şerif ile hasen hadis-i şerif aynı manayı alır ki: Biri diğeri gibidir,
      Zayıf hadis-i şerifler, hükümlerde ve itikada dair meselelerde
       
      Riyâzü's Sâlihîn C.I, F.3
      geçerli değildir. Daha çok, farzlar dışındaki faziletli ameller için ge­çerlidir. İyiliğe teşvik, kötülükten almak için yararlıdır.
       
      Denilmiştir ki:
      — Her ne kadar zayıf hadis-i şeriflerle amel etmek yerinde olsa
      dahi, sahih hadis-i şeriflerle amel etmek daha doğrudur
      Sahih ve zayıf hadis-i şeriflerin durumu, amel sonunda çıkan so­nuçları ile de belli olurlar. Sonucun daha iyi olması için, sahih hadis-i şeriflerin gösterdiği edep yoluna girmek daha yerindedir.
       
      "Edep" kelimesini, İmam-ı Süyûtî şöyle açıklamıştır:
      —  Sözde ve işte beğenilen amelleri işlemek.. Denilmiştir ki: '
      —  Edep, en güzel huyları benimsemektir. Denilmiştir ki:
      — Edep, daima iyilerle, iyi şeylerle olmaktır.


      Denilmiştir ki:
      — Edep, senden üstün olana karşı saygılı, senden alt olana kar­
      şı da şefkat duygulu olmaktır.
       
      Resulüllah efendimizin hali olu da budur; yani: Edep.. Aynı za­manda edep şanı ile, kendisinden evvel gelen tüm peygamberlerin've insanların, kendisinden sonra gelecek cümle yaratılmışların efendisi­dir. Bu mânâyı, şu hadis-i şerif, bize kesin dille anlatır:
       
      "Ben, âdemoğlunun efendisiyim; övünmek için söyle­
      miyorum. Kıyamet günü, elimde hamd sancağı olacak; bunu
      da övünmek için söylemiyorum. Âdem ve diğerleri sancağımın
      altında olacaklar."

      imam-ı nevevî, salât ü selâm okumaya kalan peygamberleri de dahil etmiştir; çünkü bu manada, Resulüllah efendimizin şu emri vardır:
      "Allah'ın nebilerine ve resullerine salâvat okuyunuz;
      benim gönderildiğim gibi, onlar da peygamber olarak gönde­
      rilmişlerdir."

      Allah-ü Taâlâ, Resulüllah efendimiz başta olmak üzere bütün peygamberlere salât ü selâm eylesin..
      ?
       

      Üstte anlatılan hadis-i şerif, Taberânî tarafından anlatılmıştır. Allah-ü Taâlâ şöyle buyurdu:
       
      "Birr ve takva üzerine yardımlasınız." (Mâide, 5/2)
      Bu eserin şerhinde: "Birr" lafzı, şu cümle ile açıklanmıştır:
      Emirlere tabî olmak. "Takva" lafzı ise, şu cümle ile açıklanmış­
      tır:
      — Yasaklardan kaçınmak..
      Ancak, her ikisinin de çok derin mânâları vardır.
      Bu sıfatlar, iyilikten de Öte bir iyiliğe sahib olmak için bir emir­dir. Sözde iyilikten geçip özde iyiliğe girmelidir. Yazıcızade, bir dizi­sinde özetle şöyle anlatır:
      — Takvanın son basamağı odur ki, ikilik edilmeye.. İkilik eden
      kimsenin içi dışı kör olur.
      Burada, tevhidin özüne girilmesi için de emir vardır.
      Resulüllah efendimiz de sahih bir hadis-işerifinde şöyle buyur-muştur:
       
      "Bir kul, kardeşinin yardım işinde olduğu süre; Allah
      onun yardımındadır."

       
      Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin..
       
      Bu hadis-i sağlam bir hadis-i şeriftir. Müslim, Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir. Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace, İbn-i Hibban dahi, bu ha­dis-i şerifi eserlerine almışlardır.
       
      Burada anlatılan yardım, kalble ve bedenle olacaktır; gerekirse malla ve daha başka ihtiyaç duyulan şeylerle olacaktır. Bu yardım işinin belli bir zamanı ve yeri de yoktur: gerektiği her yerde yapıla­caktır.
       
      Bir kimse, kardeşinin yardımına koşarken; ne bir korku duyma­lı, ne bu yoldaki emri yerine getirmekten çekinmelidir. İnanmalı ki: Bu yardım işinde, Allah da kendisine yardımcıdır.
       
      Allah yardımını, kuluna yardıma bağlı düşünmelidir; çünkü, ha­dis-i şerifte özellikle bu mana üzerinde durulmuştur. Hatta, Allah yardımının devamı, kuluna yardıma devamda görülmüştür. Bilhassa din kardeşine yardımda...
       
      Yapılacak yardımlar, hadis-i şeriflerin delâletine göre: Hem zul* medene, hem de zulme uğrayana olmalıdır. Zulmedeni, zulmünden kurtarmalı; zulme uğrayanı da zalimin elinden almalı, hakkını koru­malıdır.
       
      Resulüllah efendimiz, bir başka hadİs-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
       
      "Bir kimse, bir hayra delalet ederse; uyanın sevabı gibi kendisine sevap verilir."
       
      Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin..
       
      Bu hadisi şerifi; Müslim ve Ebû Dâvûd, Ebû Mes'ud Bedrî'nin rivayeti ile eserlerine almışlardır.
      Daha başka râvîler, daha değişik lafızlarla da anlatmışlardır.
       
      Resulüllah efendimiz, diğer hadis-İ şerifinde İse, şöyle buyurmuştur:
       
      — "Bir kimse, bir hidayete çağırırsa., kendisi için ecir; kendisine tabî olanların ecirleri kadardır. Bu durum, öbürle­rinin ecirlerinden de bir şey eksiltmez." Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin..
       
      Bu hadis-i şerif, İmam-ı Ahmed ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.
      Kadı Beyzâvî, bu hadis-i şerifin şerhinde şöyle yazmıştır: -Esas olarak, kulların fiilleri ne sevap getirebilir, nede cezaya çarptırma gücüne sahiptir. Ancak, Yüce Allah'ın kurduğu kanuna gö­re- sevap ve ceza, bu âlemde bazı sebeplere bağlanmıştır. Esas merke­zinden çıkışında; kulun, işler üzerinde bir tesiri yoktur. Alacağı sevap ve ceza niyetine göre olacaktır; emirlere uymasına göre olacaktır. Bu manada gelen bir başka hadis-i şerife göre: müminin niyeti amelin­den hayırlı olduğu gibi, münâfıkın da ameli niyetinden hayırlıdır.
       
      Bu hadis-i şerifin delâletine göre; niyette ve amelde bir mümin, kendisi için nasıl sevap kazanıyorsa., sebeb olduğu şeylerden de aynı şekilde sevap kazanır. Bilhassa, bir kimsenin hidayete gelmesine se­bep olursa.. Nitekim bu mânâda:
       
       
      Resulüllah efendimiz, Hazret-i Ali'ye şöyle buyurmuştur:
       
       
      — "Allah adına yemin olsun ki; vasıtanla bir kimseye Al­lah'ın hidayet etmesi, senin için kırmızı deveden hayırlıdır."
       
      Bu hadis-i şerifte geçen: "Hidâyet" lafzı için şu açıklama yapıl­mıştır:
      —  Esas olan matluba, arzu edilene ulaştıran her şey,. Beğenilen amelleri işlemeye yarayan sebep.,
      —   
      —  "Kırmızı deve.." tâbiri için şöyle bir açıklama yapılmıştır:
      —  Kırmızı deve, Arapların en değerli mallarıdır. Resulüllah'm bu tabiri kullanması, anlatılan sebebe dayanır. Hidâyet işinin en gü­zeli, kulları -Allah'ın, emrine davet etmektir. Onlara Allah'ın birliğini, varlığını anlatıp inandırmakla sonsuz hayata kavuşturmaktır.
      İşbu manada en küçüğü ise., kulları, Müslümanların yollarını tıkayan eziyetli şeyleri gidermeye çağırmaktır.
      İşbu manadan ötürüdür ki: Allah yoluna davetçi, hidâyete sebeb olan, yanlış yolların tehlikesini belirten bir fıkıh âlimi; kendi kendine ibâdetini sürdürüp duran bin âbidden hayırlı sayılmıştır. Zira, anlatı­lan mânâda ilim sahibinin faydası; bütün şahıslaradır, hem de kıya­met gününe kadar.
      * * *
      Üstteki âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri gördükten sonra:.
       
      Şu görüşe vardım: Sahih hadis-i şeriflerden bir derleme yapayım..
      Bu eserin şerhinde:
      —  Muhtasar., tabiri, şu mânâya alınmaktadır: Kelimesi az, cümlesi kısa, fakat mânâsı çok.
      —  Sahih hadis-i şerif., tâbiri ise., hadis usulü kitaplarında şu şekilde anlatılır:
      —  Bir hadis-i şerifin ilk rivayet edeninden son anlatanına kadar hep güvenilir kimseler olmaları.. Daha başka şartları da vardır; ye­rinde anlatılmıştır.
      Yine bu eserin şerhinde: Hadis lafzı için şu açıklama yapılmıştır:
      — Resulüllah efendimizin hallerini, sözlerini, işlerini,-ayrıntıla­
      rı ile durumunu anlatan cümleler.
      Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin..
       
      Sahib olanı, âhirete götüren bir yolu şümulüne almalı..
       
      Yani: Âhiretin üstün nimetlerini elde ettirmeli..
      İçte ve dışta güzel edepleri elde ettirmeli..
      Ancak bu şekilde, o kimsenin hali, işi ve sözü beğenilir; kalbinde Hak yakınlığı ve gönül huzuru olur. İhlâslı, özünde ve sözünde dürüst kalır.
       
      Tergib ve terhibi de özünde toplamış olmalı..
       
      Tergib, şu mânâyadır: Kur'an'da, hadiste; fazileti, sevabı anlatı­lan her türlü yararlı amellere teşvik etmek.. O yararlı amelleri işleye­ne, iyiliklerin, güzelliklerin müjdesini vermek.. Dünyada ve âhirette insanın yüzünü güldüren şeye imrendirmek..
       
      Terhib, şu manayadır: Kur'an emri ile işlenmesi haram olduğu bildirilen kötü işlerden almak.. Yapana dünyada ve âhirette azab ola­cak, ar getirecek, utandıracak işlerin yapılmasına engel olmak..
      Saliklerin edepleri çeşidinden sayılan zühde, nefislerin riyazetlerine, ahlâkın tehzibine, kalb temizliklerine ve çarele­rine dair duyguları esirgemek ve onların eğri yanlarını gider­me yolunu gösteren hadis-i şerifler de bu esere alınmıştır.
       
      Bu cümlede geçen: Sâlik tabiri, şu manayı ifade eder:
      —  Fani, geçici şeylerden kalben bağlantıyı kesmek sureti ile ta­mamen Yüce Yaratana yönelen kimse..
      —  Riyazet tabiri ise., daha ziyade, nefsin terbiyesi için kullanı­lan bir terimdir. Onun kötü huylarını giderme, çirkin sıfatlarını at­ma, kötü nazlarını ve şehvet duygularını silme işine: Riyazet tabiri kullanılır..
       
      Riyazetinden önce nefis, ayakları üzerinde direnen bir binek hayvanına benzer. Yemle, iyilikle yola gelmez. Bu halinde ona verilen her yem ve gösterilen her türlü iyilik azgınlığını daha da artırır; sahi­binin emri karşısında daha da direnir.
       
      Ancak, nefis, Allah ve Resulünün emri doğrultusunda terbiye edilir de edebe getirilirse., günbegün emre itaati artar; arzuya uygun hale gelir. Doğru yola girmeye yanaşır. . ( hadis-i şerif kitap , riyazüs salihin , riyazüs salihin kitabı , takım , sağlam yayınları , hadis imam nevevi , imam nevevi riyaz , hadis şerhi , sağlam riyazüs salihin   )



      Sağlam Yayınları, imam nevevi riyazüs salihin adlı hadis kitabı nı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789759180508
      MarkaSağlam Yayınevi
      Stok DurumuVar
      9789759180508
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.