• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Abdullah Olmak

      Abdullah Olmak
      Abdullah Olmak
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      15,00 TL
      İndirimli Fiyat (%43,3) :
      8,50 TL
      Kazancınız 6,50 TL
      5.0 2
      8.50 www.goncakitap.com.tr
      2,13 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo

                Stoktan Kargo

      Kitap           Abdullah Olmak
      Yazar          Muhammed Emin Yıldırım
      Yayınevi      Siyer Yayınları 
      Liste Fiyat   15 TL
      Kağıt Cilt     2.Hamur - Karton Cilt
      Sayfa Ebat  183 sayfa, 11.5x19 cm.
      Yayın Yılı     2019
      ISBN            9786057689108     

       
      Muhammed Emin Yıldırım Abdullah Olmak kitabı nı incelemektesiniz.  
      Siyer Yayınevi Abdullah Olmak kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2



      21 yüzyılda insanlarımızın büyük sıkıntılarının temeline/sebebine baktığımızda sahâbe gibi Allah'a yaraşır bir şekilde kulluk vazifelerini yerine getirememeleri olduğunu görmekteyiz. Halbuki Asr-ı Saâdet'e yönümüzü çevirdiğimizde Abdullah Olmak demenin insanlar için en büyük ödül ve nimet olduğu son derece aşikâr bir hakikattir. Aynı zamanda Abdullah Olmak, Rabbimizin bir projesi olarak insanın yaratılış amacının nihai hedefidir.

      ---------------

      Yıllar önce İstanbul Başakşehir'de seri programlar olarak takdim ettiğimiz bu dersleri okuyucularımızın talepleri üzerine bu şekilde derleyip sohbet dilini bozmadan sizlere takdim ettik.

      Bu çalışmamızda sahabe efendilerimiz üzerinden "Bu çağda Rabbimize layıkıyla bir kul nasıl olunabilir?" sorusunun cevaplarını aramamıza yardımcı olabilecek kaynak niteliğinde hazırlanmış bir çalışmadan oluş­maktadır. Sahâbî efendilerimizi hakkıyla tanıyabilmeyi ve onların yollarını yol olarak edinebilmeyi amaçlayan bu eserimiz Allah'a kul olmayı, bu işi en güzel bir şekilde yapan sekiz sahâbe efendilerimizin hayatları üzerinden öğrenmemize yardımcı olacaktır. Bundan dolayı bu çalışmamızın adı Ab­dullah olan sekiz sahâbi efendimiz üzerinden kulluğun kodları sayılabi­lecek sekiz kavramı anlama adına bir gayret ile siz okurlarımıza takdim et­mekteyiz.

      Mevlâ insanlık tarihinin en güzel kulları olan o sahâbî efendilerimizi hakkıy­la tanıyabilmeyi ve onların yollarını yol olarak edinebilmeyi bizlere nasip ve müyesser eylesin.

       

      21. Yüzyılda Abdullah Olmak

      Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillah! rabbil alemin. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na'budu ve iyydhe nesta'în. Fâtiha, 1/1-5

      "Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz." Sahi günlerce defaatle namazlar­da, başka yerlerde okuduğumuz bu âyet hayatla­rımızla, amellerimizle doğrulanıyor mu? Biz bu­nun muhasebesini yaptık mı yoksa alışageldiği­miz bir cümle olduğu için mi sürekli söylüyoruz? Ya da biz ibadet ve istiâne kavramını eksik mi an­lıyoruz? Mesela "İbadet namazdır, oruçtur, zekât­tır, parası olana hac ve umredir. Bunları da Allah için yapıyoruz." mu diyoruz? İstiâneyi, ellerimizi açıp Rabbimizden hepsi de bizim menfaatimize olan şeyler istemeyle mi sınırlı tutuyoruz? Böyle anlarsak: "İyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în" ol­muyor. Çünkü mü'minin her adımı ibadettir, iba­det olmalıdır. İstiâne sadece duada menfaatimiz icâbı istediğimiz şeyler değildir. Dua bir yönüyle tevekkülün inşasıdır.  Allah'tan başkasından
      hiçbir şey istememektir. Eğer bizler Kur'ân'ın sa­dece belli başlı âyetlerini anlasaydık halimiz çok daha farklı olurdu.

      Hafız Münâvî, büyük bir hadis âlimi, fakîh ve sûfîdir. 1545 ile 1622 yıllarında Mısır'da yaşamış­tır. Yaşadığı dönemde kendisine: "Zamanının İmam Şâfiîsi" dedirtecek kadar ilimde ve irfanda zirvelere çıkmıştır. Bu büyük âlimin talebelerin­den biriyle aralarında geçen bir hatıra bulunmak­tadır. Hafız Münâvî'nin genç bir talebesi varmış. Kur'ân'ı hıfzetmek için sabahlara kadar yatmaz, çalışır ve en az gecede bir hatim edermiş. Sabah olunca rengi solmuş, benzi sararmış bir halde ho­casının karşısına gelir, zorlanarak dersini arz et­meye çalışırmış. Hocası talebesindeki bu hali gö­rünce meraklanmış ve arkadaşlarından bu talebe­sinin halini sormuş. Arkadaşları bu talebenin sa­bahlara kadar Kur'ân hıfzı ile meşgul olduğunu ve her gece bir hatim indirdiğini söylemişler. Hafız Münâvî bu talebesini uyarma ihtiyacı duymuş, onu karşısına oturtarak demiş ki: "Evladım! Kur'ân indiği gibi okunmalıdır. Maharet çok okumak de­ğil, asıl maharet okunan o âyetler üzerinde tefek­kür etmektir. Bundan sonra geceleri Kur'ân okur­ken sanki ben karşındaymışım ve bana okuyor­muş gibi oku." Hocasının bu tavsiyelerini dinleyen talebe o gece sanki rahlesinin önünde hocası var­mış gibi Kur'ân'ı okumuş. Sabah olunca hocasının önüne dersini arz etmeye gelince hocası sormuş:

      "Evladım! Bu gece ne kadar Kur'ân okudun?" Talebe hocasına demiş ki: "Hocam! Ancak Kur'ân'ın yarısını okuyabildim. Çünkü sizi önümde hayal edince yanlış yapmamak için daha dikkatli ve yavaşça okudum." Hocası bu başlan­gıca sevinmiş ve talebesine demiş ki: "Bu gece ise sanki rahlenin önünde Efendimiz (sas) varmış gibi Kur'ân'ını oku. Sanki dersini ona arz ediyor­muş gibi oku." Talebe hocasının dediği gibi, o gece Efendimiz'in ruhaniyeti ile beraber olmaya çalışmış ve sanki dersini ona okuyormuş gibi bü­yük bir hassasiyet ile okumaya çalışmış ve sabah olunca yeniden hocasının karşısına geçmiş. Ho­cası sormuş; "Ne yaptın bu gece?" Talebe demiş ki: "Ancak Bakara Sûresi'ni okuyabildim." Hoca yine sevinmiş, "Tamam, bu iş kemale erecek." diye içinden geçirmiş ve: "Bu gece de sanki kar­şında vahiy meleği Cibril varmış gibi oku." de­miş. Talebe o gece sanki Cebrâil'e okuyormuş gibi Kur'ân'ı okumaya çalışmış. Sabah olunca ho­cası yine sormuş: "Ne yaptın bu gece?" Talebe de­miş ki: "Hocam! Sadece Fdtiha Sûresi'ni okuya­bildim." Hoca talebesindeki bu olumlu gelişme­den dolayı daha da sevinmiş ve en son merhalede talebesine: "Bu gece sanki karşında âlemlerin Rabbi olan Allah varmış gibi oku. Sanki onunla konuşuyormuş gibi dersini ona arz et." demiş. Ta­lebe, hocasının istediği gibi o gece öyle yapmış. Sabah olunca yeniden hocasının karşısına geç­miş, hocası ne yaptığını sormuş.

      Talebe demiş ki:

      "Hocam, vallahi, Fâtiha'dan başladım, 'İyyâke na'budu'ya geldim ama bir türlü bu âyeti tamam­layamadım. Bu âyeti her dilime aldığımda kar­şımda duran Rabbime karşı tam anlamıyla kullu­ğumu yerine getirememe utancı ile kendi kendi­me: "Sen gerçekten her halin ile Allah'a kulluk yapıp başka hiçbir şeye yönelmiyor musun?" diye sorguladım. Bu sorgulamayı o kadar çok yapmı­şım ki bir de baktım sabah olmuş ve ben hâlâ İy­yâke na'budu' âyetini geçememişim." [Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 1, 190]

      Efendimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Sizden her kim Rabbi ile konuşmak/dertleşmek ister­se hemen Kur'ân okusun." [Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, t, 302]

      "İyyâke na'budu ve-iyyâke nesta'în"\\\\\\\\\\\\\\\\ anlasak bazen namazları bile bitiremeyiz. Amr b. Şuayb anlatıyor: "Bir gün Efendimiz (sas) nafile namaz kılıyordu. Ben de onun yanına vardım, bedenim onun bedenine değsin diye yanında durdum. Bir de ne göreyim? Efendimiz (sas), tencerenin kaynatır­ken çıkardığı ses gibi ses çıkarıyordu." [Ebû Dâvûd, "Salât", 156]

      Efendimiz (sas) her okuduğu âyeti kendine yeni inmiş gibi okuyordu. Onun için sahâbenin dilinde dolaşan bir cümle vardır: "Cebrâil'in tâzeliğinde Kur'ân okumak." Eğer biz Cebrâil'in tazeliğinde Kur'ân okuyabilsek kendimizi hesaba çekeceğiz. Hesaba çekilmeden önce hesaba çeke­ceğiz. Hâlimiz, ahvâlimiz okuduğumuz o âyetlerin bağlamında yeniden gözümüzden dö­külecek, hayatımızda farklı bir biçimde anlam bulacak ve bizi başka yerlere götürecek. Eğer böy­le yaparsak "İyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în" diyebilirsek Abdullah olabiliriz. Abdullah olmak en büyük ödül ve nimettir. Abdullah olmak Allah'ın bir projesidir. Allah insanı bunun için yaratmıştır ama Abdullah olmak deyince insanı­mızın aklına her şey geliyor da Allah'a kul olmak gelmiyor.

      Ne kadar acı bir şey bu değil mi? Asıl varlık gayemiz bu iken, biz Allah'a kul olmayı unutmu­şuz. Allah demeyi unutmuşuz. Allah bize her gün 24 saat diye bir nimet veriyor. 24 saat 1440 daki­kadır. Bir günümüzü bir kameraya alalım. Allah zaten her ânımızı kameraya alıyor ancak o kame­ra açılmadan biz kendimizi kameraya alalım. Er­tesi gün oturup o bir günümüzü baştan aşağı iz­leyelim. 1440 dakika içerisinde kaç kez Allah de­mişiz; kaç kez para, pul, kadın, erkek, evlat, mal, servet, istikbal, diploma, şan, şöhret, makam, mülk demişiz? Eğer bir sahâbî gibi yüreğin en de­rinliklerinden Allah diyebilseydik hayatımızda nelerin değişeceğini görebilirdik. Bu bizim aslî gündemimiz olmalı ve bu gündem hiçbir zaman hayatımızdan çıkmamalıdır.

      "Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım". [Zâriyât, 51/56]
      Rabbimiz bizi ne için yaratmış? Abdullah ol­mak için. Eğer biz bu âyetin üzerinde biraz tefek­kür etsek Hafız Münâvî'nin o talebesi gibi üze­rinde düşünsek çok şey zihnimize düşer, zihni­mize her düşen de hayatımızı etkiler.

      Zâriyât Sûresi 56. âyetin, bizlere neler söyle­diğini 5 madde hâlinde aktarabiliriz:


      1. İnsanın en temel yaratılış amacı Abdullah olmaktır.

      Kul, Rabbine âdetâ şunu sordu: "Ya Rabbi! Beni neden yarattın?" Cevap: Zâriyât Sûresi 56: "Ben seni kulluk için yarattım." Yaratılış gayesi ve amacı bu ise bir insan aslî gayesini nasıl unu­tabilir? Unutur çünkü insan nisyandan ma'müldür. Allah unutma gibi bir özellikle insanı yaratmıştır. Unutmak aslında bir nimettir. O ni­meti nikmete çeviren insandır. Eğer insan unut-masaydı çok yakınını kaybettiğinde hüzün haya­tının tamamına yayılsaydı yaşayabilir miydi? O nimeti nikmete, musibete çeviren unutmamamız gereken şeyleri unuttuğumuz içindir. Bazen unut­tuğumuzu bile unutuyoruz. İnsan unuttuğunu unutmaya başladığında felaket başlamıştır. Bakın haramların içinde yaşıyoruz, tepkimiz yok. Eski­den faizi duyduğumuz zaman tüylerimiz diken diken olurdu, şimdi faiz ile kardeş olmuşuz. Asıl felaket günah işlemek değil günaha alışmaktır. Biz insanız, beşeriz, sürçeriz, hata ederiz, nok­sanlarımız olur. Rabbimiz Settâr'dır, Gafûr'dur, Gaffar'dır, Tevvâb'dır. Biz işleriz, O (cc) affeder. Onun esmâsı içerisinde onlarca isim affına ve mağfiretine yönelik olmasaydı inanın kul günah işleme hakkına sahip olmazdı ama Rabbimiz bi­liyor. Bizden ise istediği şudur: Unutunca, hata edince anında kendine gel. Varacağın kapı Allah'ın kapısı olsun. Acziyetini itiraf et, kullu­ğunu hatırla ki Allah seni affetsin. Ama işin acı tarafı biz unutuyoruz, unuttuğumuzu da unutu­yoruz. Kulluğu unutmuşuz. Allah bizi sadece kulluk edelim diye yarattı ama aslî işlerimizi bı­rakmışız ve ne kadar ucuz gündemlerin arkasın­dayız. Ne kadar basit şeyler için ömür tüketiyo­ruz ama eğer biz yaratılış gayemizin Allah'a kul­luk olduğunu hatırlasak Allah'tan başka hiçbir güce kulluğumuzu hasretmeden yaşamanın yol­larını ararız. Çünkü Allah'a ait olan alanı başka­sıyla paylaşmanın adı şirktir.

      Allah şirkin dışında her günahı affeder ama şirki asla! Unuttuğumuz, sınırları gözden kaçırdı­ğımız için Allah korusun şirke bile kapı açıyoruz. Şirk, Kur'ân'ın ifadesiyle en büyük zulümdür. Zu­lüm ise bir şeyi aslî yerinden etmek demektir. İn­san kulluğu Allah'tan başkasına yapmaya başla­dığı anda zulme düşmüştür çünkü Allah onu
      kulluk için yaratmıştır. Onun için Abdullah ol­mak dediğimiz anda en başta hatırlayacağımız şey budur. Allah bizi sadece ve sadece kendisine kulluk için yarattı.

      2. İnsanın son nefesine kadar vazgeçemeyeceği aslî rolü kulluktur.

      Kulluk sonradan kazanılan bir şey değildir. Efendimiz (sas): "Her doğan İslâm fıtratı üzeri­ne doğar. Dilleri dönmeye başlayınca ebeveyn­leri onları Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır."

      buyurmuştur. [Dârimî, "Siyer", 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 435] Fıtratımızın bir parçası olduğu için kulluk kesbî değil vehbîdir. Yani bu, insana hazır verilmiştir. Bu durum avantajdır çünkü ha­zır bu varken insan bir adım atar, kendine gelir, Allah'a kul olur. Dezavantajdır çünkü Allah'a kul olmazsa başka kapının kulu olur. "Ben kulluk yapmıyorum." diyen bir tek insan yoktur. Allah'a kul olmayan başka bir kapının kuludur. Onun adı dün Abdüllat, Abdüluzzâ, Abdülhubel idi. Efendimiz'in (sas) diliyle güncelleştireyim: Dir­hemin kulu, altının kulu, gücün kulu, elbisenin ve üniformanın kulu. Daha da ötesini söyleye­yim: Hevânın kulu, hevesin kulu, şehvetin kulu ve daha neler neler... Hiç kimse: "Ben hiçbir şeyin kulu değilim." demesin. Ya Abdullah'tır ya da İblis'in kuludur. Dolayısıyla biz Abdullah olmaz­sak o zaman başka kapının kuluyuzdur. Hangi kapıya kul olursak olalım sonumuz felakettir. Abdullah olmayı hayatımızın eksenine alıp bunun muhasebesini yapıp ara ara kapısında kul olarak durduğumuz o kapının aslî sahibinin kim oldu­ğunu her an teyakkuz halinde hatırlamamız lâzım.

      3. İnsanın elde edebileceği en büyük şeref ve izzet kulluktur.

      Şerefi ve izzeti kulluğun dışında arayanlar ya şeref ve izzetin ne olduğunu bilmiyorlar ya da kulu oldukları kapıların şeref ve izzete yüklediği mananın ışığında yürüyorlar. Eğer biz şeref ve kulluğun, şeref ve izzetin sadece ve sadece kul­lukta olduğunu bilsek başka bir şerefi aramayız. Onun için Hz. Ömer Mekke ve Medine sokakla­rında: "Vallahi Hattab'ın oğlu Ömer şerefi İslâm'da buldu. Her kim şerefi İslâm dışında bir yerde ararsa karşısında beni bulur!" diyordu. Bu­gün Abdullah olmak bizi kesmiyor. Bir insana: "Sen Allah'ın kulusun." demek yetmiyor. Başka şeyler arıyoruz, başka şeyler soruyoruz. Unvan, şan, şöhret, mevki, makam soruyoruz. İzzeti ve şerefi Allah'ta bilsek bunun dışında izzet ve şeref aramasak onun kapısına kul olmayı her şeyden aziz bilsek başka yerde arar mıyız? Rabbimiz Kur'ân'da insanın yaratılışını anlatır: "Hani Rabb'in meleklere: 'Muhafefeafe ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.' demişti.

      Melekler de:
        'Biz seni hamdinle teşbih ve takdis edip durur­ken orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?' demişlerdi. Allah da: 'Si­zin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim.' demiş­ti" [Bakara, 2/30]

      Bunun üzerine melekler: "Seni noksan sıfat­lardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur." [Bakara, 2/32] de­mişti. Bir düşünün, melekler haksız mı? Yeryü­zünde insan olduğu için kan var. Âdem'in çocuk­larından Kâbil, Hâbil'in kanını akıttı. Şu an bile yeryüzünde insanın olduğu her yerde kan var. Ne acı bir kader-i ilahîdir ki hep Müslümanların ol­duğu yerde bu kan daha fazla var. Melekler haklı fakat Rabbimizin bildiği, meleklerin bilmediği şey ne idi? İnsanlar içerisinden öyle Abdullahlar çıkacak ki o Abdullahlar ahsen-i takvîm ufkunu yakalayacaklar ve beşerin haysiyetini ve şerefini kurtaracaklar. Eğer onlar olmasaydı bizler, me­leklerin karşısında mahcup olurduk. Aslında Allah'a gerçek manada kul olanlar yani Abdullah olanlar, beşerin yere düşen haysiyet ve şerefini yerden kaldırıyorlar. Bir Abdullah çıktı. Adı Âdem... Hata etti, hatada ısrar etmedi. Öyle bir tevbe etti ki Ebû'l-Beşer oldu. Bir Abdullah çıktı. Adı Nûh... Kelime anlamı inleyen. Kur'ân'ın dedi­ği gibi 1000 - 50 (950) sene inledi. Bir gemiyi zor doldurdu. Başarıya odaklanmadı. "Adamlarım çok olsun. Arkamda gelen adamlar kaç kişi?" demedi. Allah ona dağın tepesinde, denizin ol­madığı yerde gemi yapmasını istedi. Allah'a kul olduğu için suyun olmadığı yerde gemi yaptı. Tahtalara çivi çakarken inkârcılar: "Hani bunun denizi?" diyorlardı ama o Abdullah olduğu için söylenenlere aldırış etmeden işine devam etti. Bir Abdullah çıktı. Adı İbrahim... Hepimizin iman atası. Nemrut'un ateşine atıldı. Allah ateşi serin ve selâmetli kıldı. Allah o ateşi söndürdü. Ne ile? İbrahim'in tevhid aşkıyla! O ateşi söndüren tev-hid aşkından başka bir şey değildi. İbrahim rah­metin, merhametin babasıydı. Hacer'ini ve İsma­il'ini toprağında bir tek ot bitmez Mekke'ye bı­raktığı zaman bile Allah'a teslimiyetinin bir gere­ğini yerine getiriyordu. Bir Abdullah çıktı. Adı Ya'kûb, Yûsuf, Mûsâ, îsâ, Dâvûd, Süleyman... Her adımlarıyla insanın şerefini yücelttiler. Bir Ab­dullah çıktı. Adı semada Ahmed, yerde Muhammed (sas)... İnsanlığın meyvesi o (sas). Bütün to­humlar onun (sas) için ekilmiş. Her gelen onu müjdeleyip gitmiş. O (sas) kulluğun en zirve hâli. Öyle ki Sidretü'l-Müntehâ'ya yürümüş. Cebrâil bile: "Benim sınırım buraya kadar." demiştir. Bir Abdullah çıktı. Adı Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hatice, Zeyneb, Nesibe... Her biri bize kullu­ğun en zirve hâlini gösterdi. Onlar şerefi ve izze­ti doğru yerde aradıkları için hayatları öyle neti­celendi ve bize örnek oldular. Şeref ve izzeti yan­lış yerde aradığımız için maalesef hâlimiz böyle.


      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786057689108
      MarkaSiyer Yayınları
      Stok DurumuVar
      9786057689108
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.