• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 2.EL

      Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi, 2.EL
      Görsel 1
      Fiyat:
      660,00 TL
      İndirimli Fiyat (%46,2) :
      355,00 TL
      Kazancınız 305,00 TL
      5.0 1
      355.00 www.goncakitap.com.tr
      88,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
             Stoktan Kargo 

      Kitap              Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi 2. EL
      Yazar             İmam Buhari
      Tercüme        Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Latifi’z-Zebidi
      Yayınevi         Ahmed Naim
      Etiket Fiyatı    660 TL
      Kağıt - Cilt      3.Hamur kağıt - Kalın Ciltli, 13 Cilt
      Sayfa - Ebat   7.167 Sayfa - 16,5x23 cm, Büyük boy
      Yayın Yılı     
       1978  - 2. EL

      Kahverengi Kalın Kapak Ciltli Olan GÖNDERİLECEKTİR
      Eksiği Yok 13 cilt takım. ORTA KONDİSYONLU



      Not: Sadece bu ÇOK ÇOK UCUZ KELEPİR kategorisindeki kitaplar 2. El kitaptır. Diğer bölümlerdeki kitaplar sıfır ve yeni ürünlerdir.

      İmam Buhari tarafından yazılan 13 Cilt Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi  adlı kitabı incelemektesiniz.
      Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhikitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satışı hakkında bilgiyi aşağıda geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla  oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       
       
             Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi
       
      Beyne'l-İslâm mütedâvil ve i'tikâdî, amelî, ferdî, iç­timâi her türlü mesâilde en ziyâde i'timâda şâyeste merci ve me'haz olan "Sıhah-ı Sitte" içinde ehemmiyetçe birinci mertebeyi hâiz olan şüphesiz Buhari'nin "Câmi"i ile Müslim'in "Sahihi"idir. Bu iki kitab ulemây-ı İslâmiyyenin ittifâkıyle -Kitabu'llah'dan sonra- alelıt­lak esahh-ı kütübdür. "Sabibayn" denilince maksüd olan bu iki kitabdır. Ancak Sabibayn'ın  hangisi esahh olduğunda ihtilâf etmişlerdir ki, ekseriyyete göre Sahih-i Buhari, Sahih-iMüslim'den esahtır. Gerek Kütüb-i Sitte'ye, gerek şâir ümmehâta edilen hidemât-ı meşkûre fevka't-tasavvur çok ise de hassaten bu iki kitabın şerh ve tefsirine, garâib-i lügatini kayda, hall-i müşkilâtına, râvîlerinin ahvâlini beyâna, ihtisa­rına ve şâir hatır u hayâlimize gelmeyen husüsiyyâtına -bu günkü himem-i kâsıraya bakılınca- havsalaya sığmayacak itinâlar gösterilmiştir. Bukitablara edilen mübeccel ve dindârâne hizmetler cümlesinden ol­mak üzere dokuzuncu asır ricalinden (Ebü'l-Abbâs Zeynü'd-Dîn Ahmed bin Ahmed bin Abdi'l-Lâtîf eş-Şercî ez-Zebîdî)   de   Sahih-i  Buhari'yi    (Et-Tecridu s-sarîb   li-ahâdîsîl-câmii's Sahih) unvâniyle ihtisara him­met etmiştir ki, hüsn-i tertîb ve tensîkı i'tibâriyle pek ziyâde şöhret bulmuştur. Bunda isnâdlar hazfedildiği gibi doğrudan doğruya Resul Aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın kelâmı olmıyan sözler tayy ve müker­rer olan hadîsler yalnız birer kere zikredilmiştir. Bu tertibe göre kitab -aslın fevâidini cami1 olmakla beraber-  rub derecesinde ufalmıştır.
       
      Diyanet İşleri Riyaseti -Büyük Millet Meclisi'nce müttehaz bir karârı infâzen- Zebkü'nin bu muhtasarını Türkçeye terceme etmek vazifesini râkımü'l-hurûfa emretti. Hadd-i takatimi pek ziyâde tecâvüz eden bu hizmet-i mebrûrenin uhdesinden gelmek güç olduğunu bile bile mahz-ı tevfîkât-ı îlâhiyyeye i'timâden bu emri yerine getir-

      1Müellif Ebü'I-Abbâs Zeynü'd-Dîn Ahmed bin Ahmed bin Ab-di'l-Lâtîf bin Ebî Bekr bin Ahmed bin Ömer el-Yemânî eş-Şercî ez-Zebîdî el-Hanefî hakkında Takıyyü'd-Dîn Temîmî-i Hanefî'nin "Et-Tabakâtii's-Seniyye fî Terâcimi'l-Hanefiyye'si ile Kâtib Çelebi merhumun "Keşfü'z-Zünun"undan ve Kamus şârihi Muhibbü'd-Dîn Zebîdî'nin "Tâcü'l-Arüs"undan toplayabildiğim muhtasar ma'lûmât şudur:
       
      Müşârün-ileyh 816 da Yemen'in Zebîd beldesinde tevellüd ve 893 'de yine orada vefat etmiştir. "Tecrid''ini —te'lîfinden ferağı hininde yazdığına göre— 889'da ikmâl etmiştir. Esna-yı hamlinde pederi Ahmed bin Abdi'l-Lâtîf vefat ettiğinden onun ismiyle tesmiye olunmuştur. Muhaddis, edîb ve şâirdir. Eb ve ceddi gibi o da Taizz ve Zebîd medârisinde neşr-i ulûm etmiştir. Mensûb olduğu hânedân-ı ilm arasında ceddi Sırâcü'd-Dîn Abdü'l-Lâtîf bin Abî Bekr de Yemen'in meşâhîr-i muhaddisîninden, Hanefiyye efâdıl ve a'yânından olup vatanında Şeyhü'n-Nuhât idi. Kendisi de hadîs ile fıkıh ve edebiyatta hâiz-i nısâb-ı vâfir olup Sehâvî'den rivayetleri olduğu gibi İbnü'l-Esîr'in Kütüb-i Sitte'yi ihtiva eden "Câmiu'l-Usûl'ünü "Teysîrü'l-Vusûl" unvâniyle ihtisar eden Hafız Vecîhü'd-Dîn Îbnü'd-Deyba'ın şeyhi­dir. Takıyyü'd-Dîn-i Temîmî'nin dediğine göre Yemen halkı rivâyet-i hadîs husu­sunda Ebü'l-Abbâs'ın vefâtiyle bir derece nüzul eylemiş, yâni ulûvv-i isnâddan bir mertebe kaybetmiştir. En meşhur eseri —tercemesi ile meşgul olduğumuz— "Tecri"dir. Diğer âsârı meyânında da "Tabakâtü'l-Havâss"ı ile "Nüzhetü'l-Ahbâb" isminde büyük bir kitabı vardır ki, eş'âr ve nevadır ve zarîf hikâyât ve fevâid ile dolu imiş. "Kesfü'z-Zünûn" 'da da "El-Fevâid ve's-Sılât ve'l-Avâid" nâmında bir eseri olduğu haber veriliyor ki, bu da ed'iye ve esma ve evfâka müteallik birçok şeyleri hâvî olduğu  gibi  bu münâsebetlerle Tefsîr ve Hadis'e dâir birçok şeyleri de tazammun ediyor  imiş. Lâkin bu, Nüzhetü'l-Ahbâb mı, yoksa başka bir kitap mı anlaşılamadı.
       
      Tecrid'in nüsah-ı matbuasında garîb bir zühule müsadif oluyoruz: Kitabın mü­ellifi burada yazıldığı gibi Ahmed bin Ahmed bin Abdi'l-Lâtîf Şercî olub bu cihet bütün nüshaların âhirlerinde de tasrîh edilmiştir. Halbuki 1287 ve 1313 sene­lerinde tab' olunan nüshalar ile Abdu'llâh Şerkâvî'nin 1339 da basılan şerhi başla­rındaki unvan sahifelerinde müellif olarak hep Hüseyn bin el-Mubârek Zebîdî gösteriliyor. Bu nüsah-ı matbuanın dibacelerinde yani ilk formalarında müellifin ismi sarahaten zikredildiği halde bu hatânın unvan sahifelerinde payidar olması daha garîbdir. Herhalde dikkatsizliğin bu derecesi pek ziyâde câlib-i dikkattir. Vakıa Hüseyn bin el-Mubârek de Zebîdî'dir. Ve müellifin meşâyıhından biridir. Lâkin -ileride müellifin senedleri zikredilirken görüleceği üzere- senedde iki tarîkden müellifin üçüncü ve dört tarîkden dördüncü mertebedeki şeyhidir. Tarîk ve sened-i âlînin ne demek ol­duğu sonraları Ulûvv-isnâd bahsinde görülecektir.
       
      Müellifin ismi hakkında iştibâh ve sehve mahal kalmamak için bunu kaydetmek iktizâ eder.

      Her şeyden evvel tercümede sadâkati iltizâm ettim. Her kitabda, bahusus -her kayd ve ıtlâkı bir takım Ahkâm-ı Şer'iyye'ye merci' ve mezâhib-i muhtelife-i İslâmiyye fukahâsına sened olan- bu gibi muazzam âsârda tercemenin asla mutâbakatındaki ehemmiyyeti lâyıkıyle takdir ettiğim için kudretim yettiği mertebede harfiyyen tercemeye i'tinâ etmekle beraber -her tecrübeli mütercimin takdir edeceği üzere-metnin kolayca anlaşılması için tercemesine ba'zı elfâz ilâvesi zaruret kesbettikce bu elfâzı kavs içinde gösterdim ki bununla aslın metninden hâriç olduğunu göstermiş oldum. Tercemeyi okuyan kimse Hadis-i Şerifin mealini kolayca anlamakla beraber metin hâricinde hangi el­fâzı ilâve etmiş isem onları da yek-nazarda görür.
       
      Metnin lâyıkıyle ve etrâfiyle anlaşılması için kuru bir tercemenin kifayet etmiyeceği erbâb-ı basiretçe müsellem olduğundan birçok havâşî ilâvesine de ihtiyaç gördüm. Bu havâşîde Hadis metinlerini tenvir edecek rivayet ihtilâfları ile müttefekun-aleyh veya muhtelefün-fîh mütûnateferru' etmiş ihtilâfât-ı fukahâ alâ-kadri'l-imkân gösterilmiş olduğu gibi Siyer'e ve sâireye dâir bazı fevâid de dercolunmuştur.
       
      Kendi şartıma ne dereceye kadar riâyet ettiğimi bilemem. Fakat bir taraftan deruhde ettiğim işin azametini, diğer taraftan mütercimin kusur kudretini mülâhaza eden erbâb-ı ilm ü insaf tesadüf edecekleri nekâyısı 'ümîd ederim ki unf ile yüzüne çarpacak yerde kendisini hayır­hah ma'zûrlar zümresinden addederek kemâl-i rıfk ile hatâlarını tashih ve ıslâha, noksanlarını ikmâle himmet buyururlar. Zîrâ naks u hatâdan selâmet, beşere ve bâ-husûs benim gibi âciz kimseye müyesser değildir. Maksad âleme,hattâ kendime iş beğendirmek değil, Ümmet-i Muhammediyye'ye hizmet olduğundan benim vazifem karınca kaderince mıs­dakına tevfîk-ı hareketle aklımın erdiği, gücümün yettiği kadar çalış­mak ve az-çok müfîd olabilmek için lütuf ve inâyet-i Bârî'den mededhâh olmaktır.
       
       
      İlm-i Hadîs'e dair bazı ma'lûmat nakletmek, bu kitabı okuyacak ihvân-ı dînce fâideden hâlî addedilmiyeceğinden bunlara dâir bir mu­kaddime serdiyle   işe başlayorum. ( sahihi buhari şerhi diyanet yayınları , diyanet işleri sahih-i buhari muhtasarı , tecridi sarih sahihi buhari 2. el )
       
       
      Mütercim :  Ahmed   Naim
       
       
               MUKADDİME
       

      İLM-İ  HADiS
       
       
      Hadîs,  Haber,  Eser,  Sünnet-Muhaddİs,   Hâfiz, Hüccet, Hâkim — Fakîh İle Muhaddİs'İn farki
       
      İlm-i Hadîs -ki ona İlm-ı Rivayet, İlm-i Ahbâr, İlm-i Âsâr nâmını da verdikleri vardır- Resûlu'llâh Salla llâhu aleyhi ve sellem'in Akvâl ve Ef'âlini bildiren ilimdir. Resul aleyhi's-salâtü vesselam Efendimiz'in Akvâl'inden murâd, Kur'ân -yanı Vahy-i Metlûv- olma­yarak buyurdukları sözlerdir. Ef'âl'inden de murâd Zât-i Seniyye-i Risâlet-Penâhîleri'nden sâdır olmuş umurdur ki bunların bir takım­larına ittiba' ile me'mûruz. Tab'an, yâhud hâssa-i Nebevîyyeleri olmak üzere kendilerinden sâdır olmuş olup ittiba' ile me'mûr olmadığımız umur da Ef'âl-i Nebevîyye cümlesindendir. İlm-i Fıkıh'da bu ikinci nevi Ef'âl mevzû-ı bahs değilse de İlm-i Hadîs'de mevzû-ı bahistir. Bazıları  ta'rîfe  Ahvâl-i   Seniyye-i   Risâlet-Penâhî'yi  de  ilâve  ederler.
       
      Buna hâssatan ilmü Rivâyeti'l-Hadîs nâmını verirler ki Akvâl ve Ef'âl-i Nebeviyye'yi (Salla'llâhu aleyhi ve sellem) semâ-ı muttasıl ile ri­vayet ve zabt ve tahrîr eden kitaplar hep bu cümledendir. Kütüb-i Sıhâh ve Sünen ve Mesânîd ve Meâcim ve Eczâ-i Hadîsiyye ve şâire gibi.
       
      İlm-i Hadîs'in bir de îlmü Dirayeti'l-Hadîs nâmını verdikleri kısmı vardır ki bunda Rivâyet'in şurût ve enva' ve ahkâmından, râvî-lerin ahvâli ile şurûtundan, merviyyât'ın envâından ve merviyyâttan istihrâc-ı maânî keyfiyyâtından -ta'bîr-i diğerle- gerek Sened'e ve gerek Metn'e nazaran Hadîs'in Sahîh, Hasen, Zaîf, Merfû' Mevkuf, Maktu',
       
       
      Âlî, Nazil... olduğunu ve keyfiyyet-i tahammül ve edayı, senedlerde isimleri geçen ricalin sıfatını... bildiren kavânînden, elhâsıl Sened ile Metn'in ahvâlinden, yahut -daha münâsıb bir tâbir ile- kabul veya red haysiyetlerinden râvî ile mervî'nin ahvâlinden bahs olunur.
      Tâ'rifteki Rivâyet'den murad, Sünnet'i isnâd ile nakletmek,   yâni menkûlü tahdis,  ihbar gibi suver-i edâ ile kailine    nisbet    etmektir.
       
      Rivayetin şurûtu; Râvî'nin semâ', arz, icazet gibi envâ-ı ahz ü tahammülün biri ile rivayeti ahz ü telâkki etmiş olmasıdır.
      Rivayet'in envâı: Muttasıl, munkatı' gibi vasıflarla muttasıf ol­masıdır. Ahkâmı da kabul veya reddir.
      Hâl-i ruvât'dan murâd adalet veya mecrûhiyyetleridir. Şartları da: Tahammül ve edada hâiz olmaları lâzım gelen şartlardır.
       
      Merviyyâtın envâı: Musannefat, mesânîd, meâcim, eczâ-i Hadîsiyye gibi şeylerdir. Hâkim-i Nîsâbûrî'nin Kitâbü'l-Marife'si, Hâtib-i Bağdâdi'nin El-Kifâyetü fî Kavânîni'r-rivâye si ile Kitâbü'l-Câmi'-il Âdâbi' s-Şeyh ve's-Sâmi'i, İbnü's-Salâh Şehr-i Zûrî'nin Ulumü'l-Hadîs'ı, Nevevî'nin Et-Takrîb ve't-Teysîr'i, Zeynüd-Dîn îrâki'-nin Elfiyye'si, İbnü-Hacer Askalânî'nin Nubbetü'l-Fiker'ı ile şerh­leri, Süyûtl'nin Tedrîbü'r-Râvî'si Dirâyetü'l-Hadîs kitaplarındandır. Bu ilme -bir çok ıstılâhât istimâline ihtiyaç gösterdiğinden- ve müba­lâğa olmasa serâpâ ıstılâhâttan ibâretdir, denilebileceğinden.' İlmü Musvalah-i Ehli'l-Eser nâmını da verirler. Sahîh-i Buhârî ile muhtasarı olan Tecrîd Rivâyetü'l-Hadîs kitaplarından olup tahririne şurû' edilen bu mukaddime de Dirâyetü'l-Hadîs'in bâzı mebâhisini muhtevidir.
       
      İlm-i Hadîs'in mevzuu bazılarınca Resul olmak haysiyetiyle Re­sulu'llâh salla'llâhi aleyhi ve sellem Efendimizin zât-ı şerifi, diğer bazılarınca Sened ile Metin'dir. Gayesi, Rivâyet'in sahih olanını olma­yanından temyizdir. Her iki nev'inin de medarı   îsnâd'dır.
       
      Muhaddisîne göre Hadîs, Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin akvâl ve ef'âl ve ahvâlidir. Usûl-i Fıkıh ulemâsının tarifine göre ise aleyhi's-salâtü ve's-selâm Efendimizin akvâl ve ef'âlidir. Akvâlin içinde tekârir de dâhildir.
       
       
      Takrir, Asr-ı Saadetlerinde müslimîn tarafından yapıldığını gördük­leri, yahut işittikleri halde nehiy ve inkâra dâir hiçbir şey buyurmamalarıdır. Meşhud veya mesmû-ı Risâlet-Penâhîleri olan bu gibi şeyleri tağyire  lüzum görmeyip  takrir yani  hâli  üzere  ibkâ' buyurmuşlardır.
       
      Ahvâl-i Celîle-i Risâlet-Penâhî, Hadîs'in mefhûmuna muhaddisînce dâhil, fukahâca hâriçtir. Zira ahvâl, ef'âl-i ihtiyârı'yye nev'inden ise zâten Ef'âl'e dâhildir. Hilye-i Şerife gibi, Mîlâd-ı Nebevî'nin zaman ve mekânı gibi Kütüb-i Siyer'de mezkûr olup hiçbir gûnâ hükm-i Şer'î'yi müstetbî' olmayan husüsâttan ise fukahânın garazı taallûk eden şeylerden değildir. Halbuki muhaddisîne göre Aleyhi's-salâtüveJs-selâm Efendimiz'e izafe ve isnad olunan her şey Hadîs'dir. Çünkü onların garazı Zât-ı Kudsiyye-i Risâlet-Penâhî hakkındaki mesmûât ve merviyyâtı kayıd ve zabtetmek, bugünkü tâbirimizce Târîh-i Celîl-i Nebevî'ye müteallik bilcümle vesaiki alâ kadri'l-imkân cem' ve ihzar ey­lemektir. iki tarif arasındaki fark işte bundan neş'et eder.
       
      Sâhâbe ve Tâbiî'nin asarına yani kavil ve fiil ve takrirlerine müte­allik merviyyâta da Hadîs denildiği kesîrü'l-vukü'dur.
      Haber, gerek merfû gerek mevkuf ve maktu yani gerek Aleyhi's-salâtü v'e's-selâm Efendimiz'den gerek mâadasından menkûl olan rivâyâta ıtlak olunup bu i'tibâr ile Sahabe ve Tâbiiîn'e nisbet olu­nan rivâyâta da şümulü olduğundan Hadîs'den eamdır. Her Hadis Haber'dir; lâkin her Haber Hadîs değildir.
      Bâzı ulemâ Haber-i Merfû'a da, Mevkufa da, Maktü'a da Hadîs dedikleri   için   bunların   ıstılâhınca  Hadîs   ile  Haber  müteradiftirler.
       
      Diğer bâzı ulemâ ise hassaten Nebî aleyhi's-salatü ve's-selâm Efen­dimiz'den rivayet olunanlara Hadîs, mâdâsından rivayet olunanlara Haber diyorlar ki bu İstılaha göre Hadîs ile Haber mütebâyin olur: Hiçbir Hadis Haber değildir, hiçbir Haber de Hadîs değildir. Bunları ıstılâhınca Sünnet-i Nebevîyye'yi zabt ile meşgul olan kimseye Muhaddis denilirse de tarih gibi şeylerle meşgul olana Ahbârî denir.
       
      Eser, Haber'in -Hadîs'den eam .olan mânasınca- mürâdifidir. Bunlar   Muhaddis'e:   Eseriyy    derler.  Horasan    fukahâsından  bâzıları Hadîs-i   Mevkufa  Eser,   Hadîs-i   Merfû'â Haber  derler  ki  bunların ıstılâhınca Eser, Haber'in -üçüncü mânasınca- mürâdifidir.
      Sünnet'e gelince alelekser Aleyhi's-salâtü vesselam Efendimiz'e izafe olunan kavil ve fiil ve takrîr'e denir ki Usûl-i Fıkıh ulemâsına göre Hadîs mürâdifidir. Hadîs lâfzını yalnız Akvâl-i Şerîfe-i Nebeviyye'ye Ahâdîs-i Merfûa'ya tahsîs eden muhaddisîne göre ise ondan eamdır. Yani her Hadîs Sünnet'dir. Lâkin her Sünnet Hadîs değildir.
       
      Sünnet-i Seniyye'yi nakil ve rivayet etmeği meslek ittihaz etmiş olanların derecâtı vardır:
      En aşağı mertebede olan Talib'dir ki İlm-i Hadîs'de mübtedî, heveskâr demektir.  Tâlib'in  Ehl-i Hadîs  arasında mevkii yoktur.
      Rivayete tasaddî edenlerin birinci ve en dûn mertebesi Râvî, yahut (Nûn)'un kesriyle Müsnid  mertebesidir ki Hadîs'i senedi ile nakle­den kimse demektir. Râvî veya Müsnid himmetini yalnız semâa kasr ile mücerret rivayet vazifesini îfâ ile kaldığı için kendisinden rivayet et­tiği Haberlerin mütûn ve esânîdi hakkında pek derin malûmat aranmaz.
       
      Muhaddis mertebesi ise yüksektir. Ehl-i Hadîsçe Muhaddis, senedleri hıfzetmekle beraber ricâl-i esânîdin ne dereceye kadar adi veya mecruh olduklarını da bilen kimsedir. Muhaddisîn arasında rütbe-i âliye sahibi olana Hâfız, rütbe-i ulyâ sahibi olana Hüccet, en son mertebeyi ihraz edene Hâkim denir.
       
      Meşhur olduğuna göre Muhaddis -ki ona Şeyhl ve İmâm da dendiği vardır.- İlm-i Hadîs'de üstâd-ı kâmil mertebesini bulan zâttır. Muhaddis yüzbin Hadîsi metinleriyle, senedleriyle hıfzetmiş ve senedlere dahil ricali tercemeleriyle ve cerh ve ta'dîl nokta-i nazarından hal­leriyle tanırsa Hafız nâmını alır. Hüccet de üç yüz bin Hadîsi böylece ihata eden Muhaddis'in unvanıdır. Hâkim de bütün Sünnet'i ihâta etmiş olan îmâm'a denir. Sahihi buhari tecridi sarih tercüme ve şerhi diyanet
       
      Bunlar elsine-i nâsda şöhret bulan tariflerdir. Lâkin ulûm-ı Hadîsiyye'nin hangi derecesini ihata eden kimseye Muhaddis veya Hafız denilebileceğini kestirmek pek müşkül olduğundan ehl-i fennin de bu babda ta'rifât-ı muhtelifesine müsadif oluyoruz

      1Râvî-i Hadîs, Hadîsi kimden ahzetmiş ise ona da ıstılâhan Şeyh ıtlak olunur.
        
       
      İmâm-ı Cezerî'nin ta'rîfine bakılırsa Muhaddis unvanı umûmî olup şurûtu dâiresinde rivayet etmek üzere erbabından yine şurûtu dâiresinde Hadîs ahz ve tahammül eden her zâta verilebilir. Hafız ise kendisine baliğ olanı rivayet etmekle beraber muhtaç olduğu Hadîs­lere -bütün merviyyâtına değil- fehm ve dirayeti de munzam olan kim­sedir.
       
      Zeynü'd-Dîn-i İrâki de Hadîsleri kendi eliyle yazmış, erba­bından dinlemiş, talihlere dinletmiş, cem'-i Hadîs için diyar diyar dolaşmış, bine yakın mesânid, ilel ve tevârih kitaplarının asıllarını elde etmiş, feri'leril üzerine ta'lîkat yazmış kimseye Muhaddis nâ­mını veriyor.
       
      Muhaddis ile Hafız ta'birlerinin selef nazarında müteradif olduk­larına dâirde âsâr vardır. Nitekim Ebû-Bekr bin Ebî-Şeybe'nin: "İmlâ tarikiyle yirmi bin Hadîs yazdıramayan kimse sâhib-i Hadîs değildir." dediğini Ebû-Zür'a el-Râzî naklettiği gibi Zührî'nin de: "Kırk senede bir ancak bir Hâjız  yetişebilir." dediğini Iraki nakleder. Bu nakil eğer sahîh ise Zührî'nin Hâfız'dan muradı hıfz ve itkânda mertebe-i kusvâya varmış kimsedir.
       
      Her ne hâl ise Muhaddis, Hafız, Hüccet, Hâkim unvanlarının kimlere verilmek lâzım geleceğini bildirecek kaide aramakda o kadar ehemmiyet olmayıp -merviyyâtının mikdarı daha az da olsa- râvînin adalet ve zabt ve itkân sahibi olması aranır. Çok Hadîs cem' edebil­miş olmak keyfiyeti ikinci derecede düşünülecek meseledir. Nitekim Sahabe ve Tabiîn'in her biri tarafından rivayet edilen Ahâdîs daha son­raki kamlara nazaran pek az sayılır. Sonrakiler Sahabe ve Tâbiîn'in merviyyâtını müteaddit tariklerden ahzedip   kitaplar yazmışlar ve su-

      1Kütüb-i İlel'den maksadı gerek metnin, gerek senedin değme Muhaddise zahir olamayan ayıpları hakkında yazılmış kitaplardır. Asılda Şeyh'in kendine has olan kitabıdır.   Fer',  asıldan istinsah edilmiş yâhud mukabele edilmiş kitap demektir.
       
       dûr ile sutûrda mahfuz olan merviyyâtın yekûnunu hakîkaten akla veleh verecek dereceye îsâl etmişlerdir.
       
      Bir de Fakih ta'bîri vardır ki ahkâm-i şer'iyyeyi edille-i tafsîliyyesin-den istinbât eden kimseye ıtlak olunur. Yüksek mertebede fıkıh sahibi olan zâta Müctehid denir.
       
      İstinbât-ı ahkâm için Fakîh'in, Müctehid'in en mühim merci' ve me'hazı Kitâb ve Sünnet'dir. Kitâbu'llâh tevâtüren malûm olup Sünnet de Muhaddisîn'in rivâyetiyle sabit olur. Muhaddis yalnız bir Haber'in tâ Aleyhi's-salâtü ve's-selam Efendimiz'den i'tibâren karnen ba'de karnin kendisine baliğ olduğunu birdirmekle iktifa eder. Fakîh ve Müctehid  de   o  Haber'i  öğrenip mutazammın olduğu   veya  ahkâmı istinbât eder Bir Haber'i    tebellüğ eden niceleri vardır ki Haber'i işitenden daha âgâhdırlar" Hadîs-i Şerifinin mısdâkınca Râvîn'in naklettiği Haber kendisinin farkına varamadığı bir hükmü mutazammın olabilir ki onu çıkarabilecek Fakîh'dir, Müctehid'dir.
       
      Muhaddisîn'in vazifesi nuknlü, eslâftan ahlâfa nakletmektir. İç­lerinde nakd-i rical, tâbir-i diğerle intikâd-ı esânid ile meşgul olarak Hadîs'in kavisini zaîfinden ayırd etmek ve mutunun tearuz veya tefâvütlerini göstermek vazîfe-i mühimmesini de deruhde etmiş olanlar varsa da ma'nâ ve delâlet itibariyle nakd-i mütûn onlara âid değildir. Nakd-i mütûn ile uğraşan Fukahâ ve onların başında Müctehidlerdir. Bir Muhaddis Fakîh de olabilir. Nitekim bu kabilden zü'l-cenâheyn eimme-i dîn de çoktur. Bir çok fukahâ da vardır ki bütün dikkat ve himmetlerini istinbât-ı ahkâma hasretmişler ve bildikleri Hadîs'leri zaruret messetmedikce rivayete nasb-ı nefs etmemişlerdir. Muhaddisînin bir vazifesi de edille-i tafsîliyyenin bir kısmını ihzâr etmiş olmak suretiyle müctehidlere hizmet etmek demek oluyor. Muhaddisînin imâm-ı celîlü'l-kadri Şa'bî: "Fukahâ bizler değiliz Lâkin Hadîsi işidip Fukahâ'ya ve bir şeyi öğretince ilmiyle amel edenlere rivayet etmiş bulunuyoruz-" diyor. (Tezkıretül-huffâz, Zehebî, C 1, sahife 74) ki ecille-i ulemâ-yı dînden olduğuna göre elhak büyük bir insaf göstermiştir. İmâm-ı Zührî de: " Zeynü'l-Âbidîn Alî hin el-Hüseyn Hazretlerinden daha fakîb kimse görmedim. Lâkin rivâyet-i Hadîs ile az  meşgul olur." demiştir. (Keza C. 1, Sahife 65) bu münâsebetle Tâcü'd-Dîn-i Sübkî'nin Tabakâtus-Şâfiiyye sinde Ebû-Sevr rahimehu'llâh'ın terceme-i hâlin­de gördüğüm atîdeki fıkra Fakih ile Muhaddis'in farkını daha açık gösterir:
       
      Gasl-i emvâti san'at ittihaz etmiş bir hâtuncağız günün birinde -içlerinde ecille-i Muhaddisîn'den Yahya bin Maîn, Ebû-Hayseme, Halef bin Salim gibi zevat da dâhil olan- bir cemâatin Hadîs müzâkeresi ile meşgul   olduklarını   görmüş.  Bu zevatın ikide bir: Bu Hadîsi filân rivayet etmiştir.  Bu Hadîsi filândan başkası rivayet etmemiştir." dediklerini işitince çoktanberi sormak istediği bir müşkil-i dînîsini halledebilecek en münâsib zevat işte bunlar olacağına hükmederek ortalığa : Hâizin mevtayı gasletmesi câiz midir? diye bir sual atar! Hâzirûn hep biribirine bakışmışlar. Derken öteden -o meclis-i müzâke­reye iştirak etmek üzere gelen- Ebû- Sevr görünmüş. Müşarünileyh eimme-i Fukahây-ı Müctehidînden idi. Ve Hadîs rivayet etmekle beraber diğer huffâz gibi iksâr-ı rivayet ile ma'rûf değildir. Huzzâr onu görünce kadına: İste su gelene sor, diye işaret etmişler. Kadın da yüzünü dönünce hazreti görüp suâlini ona îrâd etmiş. O da derhal şu cevabı vermiş: Evet yıkayabilir. Çünkü Nebiyy-yi Ekrem sallal'lahu aleyhi ve sellem'in Aişe radiya'llâhu anhâya: 'Senin hayız hâlin senin elinde değildir., buyurduk­larını Ümmü'l-mü'minîn hazretlerinden Kasım bin Muhammed rivayet ettiği gibi Ümmü'l-mü'minîn Hasretlerinin: 'Tarağı ıslatıp Nebiyy-i Ekrem salla'-llâhu aleyhi ve sellem'in mübarek saçlarını hâiz iken tarardım., dediği de bize baliğ olmuştur. Hâiz, dirinin başını yıkayıp tarayabilirse meyyitinki evleviyyette kalır. İntehâ. Oradaki muhaddîsler bu cevabı işidince: "Evet, bunu filân da rivayet etmiştir; bize filân haber verdi; filân tarîkden de bize bu baliğ oldu", diye çeşit çeşit rivâyâttan ve turuk-ı   rivâyâttan   bahsetmeğe koyulmuşlar. Kadıncağız bunları bir müddet dinlemiş dinlemiş de sonra :"Peki, anladık. Ama deminden beri siz  nerede idiniz" diyerek savuşmuş.

      Yine Sübkî'nin Tabakât'ında. mütalâa ettiğime göre: "İmâmü'l-Eimme" lâkab-ı celîlini ihraz eden Ebû-Bekr bin Hüzeyme bir gün İmâm-ı Şafiî'nin ashabından ve eimmeden İsmâîl-i Müzenî'nin meclisinde iken Irâkilerden biri şibh-i amd ile olan katil cina­yetine dâir bir münazara açıp: "Cenâb-ı Hak Kitâb-ı Kerîm'inde katli yalnız amd veya hatâ ile tavsif buyurmuş iken siz sibh-i amd diye üçüncü bir vasfı nereden çıkarıyorsunuz)" diye sormuş. Müzenî bu mes'eleye dâir İmâm-ı Şafiî'­nin Alî bin Zeyd bin Cüd'ân tarîkinden rivayet ettiği Hadîs-iŞerîf ile ihticâc etmiş. Iraklı'nın: "Alî bin Zeyd bin Cüd'ân ile siz ibtitâc eder misiniz)» diye irâd ettiği ikinci suâl üzerine Müzenî'nin sükût ettiğini Ibnü-Hüzeyme görünce hemen atılıp: "Alî bin Zeyd İbnü Cüd'ân­dan başka Eyyüb Sahtiyâl ile Hâlid Hazzji' da bunu rivayet etmişlerdir." diyerek imâmı müşkilâttan kurtarmıştır. Lâkin Iraklı sened'lerin üst tarafına geçerek: "Ya şu Ukbe bin Evs dediğiniz kim oluyor" deyince: "Basra'lı  bir râvîdir. -İbnü Sîrîn de mâ'lûm olan celâlet-i kadri ile beraber bu Hadîs'i ondan rivayet etmiştir." diyerek Ukbe'nin beyne'l-Muhaddisîn mâ'rûf bir kim­se olduğunu anlatmış. Bunun üzerine Irâki Müzenî'ye dönerek: "Mü­nazara eden siz misiniz) Yoksa o mu!" demesiyle Müzenî : "Hadîs'e sıra gelince o münazara eder. Çünkü Hadîs'i o benden iyi bilir. Hadîs sabit olduktan sonra da söz söylemek sırası bana gelir." cevâbını vermiştir. Fakîh ile Muhaddis'in işte farkı.


       
      İmam Buhari tarafından yazılan 13  Cilt Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi-i Sarih Tercüme ve Şerhi  adlı kitabı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok KoduDiy Sah Buh 13C- 2
      MarkaDiyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
      Stok DurumuVar
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.