• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım

      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım
      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım
      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım
      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım
      Selamet Yolları, Buluğul Meram Tercümesi Takım
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Görsel 4
      Görsel 5
      Fiyat:
      180,00 TL
      İndirimli Fiyat (%40) :
      108,00 TL
      Kazancınız 72,00 TL
      108.00 www.goncakitap.com.tr
      Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde

      Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

      Şamua, 3 Cilt, 2.080 Sayfa
      200,00 TL
      108,00 TL
      %46
      1.Hamur , 17 Cilt, 9.706 Sayfa
      1.250,00 TL
      598,00 TL
      %52,2
      Ciltli, 1.Hamur, 8.000 Sayfa
      725,00 TL
      565,00 TL
      %22,1

      Kitap            Selamet Yolları - Buluğul Meram Tercüme ve Şerhi
      Yazar           İbni Hacer El Askalani
      Tercüme       Ahmed Davudoğlu  
      Yayınevi       Fazilet Neşriyat
      Kağıt Cilt       2.Hamur kağıt, Ciltli, 4 Cilt takım   
      Sayfa Ebat    2.170 Sayfa - 17x24 cm
      Yayın Yılı      2017


       
      Selamet Yolları Buluğul Meram Tercüme ve Şerhi kitabını incelemektesiniz.    
      Fazilet Neşriyat Buluğul Meram Tercümesi kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2


      Merhum Ahmed Davudoğlu bu kitabı, şer‘î hükümlerin hadîs-i şeriflerden ana delîllerini ihtivâ eden Buluğul Meram Şerhi, Sübülü’s-Selâm’dan istifade ile, şerhin bir zübdesi olacak şekilde hazırlamıştır. Şerhdeki uzun kavilleri, itiraz ve cevapları hazfetmiş ve diğer bazı Ehl-i Sünnet kitaplarından topladığı lüzûmlu malumatı da dercetmiştir. Yeri geldikçe reformculara lazım gelen cevapları vermekten geri kalmamıştır.

      Ahkâm hadislerini ihtiva eden bu 4 ciltlik eserde hadis-i şeriflerin metinleri ve altlarında tercümeleri verilmiştir. Okuyanlara kolaylık olmak üzere usul-i fıkhın ve hadîs-i şerîflerin ıstılâhlarını gösteren bir cetveli kitabın başına, râvîlerin terceme-i halleri kitapta geçtiği yerde sayfa altında yazılmıştır.

           MUKADDİME

      Allahü Zü'l-Celâle sayısız hamd ü senalar; Resûl-i zîşanı Muhammed Mustafa ile Âl ü Ashabına sonsuz salât ü selâmlardan sonra, Davud Oğlu Hasanın oğlu şu âciz Ahmed der ki:

      Bu kitab meşhûr Hadîs âlimlerinden Mısırlı İbn-i Hacer el-Askalânî'nin "Bülûğu'l-Merâm min Edilleti'l-Ahkâm" adlı eserinin şerhidir. İbn-i Hacer merhum bu kıymetli eserinde her biri İslâm Hukûkuna feyizli birer menba olan hadîsleri birçok sahîh hadîs kitaplarından toplamış bu suretle İslâm Hukukunun Kur'ân-ı Kerîmden sonra mutlak surette ikinci delilini teşkil eden Sünnet'ten istinad ettiği bütün deliller bir araya gelmiştir. Allah ondan razı olsun.

      Bu kıymetli eseri Mağrib Ulemasından Kadı Şerefüddîn el-Hüseyin b. Muhammedü'l-Mağribî şerhetmiş ve kitabına "el-Bedrü't-tamâm" adını vermiştir. Fakat mezkûr şerh uzun olduğu için onu Yemen Ulemâsından Muhammed b. İsmail es-San'ânî kısaltmak ve kendi tarafından bazı mütâlealar ilâve etmek suretiyle yeni bir eser meydana getirmiş ve buna "Sübülü's-Selâm şerhu Buluğul Merâm" unvanmı vermiştir. Bu zatın hâlâ Yemende hüküm sürmekte olan Zâhiriyye ve Zeydiyye koluna sâlik olduğu zannediliyor. Vâkıa kimseyi taklîd etmez, serbest bir müctehid gibi görünmek istiyorsa da eserinin bazı mahrem yerlerinde farkına varmadan hakikati sızdırmış ve sezdirmiştir. Bu sebeble olacak ki; Hâdiviyye, Kasımiyye, İmâmiyye, Yahya b. Hamza Âl imamları, Şerefüddin ve saire gibi Ehl-i Sünnet Uleması arasında sözü geçmeyen birçok mezhep ve imamları eserinde Ehl-i Sünnet İmamlarıyla birlikte zikretmişdir. Bunu gören Allâme Ebu'l-Hayr Nuru'l-Hasan Han, San'ânî'nin eserini ele almış ve aynen onun yaptığı gibi bazı yerlerini kısaltmak, bazı yerlerine lüzumlu gördüğü malûmatı katmak suretiyle yeni bir eser meydana getirmiştir. Nûru'l 
      Hasan'ın kısalttığı yerler ekseriyetle Ehl-i Sünnet harici mezheb ve kavillerdir. Böylelikle eser bir dereceye kadar tenkih edilmiştir. Nuru'l-Hasan eserine "Fethu'l-Allâm li Şerh-i Bulûğu'1-Merâm" ismini vermiştir. Bunlardan maada "Bülûğul-Merâm"ın bazı hâşiyeleri de vardır. "Sübülü's-Selâm" bundan[1] 29 sene evvel talebeliğim zamanında Mısırda Câmiü'l-Ezher'in Şeriat Fakültesinde ders kitabı olarak okutuluyordu. İşittiğime göre hâlâ da okutuluyormuş. Fakir, bundaki nükteye bir parçacık olsun temas etmeden geçemiyeceğim.

      19'uncu asrın sonlarına doğru İslâmın düşmanları tarafından müslümanlar arasında bir de "Dinde Islahat" modası (!) sokulmuştu. İslâm dinine düşman olanların bununla neyi kasdettiklerini izaha lüzum yoktur. Fakat ne yazıkdır ki Mısırda bazı din âlimleri bu menhus propagandaya, mahiyetini anlamadan âlet olmuşlardır. Bu zevat üç beş günlük dünya hayatında şöhret kazanmak sevdasıyla, caiz midir, değil midir, bakmadan körü körüne düşmanın eline âlet olmuşlar, hatta Mısırda Masonluk Locasını kendi elleriyle kurmuşlardır. İddialarının hulâsası şudur: "Eski müctehidler hata etmişlerdir!.. Müctehidlik sade onların hakkı değildir. Bir parça dînî bilgisi olan herkes ictihad edebilir. Eskiden yazılan eserler sıkıcı ve faidesizdir. Onları yenileştirmelidir. Dini mutlaka zamanın modasına uydurmabdır.." Bugünün tabiriyle düpedüz "Dinde Reform"culuk olan bu hareketin serdarları Efganlı Cemâleddin  ile Mısırlı talebesi Şeyh Muhammed Abduh'dur.[2]

      Kitâbullâh ile Sünnet-i Resûlullâhı mutlaka zamanın fennî nazariyyelerine uydurmak suretiyle haberleri olmadan bindikleri dalı kesen bu dalgın zevat o günkü hakîkî İslâm Ulemâsını bir hayli uğraştırmışlardır. Nitekim kendilerine halef olanlar halâ da uğraştırmaktadırlar.

      Asla unutamıyacağım bir hadisedir: 1936 yılında Mısır'da Câmi-u'l-Ezher'in Şeriat fakültesinde talebe idim. Dünyaca meşhûr dinî ilimler müessesesi Ezher'in başında o zaman Şeyh Muhammed Abduh'un güzide talebesi Muhammed Mustafa el-Merâgî bulunuyordu. Mısırlılar bu zata "İmam" yani "müctehid" diyorlardı. Üstad Muhammed Abduh'un ateşli bir halefi idi.

      İşte bu zat başta olmak üzere Mısır'ın bütün modern din adamları San'ânî'nin pek serbest kaleme aldığı "Sübülü's-Selâm"ın Ezherin Şeriat Fakültesinde okutmağa karar vermişlerdi. Buna muvazi olarak bazı Fakülte hocalarına da: Mukârenetü'l-Mezâhib" "Mezheblerin birbirine kıyası" namı altında yeni bir eser yazdırılmıştı; o da aynı fakültede okutuluyordu. "Sübülü's-Selâm"ı okutmanın manası şu idi. "Ey dört Mezhebin dört İmamı! Siz birer Müctehid iseniz işte San'ânî ve onun 
      gösterdiği Hâdiler, Yahyalar, Kâsımlar, Hamzalar ve sairler de birer İmam ve Müctehiddirler. Binaenaleyh darılmayın amma biz işimize yararsa sizin kavilleriniz ile amel edeceğiz. Fakat işimize gelmediği zaman onların kavilleri ile amel etmekte de tereddüt göstermiyeceğiz. Hatta onlarda da sadra şâfî fetvayı bulamazsak kendimiz içtihad edeceğiz; Çünkü içtihad kapısı açıktır ve Müctehidlerimiz hazırdır. İşte başta zamanın İmam-ı Azamı Musüh-i kebîr Merâgî!..."

      Türkçesi: Bu hareket şimdiye kadar misli görülmedik orijinal bir dava; yanıbaşındaki "Mukâranetü'l-Mezâhib" de bu davaya bakan bir adalet mahkemesi idi. Şer'î bir mes'ele hakkında dört mezhebin dört çeşit delilleri bu mahkemenin huzuru adaletine celbedilir. Oradaki dur dıraz, muhakeme ve münakaşa neticesinde; bir misli bir daha cihana gelmeyen İmam-ı A'zam çok defa davayı kaybeder; sararmış solmuş, terlere batmış perişan haliyle bu amansız mahkemenin yaman huzurundan çıkardı. Bazan da bu günün tabiri ile davalı mevkiinde bulunan dört mezhebin dördü birden mahkûm olur; davayı hükümet savcısı makamında bulunan Mısır'ın yeni Müçtehidleri kazanırdı.

      Bir taraftan bu iki eser "Sübülü's-Selâm" ile "Mukâranetü'l-Mezâhib" arzettiğim şekilde harıl harıl Şeriat Fakültesi kürsülerinde okutulurken, diğer taraftan zamanın en büyük müctehidi İmam-ı Merâgî resmî ve gayr-i resmî mahfillerde münasebetli ve münasebetsiz daima bu mevzu üzerinde durur, eskinin içtihad tarzını, müctehidlerini mezheblerini, kitablarını, yazma, okuma ve okutma şekillerini velhâsıl her şeyini... her şeyini... en acı bir lisanla ve ülkeler kaybetmişcesine derin bir hüsranla tenkid ederdi. 1936 yılında şöhretinin evc-i bâlâsına vardığı bir sırada en büyük devlet ricali huzurunda: "Ben Ezherde birçok müctehidler görüyorum ki; taklid kendilerine haramdır." dediği meşhûrdur. Merâgî merhumdan sonra Ezher idaresine getirilen bazı zevat da o günün kalbur üstü müctehidlerinden (!) sayılırlardı.

      Hâsılı: Maruzatımı daha da ciddileştirerek demek isterim ki: Kaş yapmağa çalışırken göz çıkaran bu adamlar iyi yapıyoruz zan ve iddiasıyla mübarek dine ve mübarek müslümanlara en büyük darbe-i hakaret ve zilleti indiriyorlardı. Din-i Mübini yar ve ağyara karşı oyuncak haline getirmişlerdi. Maamafih zaman zaman hakettikleri sille-i intibahı da hakîkî ulemâ şimşek çakar gibi suratlarına indirmiyor da değildi. Cenab-ı Hak cümlesinin taksîrâtını afv ü mağfiret buyursun.
       
      İşte fakir, hiç beğenmediğim bu tarz-ı tedris ile senelerce okudum. Nihayet fakülteden mezun olarak ayrıldım. Fakat İslâmî tedrisâta ve İslâmın en benam ulemâsına karşı kıyasıya girişilen şu suikasde karşı damarlarıma yerleşen derin teessür o gün bugün yakamı bırakmamıştır. Çünkü; bu adamların yaptığı İslama hizmet değil husûmetti.

      Vâkıâ kendilerine kıymetli makaleler, risaleler, hatta kitâblar yazarak cevap veren ve hatta Merâgî gibi bazılarını son ömründe dalâl-ı kadîminden döndüren ulemâ ve füdalâ hamdolsun bulunmuştur. Lâkin bu yanlış yolun çarpık yolcuları maatteessüf halâ mevcuttur.

      Hulâsa: "Yer pek, gök yüksek" darb-ı mes'elemiz fehvasında şu hal karşısında bir acz-i mutlak içinde çırpına çırpına bugünü buldum. Yaşım Elli üçtür. Artık iyiden iyiye göründü bize sefer yolları... Bu seferin nereye olduğunu bu yollara niçin düşdüğümü hamdolsun bilenlerdenim. Adeta koşa koşa gittiğim hedef bir Mahkeme-i Kübrâ'dır. Ben oraya muhakeme edilmeye, hesap vermeğe gidiyorum. Âdil-i Mutlak hazretlerine; her dilediğini yapan Melik-i Muktedir, Cebbâr-ı Mütekebbir hazretlerine divan durmağa gidiyorum. Ben bu müthiş Mahkemeye nasıl girer, nasıl çıkarım Ya Rabbü... Hesabım açık; hazırlığım küçük, benim halim ne olur Allahım!...

      İşte yıllardır akşam sabah bu sualleri kendime sorar dururum, fakat cevap alamam. Düşünürken başım saçım ağardı. Nihayet Rabbü'l-Alemin hazretlerinin huzuru mânevisine "karınca kaderince" bir vesika ile çıkmağa niyyet ettim. Ve bir hayli düşünüp taşındıktan sonra bazı muhterem arkadaşlarımın yardımı, teşvik ve teşcî'i ile İbn-i HaceriI Askalânî merhumun "Buluğul Meram" adlı eserini Türkçeye tercüme ederek üzerine mümkün olan sahih şerh ve tefsiri de yapmak suretiyle mümkün mertebe dinde Reform salgınının önüne geçmeğe karar verdim. İkmaline muvaffak olabilirsem inşâallah Mahkeme-i Kübra'da bana şahid olur. Bu sayede Hazret-i Fahr-i Kainat Efendimiz'in şefâat-ı uzmâsını ummağa belki bir parçacık yüzüm olur.

      Yalnız ortada pek mühim bir mes'ele var. Bugün dünya değişmiştir. Vakıa maddî ve teknik cihetten müthiş ilerlemeler oluyor, rahat yollar, çeşitli nakil vasıtaları, kuşlar gibi havalarda uçuşan tayyareler, balıklar misâli deryalarda yüzen gemiler, bir anda dünyaya seslenen radyolar, telefonlar, telgraflar, çeşitli elektrik tenviratı ve sanayii ve sair nice istirahat sebebleri keşfedilmiş ve hâlâ da 
      edilmekte... İnsanoğlu Ay'a, yıldızlara seyahat etmenin yolunu düşünmekte ve bu uğurda hummalı bir surette geceli gündüzlü çalışmaktadır. Bunlar şüphesiz ki güzel şeylerdir. Lâkin itirafa mecburuz ki maddenin bu hay-ı huyu içinde insanlık maalesef işin mânâ cephesini tamamıyla ihmal etmiş; madde ile birlikte beşerin aklı da maddîleşmiştir. Bugün bütün dünya müthiş bir ahlâk çöküntüsü içindedir. Milletler düştükleri bu korkunç vartadan bir an evvel kurtuluş çaresi arayacaklarına bilâkis oraya daha evvel yuvarlanmak hususunda birbirleriyle yarış ediyorlar. Umumî ahlâk bir füze süratiyle sükût ediyor. Bu süratli sükût Ademoğlunun adeta aklını başından almıştır. Beşeriyet sanki "Dalton anomalisi" hastalığına müptelâ olmuştur. Ne yazık ki şu acaib illetten aziz milletimizin de pek çok ferdi muzdariptir. Bugün göz baka baka haklıya haksız, aka kara, fenaya iyi diyenler var. Davamı misâllerle îzâh edeyim:

      İnsanlığın en büyük düşmanı olan Komünizmi en iyi bir idare sistemi görmek, insanları insan eden, onlara ilericilik, fazilet ve kurtuluş yollarını gösteren dine; düşman nazariyle bakmak; ona hiç utanmadan geriletici, uyuşturucu demek; dindarlara gerici, zenpârelere, sarhoşlara, kumarbazlara vesair mühlikât hastalarına ilerici namını vermek ve daha neler neler... hep bu hastalığın menhus eserleri değil midir? Böyle batmış bir cemiyete lafzın hangi manasıyla medenî denilir. Ve yirminci asrın medenî insanı diye hangi yüzlerle öğünülür bilmem. Benim muhakkak bildiğim bir şey varsa o da yüzde yüz bir cahiliyet-i sâlise devri geçirmekte olduğumuzdur. Kur'ân-ı Kerîmde ve Tefsir kitablarında Âdemoğullarının iki tane Cahiliyet devri geçirdiklerinden bahsedilir. Bu devirlerin nereden başlayıp nereye kadar devâm ettiği; alâmât-ı farikalarının neler olduğu yine tefsirlerden öğrenilebilir. Fakat işte bu iki Cahiliyet devrine şimdi biz bir üçüncüsünü de katmak mecburiyetindeyiz. Evet yirminci asır, kim ne derse desin ve maddî terakkıyyât ne olursa olsun, hakîkî manasıyla tam üçüncü bir cahiliyet devridir. Ben tekâmül kanununu mutlak olarak kabul edenlerden değilim. Bununla beraber kabul ettiğim müstesnalar arasında cehalette tekâmül de vardır. Kanaatimce yirminci asır modern bir cehalet devri halini almıştır. Öyle mükemmel bir cehalet ki bir günü nice cehalet-i ûlâ yıllarına bedeldir.

      Şimdi burada mukadder bir sual ile karşı karşıya olduğumu hisseder gibiyim; peki o halde sen niçin kalkıp da Hadîs-i Şerîf şerhi yazmağa özeniyorsun? Bu kitabı kimlere okutup kimleri yola getireceksin? Cevaben derim ki:
       
      Bu sual bir an için pek haklı görünüyor. Hatta böyle düşününce tamamıyla yeise kapılmamak, ümidi kesmemek için sebeb bile yok. Lâkin bence öyle değil. Bence milletimizin ahlâkî ve dînî ıslahından ümid kesmemek için değil, kesmek için bir sebeb yoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah Kur'ân-ı Kerîmde Allahı rahmetinden ümidinizi kesmeyin" buyuruyor. Zaman zaman kullarına gönderdiği Peygamberlerine de: "Sapıkları mutlaka doğru yola getireceksiniz" dememiştir. Bilâkis onlara yalnız emrolundukları tebliğ vazifesini yapmakla iktifa etmelerini, istediklerini yola getirmenin onların elinde olmadığını beyan buyurmuştur. Şu halde ümidi kesmeğe bir sebeb yoktur. Biz de, bize düşeni yapar, bırakırız. Elbette bu kitabı da okuyanlar bulunur. Hidayet ve tesir Allah'tandır.

      İşte şu düşünce ile bütün yukarıdaki mülâhazalara rağmen bu âcizane eseri yazmaktan vazgeçmedim. Bilâkis "Besmele"yi çekerek işe başladım. Tevfik Allah'tandır.

      Yaptığım şudur:"Bülûgu'l-Merâm" hadîslerinin tercümelerini Hadîs-i şeriflerin altlarına yazdım. Sonra "Sübülü's-selâm'  bazan da "Fethu'l-Allâm' karşıma alarak onlardaki izahatın dört mezhebe uyarılarını hemen hemen olduğu gibi kitabıma naklettim ve bunlan tercümeden satırbaşı yapmak suretiyle ayırdım. Bidayette bu iki eserden birini terceme etmek de hatırımdan geçmedi değil. Fakat "Sübülü's-Selâm'ın birçok Ehl-i Sünnet harici kavillerle dolu olduğunu yukarıda arz etmiştim. Binaenaleyh onu sırf tercüme edemezdim. ((Fethu'l-Allâm,,a gelince: Ondan da her ne kadar Ehl-i Sünnet harici sözler bir dereceye kadar kaldırılmış ise de onu da bugünün kendimce zarurî addettiğim ihtiyacına cevap verir mahiyette bulmadım. İşte bu sebeblerle mezkûr iki eserden ve bilhassa "Sübülü's-selâm" dan a'zamî derecede istifade etmeme rağmen eser yine tercüme değil, âcizane kendi telifim oldu. Ben de kitabımdan ekseriyetle fazla kavilleri, itiraz ve cevapları hazfettiğim gibi hazfetmediklerime dahi sırası geldikçe lâzım gelen cevabı vermeğe ve yine yeri geldikçe muteber Ehl-i Sünnet kitablarından topladığım lüzumlu malûmatı dercetmeğe çalıştım, icâbında âcizâne kanâatimi izhar ederek dindaşlarımın nazarı dikkatini çekmekten ve Reformculara lâzım gelen cevapları vermekten çekinmedim. Eserimin adını da "Sübülü's-selâm" dan pek çok istifade ettiğimi hatta bu 
      eserin onun bir "Terceme"si mesabesinde olduğunu iş'âr için "Selâmet Yolları" koydum.

      Eserde mümkün olduğu kadar sade bir dil kullanmak tarafını iltizam ettiysem de günün modası haline gelen yeni uydurma tabirlerden bi'l-iltizâm kaçındım. Vakıa bunları kullanıp kullanmamamın dînen hiç bir ehemmiyeti yoktur. Fakat ne de olsa kelimeler mânaların kalıbıdır. Gönül ister ki bir kalıbdan çıkan mânâ aslını inkâr etmesin. Halbuki; yeni tabirler böyle olmaktan maalesef uzakdır. Müddeâmı isbat için misal arz edeyim "Etki, Bitki, Bakım" kelimeleri uydurma Türkçenin en tutulanlarındandır. Mânaları: Etki = Tesir, Bitki = Nebat, Bakım = Nokta-i Nazardır. Halbuki aynı kelimeler birer ecdad yadigârı olmak üzere bir çok yerlerde meselâ: Deli Ormanda, Dobruca, Aydos ve sairede halâ kullanılmakta iseler de hiç biri yukarıda gösterilen manada değildir. Bilâkis Etki = Zulmetmek demektir. "Filân kadın gelinine etki edermiş baksana!..." derler Bitki = Son demektir. Tarlasından mahsûl taşıyan bir çiftçiye daha var mı? diye sorarsanız. "Bu Bitki arabadır" diye cevap verir. Yani bu son demektir. "Küpün dibinden Bal’ın bitkisini çıkardım" derler. Bakım = Besi demektir. Bakımlı hayvan" derler. "Besili" demektir. Bu ve emsali kelimeler arzettiğim manalarda hâlâ kullanılıp dururken dil işleriyle uğraşanların niçin değiştirmeğe lüzum hissettiklerini bilemem, işte arzettiğim sebeblerden dolayı yeni tâbirleri kullanmadım. Beyan-ı i'tizar eylerim...
       
      Kitapta geçen "Vâcib" ve "Tahrîm" kelimeleri umumî mânâlarda kullanılmıştır. Yani "Vâcib" den ekseriyetle "farz", bazan vâcib manâsı kasdedildiği gibi "Tahrîm"den de sırasına göre "Harâm" ve "Kerâhet manâları murad edilmiştir. Bazı Hadîs-i şeriflerin sonunda görülen. (el-Hadîs) kelimesi Türkçeye ilâ ah... şeklinde tercüme edilmiştir.

      Hadîs-i şeriflerin başlarındaki "rivayet edilmiştir", "demiştir ki" gibi tâbirlerle tercüme esnasında parantez () içine alınan muktaza sözler hususunda merhum Ahmed Naim Bey taklid edilmiştir. Maamafıh zaruret icabı "bu" "çünkü" "zira" "binaenaleyh", "nitekim" gibi birçok kelimeler tekrardan kurtarılamamıştır. "Sübülü's-selâm" sâhibi ile diğer şârihlerin sözleri şârih gibi hususî tâbirler ile değil, sair sözler gibi (bazılarına göre) tabiriyle ifâde edilmiş yahud isimleri açıklanmıştır.

      Yalnız İbni Hacer merhum için daima musannif tabiri kullanılmıştır.

      Okuyanlara kolaylık olmak üzere usulü fıkh'ın ve hadîs-i şeriflerin ıstılâhlarını gösteren bir cetveli kitabın başına, râvîlerin terceme-i halleri kitapda geçtiği yerde sayfa altında yazılmıştır. Sözüme nihayet verirken bu naçîz eseri hazırlamakta emeği geçen arkadaşlara, bahusus birçok malî fedakârlıklar göstererek tab'ı ve neşrini üzerine alan Sönmez şirketi mensublarına en derin şükranlarımı arzeder, kitapta bilmeyerek yapacağım hatalarımdan dolayı beni muâheze buyurmamalarını okuyan din kardeşlerimden istirham eylerim.

      Hidayet ve muvaffakiyet Allah'tandır.

      Ahmed Davudoğlu - 21 Temmuz 1965


       
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789944251792
      MarkaFazilet Neşriyat
      Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
      9789944251792
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.