• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Müzekkin Nüfus

      Müzekkin Nüfus
      Görsel 1
      Fiyat:
      57,00 TL
      İndirimli Fiyat (%31,6) :
      39,00 TL
      Kazancınız 18,00 TL
      39.00 www.goncakitap.com.tr
      Aynı Gün Kargo
               Stoktan Kargo
       
      Kitap              Müzekkin Nufus   
      Yazar             Eşrefoğlu Rumi   
      Yayınevi         Semerkand Yayıncılık
      Hazırlayan      Ahmet Kasım Fidan     
      Etiket Fiyatı    57 TL
      Kağıt - Cilt      2.Hamur Kağıt, Ciltli  
      Sayfa - Ebat   17x24 cm, 624 Sayfa
      Yayın Yılı        2015
      ISBN               9786054214358
       

      Semerkand yayınları Müzekkin Nufus kitabı nı incelemektesiniz.
      Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufus kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
       
       
         TASAVVUF ve EŞREFOĞLU RÛMÎ HAZRETLERİNİN YAŞADIĞI DÖNEM
        
      İslâmî ilimler dendiği zaman; Kur'anî meselelerde tefsir ilmi, Hz. Peygamberin [sallallahu aleyhi vesellem] sözlerini derleyip toplamada hadis ilmi, akaid ile ilgili meselelerde kelâm ilmi, hukukla ilgili meselelerde de fıkıh ilmi akla ilk gelenlerdir. Şüphesiz bu ilimler bir bütün olarak Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi vesellem] devrinde inşa edildi. O dönemde bir bütün olarak var idi. Sonraki asırlarda hepsi müstakil bir ilim kimliğiyle ayrışıp sistemleştiler.
       
      Yukarıda saydığımız ilimlerle beraber tartışılıp konuşulan mesele­lerden biri de ahlâkla, insanın iç alemiyle ilgili konulardı. Konuşulan bu konuların sonucunda da ortaya çıkan ilim tasavvuf adını almıştır. Adı her ne olursa olsun her dinin kalbî, ahlâkî tarafını işleyen, inceleyen disiplini mutlaka vardır.
       
      İslâm tasavvufu terimini; dinin müntesiplerini kalbî, ahlâkî yönden kendine has metot ve usullerle terbiye ederek kâmil mümin tipini müşahhaslaştırmak isteyen faaliyetin -eksik bir tanım olsada- adı, diye tanımlayabiliriz. Tasavvufî düşüncenin sistemleşip bir okul haline dö­nüşmesinde şüphesiz tarikat mekteplerinin büyük rolü vardır. Tarikatlar da tıpkı mezhepler gibi kurucu şahsiyetlerin vefatlarından sonra yavaş yavaş bünyeleşip yaygınlaşmışlardır.
       
      Anadolu özelinde Selçuklular'la beraber oluşmaya başlayan tasavvufî tarikatlar Osmanlı döneminde özellikle XIV-XV. yüzyıllarda tekke ve zaviyelerin çoğalması, tasavvufun temel eserlerinin Arapça ve Farsça'dan Türkçeye tercümesi ve şiir-düzyazı Türkçe tasavvufî eser­lerin kaleme alınmasıyla büyük bir gelişme göstermiştir.
       
      Düşünürlerin yetişmesinde içinde yaşadıkları medeniyetin ve bes­lendikleri geleneğin, kadim kültürlerin büyük payı olduğu gözardı edile­mez. 1071 Malazgirt zaferinden kısa bir süre sonra İznik fethedilmiştir. Osmanlı Devleti'nin ilk başşehri Bursa olmakla beraber ilmî merkezi -bir nevi başşehri- İznik'tir. Bursa'nın fethinden altı yıl sonra İznik'te ilk medrese kurulmuştur. Bu medresenin başına medrese ilimlerinin yanı
      sıra tasavvuf sahasının da tanınmış simalarından Davud-i Kayserî [kuddise sırruhû] (ö. 751/1350) getirilmiştir.
       
      Abdullah b. Eşref Davud-ı Kayserî'nin [kuddise esrarahû] vefatından kısa bir müddet sonra ilim şehri İznik'te dünyaya gelmiştir.
       
      Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin doğduğu yıllarda, Anadolu'daki siyasî durum oldukça karışıktır. Bu dönemde Anadolu'da Osmanlılarla birlik­te tam on bir beylik bulunmaktadır.
       
      Bu dönemde ilim ve sanat sahibi kişiler beylik yöneticilerinin etrafın­da toplanarak yeni bir yapı oluşturmak için gayret sarfediyorlar; Türkçe eserler yazarak millî lisanımızın gelişmesine ve kökleşmesine çalışıyor­lardı.
       
      Yüksek bir ilim çevresinde, iyi bir eğitim gören ve Türk-İslâm şuuru içinde yetişen Fâtih Sultan Mehmed'in, 2 Şubat 1451'de, babası Sul­tan II. Murad'ın vefatı sonrası ikinci defa hükümdar olması ve İstanbul'u fethetmesiyle Osmanlı'nın 150 yıllık "kuruluş dönemi" tamamlanmıştır. İstanbul'un fethedildiği yıllarda hayatının son demlerini yaşayan büyük şair ve mutasavvıf Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmi [kuddise sırruhû], kuruluş döneminin en önemli bölümünü görmüştür.
       
       
         AİLESİ ve DÜNYAYA TEŞRİFLERİ
       
      Asıl adı Abdullah olan Eşrefoğlu Rûmi'nin [kuddise sırruhû], kaynak­larda künyesi Abdullah Rûmi b. Seyyid Ahmed Eşref b. Seyyid Ah-med Eşref b. Seyyid Muhammed Süyûfî (Mısrî) şeklinde geçmekte­dir. İbnü'l-Eşref, Eşrefzâde, Eşref-i Rûmî, Abdullah İznikî ve Abdullah-ı Rûmi [kuddise esrarahüm] adlarıyla da tanınmıştır.
       
      Bu lakapların yanında sadece "Rûmi" mahlasını kullandığı şiirleri de vardır. Doğduğu yere izafeten de "İznikî" lakabıyla anılır. Babasının şöhretinin çok yaygın olması genellikle "Eşrefoğlu" lakabıyla tanınma­sına vesile olmuştur. Eşrefoğlu hazretleri, Mısır'dan gelerek İznik'e yer­leşmiş bir aileye mensuptur.
       
      Dedesinin ve babasının Mısırlı olması; babasının en son İznik'te gö­rülmesi, daha çok tasavvuf meyli ile Anadolu topraklarına hicret etmiş oldukları zannını kuvvetlendirmektedir.
       
      Hüseynî, Süyûtî ve Süyûfî mahlaslarıyla tanınan ve Mısır'ın hangi şehrinde yaşadığı ve meşguliyetinin ne olduğu kesin olarak bilinemeyen dedesi, muhtemelen tarikat şeyhlerindendir. Kaynakların ekseriyeti bu zatın Mısırlı olduğunu belirtmesine rağmen, Millî Eğitim Bakanlığı yayını İslâm Ansiklopedisi'nin "Eşrefiyye" maddesinde ise Eşrefoğ­lu Abdullah-ı Rûmî [kuddise sırruhû] için: "Kendisi aslen Mekkeli olan sâdâttan addedilen bir aileye mensup gösterilir" ifadesi vardır.
       
      Eşrefoğlu hazretlerinin torunu Şeyh Hamdi Efendi'nin müridlerinden Bursalı Abdullah Veliyyüddin'in [kuddise esrarahû] kaleme aldığı 'Menâkıb-ı Eşrefzâde'de ise bu silsile üzerine şu sözler söylenir:
       
      "Benim ruhum Bilecikî Muslihuddin Efendi ki, Eşrefzade eş-Şeyh Abdullah Rûmi hazretlerinin nesepleri damad-ı Resulullah, Hazret-i Eseddullah el-galib Ali b. Tâlib kerremallahü vechehü hazretlerin­de müntehi olup, Eşrefzade Efendi hazretlerinin intikallerinden sonra kisve-i mübarekelerinin içinde alâmet-i siyadet bulunduğu meşhurdur. Lakin şöhretten içtinap edip ihtifayı münasip görmüşler ve her ne kim onlar ihtiyar eder, sevap dahi ondadır."
       
      Eşrefoğlu hazretlerinin İznik'te doğmuş olmasından yola çıkılarak validelerinin İznikli bir Türk kızı olduğuna yönelik kanaatler ağır bas­maktadır.
       
      Eşrefoğlu Rûmi'nin [kuddise sırruhû] doğum tarihi, Orhan Köprülü'nün özel kütüphanesinde bulunan Menâkıb-ı Eşrefzade nüshasının arkasın­da yer alan küçük bir menâkıbnâmede 779 (1377) olarak kaydedilmiştir.
       
      Eşrefoğlu'nun çocukluğu ve gençlik yılları İznik'te ailesinin yanında, onların talim ve terbiyesi altında geçmiştir.
       
      Bazı kaynaklarda onun ilk tahsili ile ilgili olarak, "Tahsil-i ibtidâîden sonra Bursa'ya azimetle Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nde, el-yevm mevcut bulunan hücrede tahsil-i kemâlâta başlayıp, kırk sene burada bulundukları mervîdir" şeklinde bilgi verilmekte, ilk tahsilini do­ğum yeri olan İznik'te tamamladığı belirtilmektedir.

      Daha sonra, biraz geç sayılabilecek bir yaşta da olsa, tahsili için, Bursa'ya gelip oradaki Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nde derslere devam eder.
       
      Danişmend (asistan) olarak girdiği Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nde kısa bir süre sonra, devrin ulemasından fıkıh ilmi üs­tatlarından Kara Hoca adıyla anılan Afyonkarahisarlı Alâeddin Ali'ye [rahmetullahi aleyh] yardımcı olmuş, onun ilmini talebelere ulaştırmıştır.
       
       
        YOLCULUĞU
       
      Eşrefoğlu hazretleri, medresede bulunduğu yıllarda bir yandan zahirî ilimlerle uğraşırken bir yandan da tasavvuf kitaplarını ve evliya menkıbelerini okuyarak tasavvuf kültürünü artırmaya çalışmıştır. Za­manla artan iştiyak ve özlemle kendine doğru yolu gösterecek bir mürşid aramaya başlamıştır. Bu süreç, kendisini tasavvuf cereyanının tam merkezine çekecek, içine alıp pişirecektir.
       
      Eşrefoğlu hazretlerinin "zahirî ilim" tahsilini bırakarak, ömrünün so­nuna kadar yürüyeceği "bâtın ilmi"ne, yani tasavvufa yönelmesinin, o zamanlar Bursa'da yaşayan Abdal Mehmed isminde bir meczupla ara­larında geçen bir hadiseyle başladığı rivayet edilmektedir.
       
      Eşrefoğlu'nun [kuddise sırruhû] tasavvufa sülûku ile ilgili söz konusu bu hadisenin oluşumu Menâkıb-ı Eşrefzade adlı kitapta anlatılan kıssaya göre şöyledir:
       
      Bir gün, Eşrefoğlu Rûmi hazretlerinin üzerlerine, bazı olaylar se­bebiyle muhabbet-i ezelî ve inayet-i lemyezelî galip ve müstevli olur. Kalbine bir şeyhe bağlanma isteği ilham olur. Bu arzuyla bir sabah, o vakitler Bursa'da yaşayan Hak meczuplarından Abdal Mehmed haz­retlerinin tefeül için huzurlarına varırlar. "Tarik-ı meşâyihten bana nasip ve dâye var ise maarif-i ilâhî müyesser olur ise, alâmetleri zuhur ede" diye niyet ile muntazır dururlar.
       
      Bir müddet sonra Abdal Mehmed hazretleri, Eşrefzade Efendi haz­retlerine nazar edip,

      "Danişmend, var bize köfteli çorba getir" diye buyururlar.
       
      Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmi, çarşı pazar dolaşır, köfteli çorba arar; ancak bulamayarak köftesiz bir kâse çorba alıp huzura getirir.
       
      Abdal Mehmed hazretleri kâseyi eline alıp çorbayı karıştırırlar. Köf­tesi olmadığını görünce, Eşrefzâde'ye bakıp:
       
      "Danişmend, hani bunun köftesi?" diye buyururlar.
       
      Eşrefzade [kuddise sırruhû],
       
      "Sultanım, bugün köfteli çorba kalmamış, inşallah yarın köftelisini dahi getireyim!" der.
      Abdal Mehmed hazretleri, bir miktar balçık alıp, birkaç yuvarlak ya­pıp, çorbanın içine ilkâ edip, çorbayı karıştırır ve Eşrefzade Efendi'nin dest-i saadetine vererek;
      "Ekl eyle şunu!" diye emir buyururlar.
       
      Eşrefzade Efendi [kuddise sırruhû] dahi bilâ-tevakkuf velâ-taallüm, sem'an ve taaten deyip, hemen ekl etmeye âğâz eyleyince, Abdal Mehmed hazretleri,
      "Ya sen olamayıp kim olsa gerek!" diye buyururlar.
       
      Kaynaklara göre, Eşrefoğlu'nun tasavvuf sülûkü ilk defa bu hadise ile başlamıştır. Meczup Abdal Mehmed hazretleri'nin son muammalı cümlesi onu çok etkilemiştir. Bu cümle, Eşrefoğlu hazretlerinin tasav­vuf yolunda attığı ilk adımdır. Bu olayla, geri çevrilmediği gibi tarikattan nasibinin olduğu işaret edilerek önü açılmıştır.
       
      Eşrefzade [kuddise sırruhû], Abdal Mehmed'le aralarında geçen hadise ile tasavvufun ilâhî bir mevhibe, sırası gelmeyince ve kısmet olmayın­ca hiç kimse için keşfi mümkün olmayan, ezelden takdir olunmuş bir nasip olduğuna inanmıştır. Bundan sonra sıra; kendisini insanî kemale, sonsuz huzur ve sükûna götüren, yol gösterici mürşidleri bulup, onların tavsiyelerini dinleyerek bu çetin yolda ilerlemeye gelmişti.
       
      Bu sırada Eşrefoğlu zahirî ilim kisvesinden sıyrılarak, danişmendlik libasını, kitaplarını ve hücresinde bulunan diğer eşyalarını arkadaşla­rına dağıtıp, sırtına geçirdiği eski bir abâ ile Emîr Sultan hazretlerinin [kuddise sırruhû] huzuruna varır:
       
      "Bizi bendeliğe kabul buyursanız, seyrullah için delâlet ve irşad için yardım buyursanız" diye niyazda bulunur.
       
      Emîr Sultan hazretleri de [kuddise sırruhû] ona,
       
      "Kuzum, bizim yaşımız pîr, intikalimiz yakındır. Ankara'ya, Hacı Bayram-ı Velî [kuddise sırruhû] biraderimize varıp azimet edin" diyerek, onu tasavvuf ve dervişlik yolunda ileri bir merhaleye ulaştıracak olan Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine [kuddise sırruhû] gönderir.
       
      Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmi hazretleri Bursa'dan Ankara'ya gider. Eşrefoğlu, Hacı Bayram'ın [kuddise esrarehû] dergâhına gelirken, yolda, kendisine daha çok bir arkadaş ve dost muamelesi yapılacağını umma­sına rağmen, durum hiç de umduğu gibi olmamıştır. Dergâhta, tarikata intisapta yapılan sıkı imtihan nedeniyle pek iltifatla karşılanmaz.
       
      Hacı Bayram-ı Velî, Eşrefoğlu'nu [kuddise esrarahû] seyr ü sülük için lüzumlu olan en şiddetli fiillerle tecrübe eder.
       
      Menâkıbnâme'de de ifade edildiği gibi, büyük veli Hacı Bayram hazretleri [kuddise sırruhû], bu yetenekli müridin benlik duygusunu yok et­mek için onun nefsini ezmekle işe başlar. Eşrefzâde'ye [kuddise sırruhû], en ağır ve nefsin kolay kolay kabul etmeyeceği görevler verir.
       
      Hela temizliğinden başlayarak on bir yıl kadar riyazet ve mücahe-de ile en ağır hizmetlerde çalıştırılmak suretiyle imtihanlardan geçirilen Eşrefzade, verilen görevlerin hepsini başarıyla yerine getirmiştir.
       
      Bu süreçte, Hacı Bayram-ı Velî hazretleri [kuddise sırruhû], Eşrefoğlu hazretlerinin sülük için gerekli olan çeşitli sınav ve tecrübelerden geçi­rerek onun tasfiye ve tekâmülünü yakından takip etmiştir.
       
      On bir yılın sonunda, Hacı Bayram-ı Velî hazretleri [kuddise sırruhû] ka­biliyetli dervişinin belli bir merhaleyi aşmış olduğuna kanaat getirerek onu önce dergâha imam, sonra da kızı Hayrünnisa ile evlendirerek kendisine damat yapar. Bu izdivacın mahsulü olarak da, yegâne evladı olan Züleyha dünyaya gelecektir.
       
      Tasavvufî eğitimini tamamlayan Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], şeyhi Hacı Bayram-ı Velî tarafından Bayrâmîlik'in sembolü olan alem (sancak) ve seccade ile doğum yeri olan İznik'e halife olarak gönderilir. Artık, şeyhi Hacı Bayram-ı Velî [kuddise sırruhû] namına halkı irşada mezun edilmiştir.
       
      İznik'te, halkı irşad yerine kendi dünyasına dalar, seyr ü sülûkünde eriştiği merhalenin zevkleriyle yetinmeyerek daha ilerisi için Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine başvurur. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerine, seyr ü sülûkünün tamamının şimdiki makamı mı olduğunu yoksa ta­mamlanması için başka merhalelerin var olup olmadığını sorunca,
       
      "Bir velinin bin sene ömrü olsa, her çeşit cehdi ve riyazeti yerine getirse, yine de enbiyadan bir nebînin vardığı yere o velinin başının varması muhaldir" cevabını alır.

      Akabinde, Eşrefoğlu'nun [kuddise sırruhû] şevkini memnuniyetle kar­şılayan Hacı Bayram-ı Velî hazretleri kendisini, seyr ü sülûkünde son merhaleye varması için, Hama'da oturan, Kadirî tarikatının pîri Gavs-ı Âzam Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin [kuddise sırruhû] beşinci göbek­ten torunu, Şeyh Hüseyin Hamevî'ye göndereceğini, bu makama onun irşad ve ihtimamı ile yükselebileceğini ifade eder. Yalnız, Hama'ya yol­culuğundan önce, İznik'e giderek kırk gün halvette kalmasını ve bu süre içinde başından geçenleri yazmasını da tavsiye buyurur.
       
      Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], bunun üzerine İznik'e döner ve şeyhinin tavsiyelerini yerine getirir.
       
      Kırk günlük ve daha sıkı bu riyazet ve ibadetle tam bir itikâfa çe­kilen Eşrefoğlu'nun yazdığı vâkıatı muvafık gören Hacı Bayram-ı Velî, nihayet, damadının manevi terbiyesini sona erdirmek üzere, Hama'da bulunan, Kadirîlik'in mümessili Şeyh Hüseyin Hamevî'ye [kuddise sırruhû] göndermeye muvafakat etmiş ve izin vermiştir.
      Hanımı, Hacı Bayram-ı Velî'nin [kuddise sırruhû] kızı Hayrünnisa ile, küçük bebeği Züleyha için bir merkep tedarik eden Eşrefoğlu Rûmî [kuddise sırruhû] uzun ve yorucu bir seyahate çıkmış, İznik'ten Hama'ya kadar kendisi yaya, ailesi merkep sırtında yola devam etmiş ve nihayet Hama'ya varmıştır.
       
      Daha önce Eşrefoğlu'nun [kuddise sırruhû] geleceği Hacı Bayram-ı Velî [kuddise sırruhû] tarafından manevi bir muhavere ile Hüseyin Hamevî'ye [kuddise sırruhû] bildirilmiştir. Eşrefzâde'nin Hama'ya ulaştığı gün hacdan dönen Şeyh Hüseyin Hamevî [kuddise sırruhû], çok üstün meziyetlere sa­hip bu yeni müridinin Hama'ya ne zaman geleceğini biliyordu. Hacdan döndüğü gün kendisini karşılayanlara:
       
      "Gidiniz, bugün Rum tarafından biri geliyor, onu karşılayıp getiri­niz!" der. Rum tarafından, yani kalenin güneyinden, Anadolu kapısın­dan girecek misafiri beklemeye başlayanlar, o zaman şark şehirlerinde sıklıkla görüldüğü gibi, alem, sancak ve çerağ gibi işaretlerle kolayca tanıyabilecekleri kalabalık bir cemaat beklemektedirler. Merkebi ve eski elbisesiyle şehre giren Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], bunların yanından geçip yoluna devam eder. Bekledikleri zat yanlarından geçtiği halde onu tanıyamazlar. Çünkü Eşrefzade görünüş olarak, onların tahayyül ettiği özellikte değildir.
       
      Eşrefoğlu'ndan [kuddise sırrruhû], İznik'te iken kırk gün içinde gördüğü ve yazdığı vakıatın kâğıdını isteyen şeyh onu, ayağının tozu ile tekrar erbaîne sokmuş, yani kırk gün daha çile ve riyazetle itikâfa çekilmeye davet etmiş ve ayrı bir hücreye kapatmıştır.
       
      Kendisini görür görmez, "Rûmi!" diye hitap eden ve bundan sonra da, daima kendisini böyle çağıran Şeyh Hüseyin Hamevî'nin [kuddise sırruhû] bu tercihi pek hoşuna giden Eşrefoğlu, bu tarihten itibaren, şey­hinin kendisine hitabı olan "Rûmi" mahlasını kullanmaya başlamış ve şiirlerini daima bu adla yazmıştır.
       
      Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra, sıkı bir riyazet altında yeniden çilehaneye kapanıp bütün vaktini halvetin gerektirdiği zikir ve Allah'ı düşünmekle geçiren Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], bu yeni vaziyete de dayanır. Zaten öteden beri pek az yemeyi kendisi ve mesleği için prensip haline getirmiş bulunduğu için, günler ilerleyip erbaîn süresinin sonuna yaklaştıkça yemeğini de azaltır. Otuzuncu günden sonra ise, dünya nimetlerinden tamamen el çekip manevi gıda ile beslenmeye başlar. O, bundan böyle artık "lâhut denizinde boğulup kalmış bir va­ziyette" bulunmaktadır.
       
      Bir akşam elinde bulamaç kâsesiyle Eşrefoğlu hazretlerinin hücre kapısını açan bir derviş, onu, hücre duvarına dayanmış, gözleri kapalı, kımıldamaz bir halde bulunca, öldüğünü sanarak, telaşla şeyhin hu­zuruna gelip gördüklerini şöyle anlatır. Hiç telaşa kapılmayan ve ne olursa olsun kırk günü tamamlamadan hücre kapısını açıp Rum erenini erbaînden çıkarmayacağını söyleyen Şeyh Hüseyin hazretleri [kuddise sırruhû], kapıyı kilitletip anahtarı yanına alır.
       
      Bu durum dergâhta "Şeyh Efendi ölüyü hapsedip defnettirmiyor" şeklinde birtakım dedikoduların çıkmasına bile yol açar; fakat şeyh bunların hepsini duymazdan gelerek, kırk günün dolmasını bekler.
       
      Kırk gün dolunca Hamevî hazretleri:
       
      "Gelin imdi ey dervişân, vâdemiz encam buldu: Rûmi'yi erbaînden ihraç idelüm" der.
      Dervişler halvethanenin kapısına gelirler. Şeyh Efendi dervişlere Allah'ı zikretmelerini emir buyurur. Onlar da bir miktar zikrettikten sonra şeyh hazretleri dua ederek kapıyı açar. Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], aynı vaziyette; duvara yaslanmış, istiğrak ve vecd içinde sapsarı, gözleri kapalı ve soluğu kesilmiş bir vaziyette bulunmaktadır. Şeyh Efendi hazretleri, Eşrefzâde'nin [kuddise sırruhû] yanına yaklaşıp kula­ğına,
       
      "Yâ Rûmi, Hû!" diye seslenir. "Huu!"
       
      İlkinde cevap gelmez. Birer kez daha, "Huu!" derler; yine ses gel­mez. Bir kez daha "Huu!" diye seslendiklerinde, Eşrefoğlu Rûmi haz­retleri [kuddise sırruhû],
       
      "Lebbeyk sultanım, bize kıydınız!" deyip kalkar.
       
      Eşrefoğlu hazretlerinin "kıydınız"dan muradı, istiğrak ve müşahede ikliminden ayrılıp hasret ve iftiraka getirilmesidir.
       
      Bu şekilde, kırk günlük çile tamamlanmış olur. Eşrefoğlu ilm-i bâtın yolunda kırk gün gibi kısa bir zamanda, oldukça çetin engelleri başa­rıyla aşmıştır. Bu durum karşısında Şeyh Hüseyin ona Kadirî tarikatı­nın temsilciliğini verir. Gideceği yerde, halkı kendi tarikatı adına irşada memur edilir. Buna alamet olarak eline tarikatın sembolleri olan, alem (Bayrak), çerağ (meşale), seccade, asa ve taç verilir. Hamevî hazretleri ona bu emanetleri verdikten sonra,
       
      "Rûmi! Bir memlekette iki padişah olmaz. Git seni vatanına vekil tayin ettim!" diyerek İznik'e gönderir.
       
      Rum diyarından şehr-i Hama'ya gelip şeyh tarafından sevgiyle kar­şılanan, hücreye sokulduktan kırk gün sonra kendisine icazet verilip Kadiriyye tarikatını gideceği yerde kurmaya ve halkı irşada memur edilen bu garip adamın ardından, yıllardır tekkede hizmet ettikleri hal­de henüz şeyhin himmetine mazhar olamayanlar birtakım dedikodular çıkarırlar.
       
      Bunları duyan Şeyh Efendi, adamlar gönderip Eşrefoğlu'nu [kuddise sırruhû] geri çağırtır. Yanlarında tarikatın diğer müridleri de olduğu halde, Eşrefoğlu'nun bazı kerametlerini birlikte temaşa ederler. Mehmed Veliyyüddin Bursevî'nin Menâkıb-ı Eşrefzade 'sindeki meşhur Hz. İsmail ve Zemzem menkıbesine benzeyen bu menkıbe şöyledir:
       
      Şeyh Efendi müridleriyle birlikte bir sahraya çıkar. Müridlerinden su ister. Müridleri su için her tarafı aradıkları halde su bulamazlar. Bunun üzerine Şeyh Efendi, misafir olmasına rağmen Eşrefoğlu hazretlerini su bulmak için görevlendirir. Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], su için Allah'a dua ve secde eder. Secdeden kalktıktan sonra secde mekânından su akmaya başlar. Eşrefzade hazretleri bu mübarek sudan bir tas alarak şeyhine ikram eder. Şeyh, diğer dervişlere hitaben:
       
      Su yoktur, demiştiniz, bakın Rûmi suyu buldu. Onlar da bakarlar ki yerden su fışkırıyor. Bu keramete şahit olan fukara, Rûmi'nin kemâl ve marifetini anlamış olur.
       
      Bundan başka, Hakk'ı teşbih ve temcid eden bir menekşenin zikrini duyduğuna dair başka bir menkıbeyi de aşağıdaki şekilde anlatmak­tadır:
       
      Başka bir rivayete göre bir bahar zamanı Şeyh Hüseyin hazretleri buyururlar ki: "Dervişler! Bize bir miktar menekşe toplayın!"
       
      Dervişler menekşe toplamaya gider. Eşrefzade hazretleri de onlarla gider. Her biri bir tarafa yayılır. Bir zaman sonra dervişler gelir. Deste deste menekşe getirirler. Eşrefzâde'nin ise elinde bir tane menekşe vardır. Hamavî Efendi hazretlerine takdim eder.
       
      Hamavî Efendi hazretleri buyurur ki: "Rûmi! Misafir olmandan olsa gerek, menekşelerin mekânını bulamamışsın gibi."
       
      Eşrefzade hazretleri, "Sultanım! Hangi menekşeyi koparmaya kastettiysem, 'Bi-hakk-ı Hudâ beni koparma, teşbihimden ayırma' diye seslendi. Nihayet zikrini tamamlamış bir menekşe buldum ve onu alıp huzurunuza geldim" der.
       
      İkinci defa veda edip yola çıkarken Eşrefoğlu'na [kuddise sırruhû] Şeyh Hüseyin Hamevî hazretleri şunları söyler:
       
      "Rûmî, cümle Rum erenlerinin nihayetine yetişip bize geldin; eğer seyr ü sülükte bizim nihayetimize yetişmek istersen, var yedi seneye kadar her gün yedişer siyah üzümle yetinip mücahede ve riyazet eyle!"
       
      Şeyh Hüseyin Hamavî hazretleri, Eşrefoğlu [kuddise sırruhû] ayrılırken arkasından ona hayran hayran bakar. Dervişleri neden bu şekilde nazar ettiklerini sorarlar.
      Şeyh Efendi şu cevabı verir:
       
      "Bir bahr-ı muhitmiş; neyim varsa çekip kendine aldı."
       
           İRŞAD GÜNLERİ
       
      Eşrefoğlu Rûmi [kuddise sırruhû], yine çileli bir yolculuktan sonra, Şeyh Hüseyin Hamevî'den [kuddise sırruhû] aldığı icazetnameyle Kadirîlik adına halkı irşada memur olarak İznik şehrine döner. Fakat halkı irşad etmek yerine, yine eski melâmî-meşrep yaşam tarzıyla, her şeyden elini eteğini çekip, sıkı bir riyazet içinde yaşamaya başlar. Hatta bu durumu yüzün­den, zaman zaman İznik halkının küçümseyici bakışlarıyla karşılaştığı bile olur. Fakat o, bunların hiçbirine aldırış etmez. İşte tam bu sıralarda Hama'dan kalkıp İznik'e gelen adı sanı belirsiz biri, Eşrefoğlu'nun [kud­dise sırruhû] büyüklüğünden, Şeyh Hüseyin hazretleriyle olan ilişkisinden, orada gösterdiği kerametlerden söz ederek, yavaş yavaş da olsa, onun üzerinde, İznik halkının hürmet ve dikkatlerini toplar.
       
      Halkın fazla alakasından bîzar olan Eşrefoğlu Rûmî [kuddise sırruhû], Tirşe dağları'na kaçıp orada yalnız dolaşmaya, halktan tam bir inziva içinde uzak kalmaya başlar. Bir gün yine, onun böyle yapayalnız, bir dağ başında, kararsız ve gayesiz, perişan bir halde dolaştığını gören bir yolcu yaklaşıp,
       
      "Sen kimsin?" diye sorar ve Eşrefoğlu hazretlerinden,
       
      "Bir kaçkın kulum!" cevabını alır.
       
      Kaçkın kelimesinden kaçak manasını anlayan yolcu sevinir, onu subaşıya teslim ettiği takdirde alacağı mükâfatı düşünerek zorla şehre indirir. Hakk'ın her cilvesinde büyük bir teslimiyet ve tevekkülle başını eğen Eşrefoğlu [kuddise sırruhû], bu adamın münasebetsiz hallerine karşı itiraz etmez.
       
      Fakir bir çiftçi olan adamcağız, Eşrefoğlu'nu evine kapattıktan son­ra, çiftini sürmeye gider ve dönüşünde alıp subaşının evine götürmeye karar verir. Evde çiftçinin annesi ile yalnız kalan Eşrefoğlu'na [kuddise sırruhû], kadıncağız hürmette kusur etmez, yemek yedirir, abdest alması için su getirir. Nihayet onun namaz kıldıktan sonra zikrettiğini duyunca, bu sesten kalbini bir haşyet ve heybet kaplar ve ona,
      "İznik'te bir derviş varmış; halk iptida tahkir edip sonra tazime baş­layınca kaybolmuş. Söyle Allah aşkına sen o derviş misin?" diye sorar.
       
      Hayatında hiç yalan söylemeyen Eşrefoğlu Rûmî [kuddise sırruhû], du­rumu gizleyemeyince kadın onun ayaklarına kapanıp, kendisine mürid olmak ister. Oğlu da eve dönünce hakikati öğrenir, kusurunun affe­dilmesini ister. Ana-oğul, Eşrefoğlu tarafından müridliğe kabul edile­rek, büyük ermişin ilk müridleri olurlar. İlk müridi olan bu köylü, şeyhi Eşrefoğlu'na, Pınarbaşı deresi civarında bir tekke inşa eder. Eşrefoğlu, bu tekkede, Kadirî tarikatı usullerine göre irşada başlar.
       
      Eşrefoğlu, tekkesini kurarak halkı irşada başladıktan sonra, önceki halinden çok daha değişik görünür, söylediği ilahilerle halkı irşada da­vet eder. Divanındaki şiirlerinin çoğunu halkı irşad için söylemiştir.
       
      Eşrefoğlu'nun zaman zaman inzivaya meyletmesine ve bilhassa sa­ray muhitinden daima uzak kalmayı tercih etmesine rağmen, bir tarikat müessesi olması itibariyle halkı irşadı, ömrünün son demlerine kadar devam etmiştir.
       
      Vefatına kadar, Pınarbaşı'ndaki, yukarıda bahsedilen çiftçi tarafın­dan yapılan tekkeden ayrılmayan ve burada yalnız irşad ile meşgul olan Eşrefoğlu, 874 (1469) yılında bir hac mevsiminde vefat etmiştir.
        
         ESERLERİ ve MÜZEKKİ'N NÜFÛS ÜZERİNE
       
      Eşrefoğlu, hayatının sonuna kadar, hem halka yol göstermeye de­vam eder, hem de düşüncelerini, kurduğu tarikatın temel esaslarını açık seçik ortaya koyan kitaplar kaleme alır.
       
      Eşrefoğlu'nun edebî şahsiyeti tasavvufî inançları doğrultusunda gelişip şekillenmiştir. Şiirlerinde daha çok Yunus Emre tesiri hâkim olmakla beraber kendine has söyleyişlerin bulunduğu manzumelerin sayısı da az değildir. Hece ve aruz veznini başarıyla kullanmış, lirik şiirler yanında didaktik manzumeler de yazmıştır. Şiirlerinde bilhassa tasavvufî remizlere büyük ölçüde yer vermiş, bu çerçevede yeni maz­munlar oluşturmuştur. Yer yer halk deyişlerine ve atasözlerine mal ol­muş ifadelerinin yanı sıra âyet meallerine de yer verdiği şiirleri tekke edebiyatının muhteva bakımından en samimi örnekleri arasında yer alır. Şiirlerin bazıları vahdet-i vücûd neşvesiyle yazılmıştır.
       
      Eşrefoğlu'nun fikrinin yayılmasına vasıta olan ilâhileri ve gazelle­rinden sonra ikinci mühim eseri de, Müzekki'n-Nüfûs'tur. Müzekki'n Nüfûs, Anadolu'da XIII. yüzyıldan beri gelişen tasavvuf cereyanının önemli eserlerinden biridir. Eşrefoğlu kitabın mukaddimesinde eserini halkı doğru yola sevketmek için bilhassa Türkçe olarak yazdığını be­lirtir. Eşrefoğlu Rûmi özellikle bu eseriyle, Orta Asya'dan gelip Anado­lu topraklarını yurt edinen Türkler'in tasavvufî ahlâkı benimsemesinde asırlar boyu önemli bir rol oynamıştır. Bu kitap, Eşrefî kültürünün temel kitabı niteliğindedir. Bu eserde genel olarak tasavvuf ahlakıyla ilgili gö­rüş ve yorumlar sade bir Türkçe ile ve yer yer menkıbelerle anlatılır. Çok sade bir Türkçe ile ve zengin halk kelimeleri ile yazılmış olan bu tasavvufî ahlâk kitabı, orta derecedeki fikir muhitinde büyük bir rol oy­namıştır. Tasavvufî ahlâkın halk muhitine inmesi hususunda en büyük vazifeyi şüphesiz ki Eşrefoğlu görmüştür. Bu eserin mevzuları umumi­yetle, büyük mutasavvıfların menkıbelerinden, sülûke, mürşide, halvet ve nefisle mücadeleye ait temsiller ve tasvirlerden ibarettir. Müzekki'n-Nüfûs tasavvufî muhitlerin dışında da itibar görmüştür. Muhammediyye ve Envârü'l-Âşıkîn gibi halka mal olmuş, toplumun din ve ahlâk anlayışına tesir eden başlıca eserlerdendir. Tarîkatnâme ise bu adla yazılan Türkçe eserlerin en eskisidir ve Eşrefiyye'nin âdap ve erkânının oluş­masında doğrudan etkili olmuştur.
       
      Diğer eserleri şunlardır:
       
      Tarîkatnâme, Delâilü'n-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Ma'zeretnâme (Hediyyetü'l-Fukarâ), Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcâtnâme, Esrârü't-Tâlibîn, Tâcnâme, Cinânül-Cenân.
        
      KAYNAKLAR:
       
      1-Bursalı Mehmed Veliyyüddin, Eşrefoğlu Rûmî: Hayatı ve Men­kıbeleri, Şiirleri. Haz. Abdullah Uçman - Önder Akıncı, İstanbul: Bedir Yayınevi, 1976.
       
      2-Mustafa Güneş, İznikli Eşrefoğlu Rûmî'nin Hayatı- Eserleri ve Dîvânı, İstanbul: Sahaflar Kitap Sarayı, 2006.
       
      3-Eşrefoğlu Divanı, (nşr. Âsâf Halet Çelebi), Ankara: Hece Yayınları, 2002.
      4-A. Necla Pekolçay - Abdullah Uçman, "Eşrefoğlu Rûmî", DİA, 11/480-482.
      5-Mustafa Kara, Osmanlı'nın Kandili Eşrefoğlu Rûmî, İstanbul: Bil­ge Yayın Habercilik ve Danışmanlık, 2006. ( semerkand yayınları müzekkin nüfus, Eşrefoğlu rumi müzekkin nüfus, müzekkin nüfus kitabı, Semerkant pazarlama, tasavvuf kitapları )
       
       
      İÇİNDEKİLER
       
      Mukaddime         
      MARİFETULLAH         
      İMAN   
      NEFS-İ LEVVÂME       
      NEFS-İ MÜLHİME        
      Cüneyd-i Bağdâdî'nin Hikâyesi    
      Müzekki'n-Nüfûs ve Yazılış Tarihi
      Kitabın Yazarının Münâcâtı            
      Hikâye  
      Hikâye  
      Yoksul Hallâc'ın Hikâyesi 
      BİRİNCİ BÖLÜM
      DÜNYA ve DÜNYA SEVGİSİ   
      Firavun'un Hikâyesi           
      Râbia Hatun'un Hikâyesi  
      Hikâye  
      CİMRİLİK ve CÖMERTLİK       
      Firavun'la Şeytanın Hikâyesi           
      İbrahim b. Edhem'in Hikâyesi         
      Hikâye  
      Hikâye  
      Hz. Âdem'in İlk Parayı Basmasının Hikâyesi
      Ebü'd-Derdâ'nın Hikâyesi 
       
      NEFS-İ EMMÂRENİN İLACI     
      Hikâye  
      ÖLÜMÜN TARİFİ    
      Hikâye          
      Hikâye          
      Hikâye          
      Hikâye          
      Hikâye          
      Hikâye          
      ÖLÜMÜN TARİFİ    
      KİŞİNİN ÖLÜMDEN SONRA BAŞINA GELENLER    
      Hikâye          
      Hikâye          
      Hikâye          
      Birçok Fakirin Peygamberlerle Arkadaş Olduğunun Hikâyesi...

      KABRE GİRMEDEN ÖNCE SORULAN SUALLER    
      Yalan ve Övgü, Kabir Sorgulamasında
      Yanlış Cevap Vermeye Sebep Olur       
      KIYAMET ÜÇ TÜRLÜDÜR          
      Büyük Kıyametle İlgili Bazı Haller
      Kıyamette Ümmet-i Muhammed'in On Bölük Olacağını Anlatır
      Hikâye          
      Kulun Bir Kere İhlâsla Lâ İlâle İllallah
      Demesiyle Günahlarının Bağışlanması 
      Günahları Ağır Gelenler    
      SIRAT
      CEHENNEM
      Cehennem Nerede?          
      CENNET      
      İÇKİ   
      Hikâye          
      Hak Teâlâ'nın Düşmanı Olanlar  
      ZERRE İMAN NEYE NEDİR?     
       
      BÜYÜK GÜNAHLAR         
      Livâta
      Hikâye          
      Livâta Üç Bölüktür  
      CENNET NİMETLERİ        
      Müelliften Beyitler  
      Hikâye          
      Kıta    
      DÜNYAYI SEVMEYE SEBEP OLANLAR         
      UZUN EMELİN SEBEBİ ÜÇTÜR
      TEVEKKÜL 
      Çuvallardaki Kumun Un Olması  
      Rızık Hikâyesi         
      Tevekküle Dair Sual ve Cevaplar
      Hikâye          
      Hikâye          
      Tevekkülün Öğrenilmesi   
      Baykuş'un Tevekkülü        
      Tevekküle İnanmayan Tüccarın Hikâyesi         
      Hikâye          
      Hikâye          
      SABIR          
      Sabır Üç Mertebedir           
      Müelliften Beyitler  
      Hikâye          
      Bir Müminin Çocuğunun Ölmesi 
      Eyyûb Peygamberin Sabrı
      Hastalıklara Sabır   
      Musibetlere Sabredenler  
      Maşita Hatun'un Hikâyesi 
      Firavun'un Hanımı Asiye'nin Hikâyesi   
      Gazaba Karşı Sabır
       
      Hikâye          
      Öfkeden Kurtulmanın Yolları       
      Hak için Olan Gazap          
       
      İKİNCİ BÖLÜM
      GÖNÜLLERİN TERBİYESİ          
      Nefs-i Emmâreye Muhalefet Ne Yolla Olur?     
      Nefs-i Emmârenin Kötü Sıfatları  
      Hikâye          
      Gönül Üç Kısımdır  
      İstikamet Mertebeleri         
      Zahir ve Bâtın Âlimlerinin Farklılıkları Hakkında Hikâye
      SÛFÎLER     
      SESLİ ZİKİR ve SESSİZ ZİKİR   
      AÇLIK NE DEMEKTİR?    
      VELİLİK ÜÇ KISIMDIR      
      Açlığın Faydaları     
      Fakir Müelliften Beyitler    
      DİLİN ÂFETLERİ
      Az Söylemenin Faydası, Çok Konuşmanın Zararı      
      Dil Belası      
      Şaka ve Maskaralık Yapmak       
      Evliyaullah Dört Kısımdır   
      Hikâye          
      Dört Şey Dört Şeyde Gizlenmiştir
      Dilin Belalarından Biri de Sır Saklamamaktır    
      Yalan Söylemek, Yalan Yere Yemin Etmek      
      Hikâye          
      Cennete Giremeyecek Sekiz Taife         
      Gıybet ve İftiranın Farkı     
       
      Orucu ve Abdesti Bozan Dört Şey          
      Gıybet Dört Türlüdür         
      Müelliften Beyitler  
      UYKU
      Az Uyumanın Faydaları, Çok Uyumanın Zararları
      Uykunun Çeşitleri  
      Hikâye          
      Acemi Taliplerin Uykusu   
      Taliplerin Uyandığında Yapması Gerekenler   
      Beyit  
      UZLET (Toplumdan Uzaklaşma) 
      Resûl-i Ekrem'in Hırkasını
      Veysel Karanî'ye Vasiyet Etmesi 
      Uzletin Çeşitleri      
      Uzletin Faydaları    
      İHLÂS ve RİYA       
      Hikâye          
      Halvetten Çıkmak   
      Hikâye          
      Beyit  
      ALLAH'I ZİKİR         
      Hallâc-ı Mansûr'un Sözü  
      Beşerî Sıfatların Yok Olmasının İşaretleri         
      Semâ Üç Çeşittir     
      Müelliften Beyitler  
      MÜRŞİD-İ KÂMİLİN ÖNEMİ         
      Hikâye          
      Beyit  
      Mürşide Teslimiyetin Beş Şartı    
      Hikâye          
      TÖVBE, TELKİN, VARİDAT, HALVET, ÇİLE   
      Hikâye          
      Hırka-i İrade ve Hırka-i Teberrük 
      Teberrük Hırkasının Faydası       
      Şeyhlerin Yol ve Meşrepleri         
      Hikâye          
      Hikâye          
      TESLİMİYET
      TECRİD        
      ÜÇ TÜRLÜ ŞEYH VARDIR         
      Hikâye          
      Hikâye          
      Şeyhin Hikâyesi     
      Sabit b. Kays Resulullah'ın Huzurunda
      İbrahim b. Edhem   
      İplik Hikâyesi
      GÜZEL AHLÂK       
      ŞEYHLERİN ADABI          
      Hikâye          
      Edebin Diğer Çeşitleri       
      ZİKİR ve TELKİN    
      Gönlün Mertebeleri
      Kalp ile Yapılan Zikir          
      HALVET       
      Mürşid-i Kâmilin Uzak Olması      
      Hikâye          
      Halvet ve Çile ile İlgili Soru ve Cevaplar
      Hz. Ali'ye Telkini Zikir        
      Resulullah'ın Çile Çıkarması        
      NASİHAT     
      SÖZLÜK      
      İNDEKS       
      EŞREFOĞLU RÛMİ HAZRETLERİ
       
       
       
      Semerkand yayınları eşrefoğlu rumi müzekkin nufus kitabı nı incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786054214358
      MarkaSemerkand Yayınları
      Stok DurumuVar
      9786054214358
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.