• Tüm Kategoriler
    • Gönderim Yaptığımız Kargo Firmaları MNG ve PTT kargo dur. Uygun Fiyat ve Hızlı Teslim ile ürün Sevkiyatımız sorunsuzca devam etmektedir. Kapıda Nakit Ödeme sistemi de var, Ürünü Sepete Atıp Adresi girdikten sonra Ödeme Seçenekleri ekranında karşınıza çıkar. Taksit durumuda aynı şekilde çıkar.

      Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı

      Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı
      Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      350,00 TL
      İndirimli Fiyat (%32) :
      238,00 TL
      Kazancınız 112,00 TL
      238.00 www.goncakitap.com.tr
      79,33 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo

        Kitap              Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı - Yeni
        Yazar             Mahmud Sami Ramazanoğlu
        Yayınevi         Erkam Yayınları
        Kağıt - Cilt      IVORY Kağıt ,  7 cilt takım, Özel Kutulu
        Sayfa - Ebat   4.668 sayfa, 14.5x20 cm.
        Yayın Yılı        2020

       
       
      Erkam Yayınları Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı kitap setini incelemektesiniz.
      Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı kitap serisi hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       
       
        Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı

       
      1-Fatiha ve Bakara Sureleri Tefsiri
      2-Hz. İbrahim, Yusuf, Yunus, Hud (A.S.)
      3-Bedir, Uhud, Tebük Gazveleri
      4-Hülefa-i Raşidin ( Hz.Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali )
      5-Ashab-ı Kiram Menakıbı
      6-Musahabe 1-2-3
      7-Musahabe 4-5-6

       
      I.Hulefâ-i Râşidîn Serisi
       
      Hz. Ebû Bekir Sıddîk : Sami Efendi hazretlerinin eski harflerle yayınlanmış ilk eseridir. Nakşbendiyye Tarîkatı’nda sil­sile Hz. Ebû Bekir kanalıyla devam ettiği için Hz. Sıddîk’ın tarikatta önemli bir yeri vardır. Bu yüzden Sami Efendi, ilk ese­rini böyle bir ulu zâtın hayatına, düşünce ve nasihatlerine ayır­mıştır. Eser, bir biyografiden çok, nasihat ve irşâd amacıyla yazıl­dığı için menkıbe ve kıssalara genişçe yer verilmiştir.

      Hz. Ömeru’l-Fâruk : Hulefâ-i râşidînin ikincisi olan Hz.Ömeru’l-Fâruk kitabı da birincisi gibi aynı amaç ve aynı üslûpla kaleme alınmıştır. Hz. Ömer’in İslâm öncesi ve İslâm dönemi farkını ifade ederek onun eşsiz adaletini anlatmaktadır. Hz. Peygamber’e yakınlık ve hizmetlerinden başka Hz. Ebû Bekir devrindeki kadılık vazifesi ve halifeliği dönemindeki üstün hizmetleri anlatıl­maktadır.
       
      Hz. Osman Zinnûreyn : Hz. Peygamber’e iki defa damad olan Hz. Osman’ın İslâm’ın yayılması ve yücelmesindeki hizmet­lerini konu alan eser, müellif tarafından kaleme alındıktan sonra tab edilmiş, ikinci ve daha sonraki baskılarında müellifin işareti üzerine eser, Erkam Yayınları’nca bazı ilaveler yapılarak yayın­lanmıştır.
       
      Hz. Ali Murtazâ : İlim şehrinin kapısı olan Hz. Ali’yi an­latan bu eser de muteber kaynaklardan derlenmiş bir çalışmadır. Hz. Osman kitabında olduğu gibi bu eserin de bazı tevsîler iste­yen müellifin bu işareti, Erkam Yayınları’nca yerine getirilmiştir.
       
      Hulefâ-i Râşidîn Serisi, ortalama 160-170 sayfa­dan oluşan dört kitaptır. Dili, kendi devrinin Türkçe’sidir.
       
      II.Ashâb-ı Kiram Dizisi
       
      Ashâb-ı Kiram I: Hz. Peygamber’e ev sahipliği yapan ve İstanbul’un manevî fatihi sayılan Hâlid b. Zeyd Eyyûb el Ensârî’den başlayarak Abdullah b. Abbâs, Selmân Farisî, Enes b. Mâlik, Sa’d b. Ebî Vakkas, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Said b. Zeyd ve Ab­durrahman b. Avf in hayat hikâyeleri ve nasihatlarmı ihtiva eder. Eserin yarıya yakın kısmı, Ebû Eyyûb Ensârî’ye ayrılmış­tır. Kalan yarısı da diğer sahabilere aittir. Ashâb-ı Kiram II: Ebû Talha Zeyd b. Sehl’den başlaya­rak Ebû Zerr Gıfârî’ye kadar 41 sahabinin kısa hayat hikâyelerini ve menkıbelerini ihtiva eder. Sahabilerin özellikle irşâd değeri ağır olan menkıbe ve nasihatlarına genişçe yer veril­miştir.
       
      Hâlid b. Velid : “Seyfullah (Allah’ın kılıcı)” unvanının sa­hibi Hâlid b. Velid’in hayat hikâyesini ve kahramanlıklarını konu alan müstakil bir eserdir. Özellikle kahramanlık boyutu önde bir menkıbe kitabıdır.
       
      III. Hz. Peygamber’in Gazaları
       
      Bedir Gazvesi ve Enfâl Sûresi Tefsiri : Erkam Yayınları’nın yayınladığı ilk eseridir. Tarihi vak’a olarak Bedir ve ardın­dan nazil olan Enfâl Sûresi’nin tefsirini ihtiva eder. Tefsir’de Kon­yalı M. Vehbî’nin eseri ile Rûhü’l-Beyân’dan yararlanılmıştır.
       
      Uhud Gazvesi : Hz. Peygamber ve ashabının en sıkıntılıgünler yaşadığı bir savaştır Uhud. Teslimiyetin öneminin en bariz bir biçimde ortaya çıktığı Uhud gazvesi, ayrıntılarıyla bu eserde anlatılmaktadır.
       
      Tebük Seferi : İslâm Tarihinde “Ceyşü’l-usre” diye anılan ve ümmetin sınandığı Tebük seferi, ilginç bir seferdir. Müellif, ese­rinde bu seferin sıkıntılarını anlatmaktadır. ikinci bölümünde ise şeyhi Es’ad Efendi’nin sohbetlerinde tuttu­ğu notlardan oluşan bir bölüm yer alır.

      IV. Sûre Tefsirleri Serisi
       
      Fatiha Sûresi Tefsiri : Müellifin Rûhü’l-Beyân, Hak Dîni Kur’ân Dili gibi tefsirlerden yararlanarak hazırladığı Türkçe bir Fatiha tefsiridir.
       
      Bakara Sûresi Tefsiri : Rûhü’l-Beyân tefsirinden seçme­lerle müellifin sohbet meclislerinde yaptığı tefsirdir. Küçük boy 400 sayfa büyüklüğündeki eser, tasawufi tefsir niteliğindedir.
       
      Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri : Rûhü’l-Beyân tefsirinden yararlanılarak hazırlanmış bir tefsir çalışmasıdır. Müellifin büyük bir vukuf ve vuzuhla kaleme aldığı diğer tefsirleri gibi işârî ağır­lıklıdır. Eserde, Hülâsatu’l-Beyûri’dan alıntılara da rastlamak mümkündür.
       
      Hz. Yûsuf Aleyhisselâm : Eserin adı her ne kadar Hz.Yûsuf Aleyhisselâm eklinde ise de eserin muhtevası bir Yûsuf Sûresi tefsiridir. Ancak zaman zaman bazı biyografik ilgilere de yer verildiğinden esere “Hz. Yûsuf adı verilmiştir.
       
      Hz. İbrahim Aleyhisselâm : Kur’ân âyetleri çerçevesinde bir İbrahim kıssası niteliğindedir. Bakara Sûresi’nden başlayarak Kur’ân’da Hz. İbrahim ile ilgili âyetleri cem eden ve onların tefsi­rini yapan konulu bir tefsir çalışmasıdır.

      V. Musahabe Serisi
       
      Musahabe I: Kardeşlik, ilim, kaza ve kader gibi konular­ da kaleme alınmış sohbetlerden oluşan bir risaledir.
       
      Musahabe II: Kur’ân, takva ve sabır ana başlıkları altın da toplanabilecek konulara ait bir sohbet kitabıdır.
       
      Musahabe III: Namaz, zekât, cihad ve hicret gibi konular­ da İslâm esaslarını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde menkıbe ve nasihatlarla anlatan bir eserdir.
       
      Musahabe IV : İman, oruç, tesettür ve şükür konuların­dan oluşan bir sohbetnâmedir.
       
      Musahabe V : Müellifin ramazan sohbetlerinde okuduğu beş yüz hadisin metin, terceme ve kısa şerhlerinden oluşan bir eserdir.
       
      Musahabe VI: İki bölümden meydana gelen bu eserin bi­rinci bölümünde müellifin kendi sohbetlerinden bazı ‘örnekler ikinci bölümde ise şeyhi Es’ad Efendi’nin sohbetlerinde tuttuğu notlardan oluşan bir bölümdür.
       
       
      Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi kimdir?
       
       
      Necip Fazıl Kısakürek'in "Sami Efendi mi? O bir yağmur tanesi kadar ak ve berraktır" sözleri ile hayranlığını ifade ettiği son dönem Allah dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi ;
       
      1892 yılında Adana'da dünyaya geldi. Babası tarihte "Ramazanoğulları" diye bilinen aileden Mücteba Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanımdır. Sami Efendinin büyük ceddi Abdülhadi Beyin tesbit ettiği aile şeceresine göre, Ramazanoğullarının aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Halid b. Velid (r.a.) nesliyle münasebeti olduğu anlaşılmaktadır.
       
      İlk, Orta ve lise tahsilini Adanada tamamlayan Sami Efendi, yüksek tahsil için İstanbula geldi. Darül-fünun Mektebine girdi. Hukuk Fakültesini birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini yedek subay olarak yine İstanbulda yaptı.
       
      Zahir ilimlerini devrin ulema ve müderrislerinden tamamlayan Sami Efendi için sıra manevî ilimlere ve batın imarına gelmişti. Fıtrat-ı necibesinin şiddetli meyli sebebiyle tasavvuf yoluna süluk etti.
       
      Devrin meşhur Nakşi tekkesi Gümüşhaneli Dergahında hir müddet erbaîn ve riyazatla meşgul olduktan sonra arkadaşı eski Beşiktaş Müftüsü Fuad Efendinin babası Rüşdü Efendinin delaletiyle Kelamî Dergahı şeyhi ve Meclis-i meşayih reisi Erbilli Esad Efendiye intisab etti. Kısa zamanda kesb-i kemalat eyleyip seyr-u sülukunu ikmalden sonra hilafetle irşada mezun kılındı. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilahare memleketi Adana’ya irşada vazifeli olarak gönderildi. Mahmud Sami Efendi, tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana’da bir yandan Cami-i Kebirde vaaz ve hususî sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve ailesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" hadis-i şerifi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir.
       
      Yazları, Adananın Namrun ve Kızıldağ Yaylası ile Kayseri’ nin Talas ilçesinde geçirirdi. Hac yolunun açıldığı 1946 yılında ilk defa hacca gitti.1951 yılında İstanbul’a geldi. İki yıl kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminden önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendiyle Şama geldi ve oraya yerleşti. Bilahare ailesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak bu Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Tekrar İstanbul’a geldi.
       
      İstanbul’a bu gelişlerinde önce Bayezid-Laleliye, sonra da Erenköyü’ne yerleşti. İstanbul’da bulunduğu yıllarda Adana’daki gibi bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camiindeki vaazları ve hususi sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale’de bir ticarethanenin muhasebesini tedvirle maişetini temin etmekteydi. Onun bu vaaz, irşad ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından; fakir-zengin, okumuş-okumamış, esnaf-işçi, memur-tüccar ve fabrikatör binlerce insan istifade ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir. Talebelerini manevi himaye kanatları altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştır.
       
      1979 yılında gönlündeki muhabbet-i Resulullah ateşi, onu, Medine’ye hicrete mecbur etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakka varmaktı. Nitekim 1957 yılında yakınları kendilerine Eyüp Sultandan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde: "Herkesi arzusuna bıraksalar biz, Cennetül-Bakiyi arzu ederiz" buyurmuşlardı. Cenab-ı Hak, sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu.
       
      Nitekim İstanbul’da bulunduğu yıllarda mübtela olduğu hastalık, orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o, hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. Vefatı 10 Cemaziyelevvel 1404/12 Şubat 1984 Pazar günü vakî olmuş ve Cennetul-Bakiye defnedilmiştir. Rahmetullahi aleyh.
       
      Vefatına şu ifadelerle tarih düşüldü. Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı ızâmı Nûr-i hüdâ mürşid-i merdüm-ı ihtirâmi Belde-i Tahire’de tevhidle deyüp Allah Vasl-ı cinan eyledi Şeyh Mahmûd Sâmi (1404 H.)
       
       
      Şemail ve Ahlâkı
       
      Merhum Ramazanoğlu Sâmi Efendi, uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, ela gözlü mücessem bir nûr heykeliydi. Mehabetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isabet ettiği vücûd, tir tir titrerdi. Hatta O’ nun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisâllerindendi.

      Sâmi Efendi, çok az yer, içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin faziletinden çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve bir kaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde “ihvanla yenilende bereket vardır ve bundan suâl olunmayacaktır” buyurarak fazlaca yenilmesine müsâade, hatta teşvik ederlerdi.

      Az uyurlardı Seher vaktini ihyâ etmek en büyük zevkleriydi. Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Hatta onun anlayışına göre yatıp uyumanın adı bile istirahattı. Nitekim bir defasında bağlılarından birinin evinde misafir bulunduklarında gecenin ilerleyen saatlerinde hâne sahibi kendilerine:

      -Efendim artık yatarsanız yatak hazırlayalım, der.  O:
      -Yatmanın adı istirahattır, buyururlar. Bir müddet sonra ev sâhibi tekrar:
      -Yatar mısınız? deyince O yine:
      -Yatmanın adı istirahattır. Fakir istirahat edeyim, sizi de eksik kalan dersinizi tamamlayın, buyurur. Hâdiseyi anlatan zât diyor ki, “gerçekten o sabah dersim yarıda kalmış ve akşama kadar da tamamlamaya fırsat bulamamıştım.”
      Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse sukûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim Merhûm Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: “Evliyâullah’ın tasarrufları ya kavlen ya da hal ile olur. Sâmi Efendi’nin tarassufu hal iledir. Kelâmi dergâhının en feyizli günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl sâhibi idi.”

      Ali Yektâ Efendi, müftülüğünün yanısıra Kelâmî dergâhında seyr u sülûkunu Es’ad Efendi’den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesâdüfen o icâzetnâmeye muttali olan yakınlarına “Onu sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi’dir,” demişti.
       
      Edeb
       
      Sâmi Efendi’nin bütün hayatı edeb çizgisi içinde geçmiş, her an hadis-i şerifde ifade buyrulan “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O’ nun muşâhedesi altında bulunduğu duygusuna sâhib olmak” (Buhârı, Tefsir Sûre, 31) mânâsına gelen ihsan duygusu içinde yaşamıştır. En ciddi insanların, en otoriter simaların bile bir zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. İstikamet ve edebi her yerde ve her an muhafaza edebilmek keskin kılıcın üzerinde yürümeye benzer. Bu ancak kemâl ehli, tevfik-ı ilâhiye mazhar kimselerin kârıdır. Allah Rasûlü (s.a.) Efendimiz’in “Emrolunduğun gibi istikamet üzre ol!” (Hûd, 112) ayeti beni ihtiyarlattı” buyurması, bu işin güçlüğüne en güzel delildir.

      O’ nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, O hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima dizüstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:
       
      Edeb bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan Giy o tâcı emîn ol her belâdan

      beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerde Kur’ân tilaveti esnasında kendileri koltuk kanepede bile olsa hemen dizüstü oturur Kur’ân okuyacak kimse yerde ise hemen koltuk ve sandalyeye oturtulurdu.

      Bir gün Halep meşâyıhından Muhammed en-Nebhânî İstanbul’a gelir. Sâmi Efendi Hazretleri bazı ihvânıyla kendilerini ziyarete giderler. Nebhânî ve arkadaşları gayet rahat ve serbest otururken Sâmi Efendi ve ihvanı dizüstü otururlar. Onların bu halini gören Muhammed Nebhanî:

      Rahat oturun, der Efendi Hazretleri ve ihvânı oturuşlarını değiştirmeden:

      Biz böyle daha rahatız, derler, Nebhânî de bu edeb karşısında:
      Edeb, Türklerde dir, demekten kendini alamaz.

       
      Kalb-i Selîm
       
      Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selîm’den başka ne evlâd, ne mal; hiçbir şey fayda vermez.” (Şuarâ Süresi: 88-89) ayetini okuyarak kalb-i selîmi îzah ederlerdi. O’nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen, ne de inciten kalbdi. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir amma incinmemek elde değildir,” derlerdi. Ve ilâve ederlerdi: Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım.” Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca O’nun hiç kimseyi incittiği görülmemiştir.

      Kapısına gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda bulunmak adetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenlere bir yakîninin: “Efendi’nin istirahata ihtiyacı var” diye geri çevirmesine muttali olunca:

      - Burası Hak kapısıdır. Kimse geri çevrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna Efendi, Bey sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır. H. Sâmi Efendi, kendini Allah’a ve Allah’ın kullarına hizmete adamış bir Hakk dostu idi. Daha sülûkünün ilk yıllarında “Yaratılanı Yaratan’ından ötürü sevmek” esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de himmete vesile bilerek şevkle çalışırdı.

      Nitekim Kelâmî dergâhı bağlılarından Cide müftüsü H. Hüseyin Efendi’ye yaptığı hizmetler her türlü takdirin fevkindedir. Kelamî dergahında bulunan H. Hüseyin Efendi son zamanlarında hastalanır. Hastalığının şiddeti her geçen gün artar. Ve nihayet Müftü Efendi yatağından kalkamaz olur. Müridân birer hafta nöbetleşe bakmaya başlarlar. Hastalığın şiddeti daha da artırınca acele ailesine bir telgraf çekilmesi kararlaştırılır. Bu haberi duyan o zamanlar dergahın en genç müridi bulunan Sami Efendi mürşidi Es’ad Efendi’ye:

      - Efendim, müsaade buyurursanız da Müftü Efendi’ye ben baksam ve âilesine telgraf çekilmese, der. Es’ad Efendi de bu teklifi memnûniyetle kabûl eder. H. Sami Efendi bundan sonra tam on sekiz ay Müftü Efendi’ye en güzel şekilde hizmet ederler. Görenler onun bu hizmetine imrenirler. Müftü Efendi de yaşlı gözlerle:

      - Allah’ım! Bana ne ihsanda bulunmuşsan hepsini Sami Efendi’ye bağışlıyorum, diye münacâtta bulunur. Ve Es’ad Efendi ile görüştüklerinde de:
      Sami Efendi evladımız, bize hizmette inşallah Hakk’ın rızasına erdi, diye tebşiratta bulunur.

      Aslında hayli zamandan beri dergahtaki hizmetlerin ekserisi bu genç ilmiyeli derviş tarafından görülmekte imiş meğer. Gece herkes yatağına yattığında o, gizlice kalkar, yapılacak hizmetleri ifâ eder, her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarmış. Nitekim Cide müftüsü Hüseyin Efendi, sağlıklı zamanlarında erken kalkmaya çalışıp bu hizmetlerin kimin tarafından yapıldığını öğrenmek istermiş. Fakat ne mümkün. Bir sefer akşamdan yatmamağa karar vererek bir kenara gizlenmiş. Yatağından kalkıp bu hizmetleri gören Sami Efendi tam çöp tenekesini alacağı sırada Hüseyin Efendi tenekeyi kapar ve:
      - Evladım bu hizmeti de fakîre müsaade buyur, der.

      Sami Efendi nezaketle almak isterse de Hüseyin Efendi:
      - Allah aşkına bırak deyince Sami Efendi de bu hizmeti ona bırakır.

      İrşad vazifesiyle memleketi Adana’ya gönderildiğinde oradan İstanbul’a mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o, hediyelerinin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itina gösterirdi. Rivayete göre ekinler biçildikten hasad toplandıktan sonra tarlalara gider,
      yerlere dökülen başakları toplar, onları güzelce bulgur yapar ve İstanbul’a gönderirdi. O’nun bu hâline muttali olan babası:

      - Oğlum, benim ambarlarım buğday oldu. Niçin Efendi’ne onlardan göndermiyorsun? dedi. O da:

      - O kapıya lâyık olan el emeği, göz nurudur, buyururlar.

      H. Sami Efendi Hazretleri kendisini sevenleri ve bağlılarını eski kültürümüze ve bâ-husûs eski harflerle okuyup yazmayı öğrenmeye sevk ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle neşre müsaade etmemişti.

      Ayrıca kendileri iyi derecede Fransızca bildikleri halde Batı kökenli kelimelerin Türkçe’de kullanılmasından hoşlanmazlar, böyle Fransızca veya Latince asıllı kelimeleri asla kullanmazlardı. Mesela ilaçların isimlerini bile Latince adıyla değil, kendilerinin ona taktıkları bir ad veya sıfatla zikrederlerdi. Kırmızı hap, pembe şurup gibi. Bu davranış lisanda özenti merakıyla Batı kökenli veya uydurma kelime kullanmayı itiyad edinenlere bir ibrettir.

      Sohbetlerinde bir ara Rûhûl-beyan Tefsirinden naklen köpeğin on hasletinden ısrarla bahsetmişlerdi de (bk Musahabe VI) hal sahibi bir ihvan “Biz henüz köpeğin mertebesine gelemedik” demekten kendini alamamıştı. Sohbetlerinde nefs düşmanının insana kurduğu tuzaklardan bahseden ve ihsana nefislerinin tehlikesinden korunabilmek için şunları tavsiye buyururlardı:
       
      1-Açlık ve az yemek, oruca devam,
      2-Az uyumak ve teheccüde devam,
      3-Huşû ile ibadet, mânâsını düşünerek Kur’an okumak,
      4-Zikr-i daim içinde bulunmak,
      5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.
       
      Sâmi Efendi, daima huzûr-i ilahîde bulunduğu ve her nefesinin son nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya ve abdest üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun muhasebesini tuttuğu bir zatın tesbitine göre Efendi defterleri abdestli yazardı. Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest alır, biraz Kur’ân okurdu. Az sonra ezan okununca bu sefer namaz için tekrar abdest alırlardı.

      Onun irşaddaki usûlü Nebevî üslûpta idi. insanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek olmak sûretiyle irşad etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da budur. Çünkü irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. “Önce nefsinden başlamak’ esastır. Hiç kimseye açıkça “şunu yap, şunu yapma” demez, dolayısıyla bunu ihsas ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye “Bizden ders al, bizim sohbetimize katıl gibi emirler vermezdi. Hatta kendileri dikkat çekecek, fitne uyandıracak ve riyâya dâvetiye çıkaracak şekle müteallik şeylerden husûsiyle sakınırdı.

      Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik ederler, bazan bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi. Değilse dolaylı olarak ifade buyururlardı.
      Şöhretten ve aşırı hürmetten çok rahatsız olurlardı. Nitekim İstanbul Tahtakale’de çalıştığı yıllarda önceleri öğle ve ikindi namazlarında Rüstempaşa ve Marpuççular camilerine cemaata devam ederlerdi. Camide kendisini tanıyanların aşırı tâzim ve hürmeti onu rahatsız etmiş, bilâhare bu namazları yazıhanede kılmaya başlamışlardır. Yalnız, ihvâna;

      - Siz cemaata devam edin, o şeref ve faziletten mahrum kalmayın, buyurmuşlardır.

      Reisü’l-kurra ve hâdimu’l-Kur’ân Gönenli Mehmed Efendi onun hakkında “Sâmi Efendi bu ümmetin en büyüğü idi. Başka ne söylense boştur ” demişti.

      Ali Yakub Hoca Efendi de:”Takva bâbında bütün evsâfıyla selef-i salihin zâhid ve âbidlerini andıran bu zatın kemâlât-ı mâneviyesi hakkında söz söylemek bizim gibi naçîz bir abdı acizin kârı değildir.” der.

      Mâhir İz Hoca Efendi, gördüğü bir rüya üzerine muhıbb ve bağlıları arasına katıldığı H. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında “O Hazreti Sami’dir. Biz devri pâdışâhîden beri neler gördük, fakat böylesine tesadüf etmedik” diyordu.

      Bekir Haki Efendi de Sâmi Efendi’yi sevip takdir edenlerdendi ve Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.
      “Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan gelen bir gemiyi Sarayburnu’nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız. Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir.”

      Bekir Haki Efendi belki bunları söylerken Es’ad Efendi’nin Sâmi Efendi’ye verdiği icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es’ad Efendi şöyle diyordu:

      İcazetnamede “Ne ticaret, ne de alışverişin Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır.” (Nur, 37) ayeti celîlesinin ilan hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib olanların… Sâmi Efendi’nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarda şüphe yoktur. ” (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)  ( Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı kitap , Ramazanoğlu Külliyatı serisi  , Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı kitap seti , erkam yayınları , 7 cilt takım , mahmut sami ramazanoğlu kitapları )
       
       
      HATIRALAR
       
      TEBLİĞDE EŞSİZ NEZÂKET
       
      1963′ün Temmuzunda Üsküdar da bir dostumuzun evinde nişan cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sâmi Efendi (k.s.) Hazretleri de teşrif etmişlerdi.

      Aşr-i şerif ve sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına gelmişti. Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi. Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek yüzüğün bir başkası tarafından takılmasını uygun gördüler.

      İkindi namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve abdestten sonra, damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir tebessümle ve yumuşak bir edâ ile:

      - Evlat! Biz, bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza hediye ettik. Siz de bunu hanımınıza hediye edersiniz, inşaallah buyurdular ve manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından çıkararak,

      - “Bunu da size nişan yüzüğünüz olarak hediye ediyorum.” buyurdular. Kendisine uzatılan parmaktaki altın yüzüğün yerine büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada bulundular.

      Muhterem Üstaz Hazretlerinin irşad ve tebliğdeki bu incelik, nezaket ve hassasiyetten ne kadar ibret vericidir.
       
        
       
      Erkam Yayınevi Mahmud Sami Ramazanoğlu Külliyatı kitap serisini incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789944835442
      MarkaErkam Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789944835442
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.