• Tüm Kategoriler
    • Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 


      VE KUVEYT TÜRK KREDİ KARTLARINA VADE FARKSIZ 4 TAKSİT BAŞLAMIŞTIR.


       

      Ruhul Beyan Kuran Meali ve Tefsiri, Cilt 18

      Ruhul Beyan Kuran Meali ve Tefsiri, Cilt 18
      Görsel 1
      Fiyat:
      75,00 TL
      İndirimli Fiyat (%34,7) :
      49,00 TL
      Kazancınız 26,00 TL
      49.00 www.goncakitap.com.tr
      12,25 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
             Stoktan Kargo 

      Kitap              Ruhul Beyan Tefsir 18. Cilt   
      Yazar             İsmail Hakkı Bursevi
      Tercüme        Heyet
      Yayınevi         Erkam Yayınları       
      Etiket Fiyatı    75 TL 
      Kağıt - Cilt      1.Hamur, Lüks bez cilt 
      Sayfa - Ebat   600 sayfa, 17x24 cm
      Yayın Yılı        2013 baskı

       

      Fussilet 1-54, Şura 1-53, Zuhruf 1-89, Duhan 1-59 ayetler tefsiri


      Tercüme Heyeti:  Prof. Dr. H. Kamil Yılmaz, Doç. Dr. Ömer Çelik, Dr. Süleyman Derin, Mehmet  Toprak, Murat Sülün
       
      Erkam Yayınları, İsmail Hakkı Bursevi tarafından yazılan Ruhul Beyan Tefsiri adlı tefsir seti ni incelemektesiniz.
      Ruhul Beyan Tefsir külliyatı hakkında yorumları oku yup tefsirin konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku !  O, insanı "alak" dan yarattı.Oku ! Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2


       
                    RUHUL BEYAN KURAN MEALİ VE TEFSİRİ
                          Ruhul beyan kuran meali ve tefsiri
                               Ruhul Beyan fi Tefsiril Kuran 

       
      Ruhul Beyan fi Tefsiri'l Kuran ; Yüce Kitabın özünü anlamak ve gereğini yaşamak için ilmek ilmek dokunmuş müstesna bir tefsir... Çünkü onu, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri Ulu Camii kürsüsünde verdiği vaazlarla oluşturdu. Onu, tefsirler içinde müstesna mevkie taşıyan husûsiyeti; satırlara yazılmadan evvel, kürsüden mü'min gönüllere arz edilmiş olmasındadır. Ki onda rivayet ve dirayet metodları; gönül sultanlarının ruhlara hayat bahşeden işari/tasavvufî yorumlarıyla zenginleştirildi. Ve Ruhul Beyan bu özelliğiyle sahasında temayüz etti. Tefsirler içinde her zaman hususi bir mevkii oldu. Aksiyonerliği ve riyazata önem veren kişiliğiyle gönülller mimarı nitelemesini hak eden İsmail Hakkı Bursevi'nin bu kıymetli eseri; 23 yıl gibi bir zamanda vucûda getirdi. Âyet-i kerimeleri ayetlerle ve hadîs-i şeriflerle açıkladı. Allah dostlarının ibretli menâkıbıyla ve şiirlerle süsledi. Okuyup tetkik ettiği rivayet tefsirlerinden bir kuyumcu titizliğiyle tercihlerde bulundu. O sureyi, o ayeti Muhammed Ümmeti layıkınca anlasın, gereğince amel etmenin sevdası içine doğsun diye gayret etti. Kur'ân-ı Kerim'e severek sahiplenmenin yolunu adım adım işledi. Eserleri asırlarca okunan söz ustalarının dirayet metodunda ortaya koyduklarını inceledi. Bütün bunları Mü'min gönülleri ihya edecek evliya menakıbıyla besledi. Şiirin doyumsuz akışında gizli özün özü kelimelerle tezyin etti. Ve böylece sahasında yektâ olan Rûhu'l-Beyan'ı inşa etti. Hazretin Arapça olarak kaleme aldığı bu nadide eseri bu güne kadar ancak alimlerimiz okuyup anlayabiliyordu. Onu okuyup gönlünü manevi dirilişlere açmak isteyen gönül erbabı, Ruhu'l Beyan'ın diriltici soluğu ile buluşmaktan mahrumdu. Her seviyeden, her meslekten insanımız onu okumalı, açıp evinde bir bölümünü oku tmalıydı oysa. Maddî olanın etrafımızı çepeçevre kuşattığı bu günde en çok da buna ihtiyacı vardı. Erkam Yayınları bu inançla bir ekip çalışması başlattı.
       
      En başta Yüce Kitabımız'a sonra Hazret'in 23 yılda ikmal ettiği emeğine layık bir metin ortaya koymaya azami gayret etti. Bunun için maddî-manevî hiç bir fedakarlıktan kaçınmadı. İnsanımız, Yüce Kitabın ayetlerini kolayca anlayabilsin istedik çünkü. Ruhlara gıda, gönüllere şifa olacak bu kıymetli tefsiri eksiksiz olarak dilimize aktardık. Çalışmamız esnasında genel okurun ilgisini çekmeyecek (harekeleme ve ibareye dair) teknik ayrıntıları ana metinde verilmedi. Hadis-i şeriflerin tahriçleri yapıldı. Farsça şiirler tercüme edildi. Okuyucuya kolaylık olsun diye konu birliği olan ayetlere başlıklar verildi. Üslûpta sade ve fakat Ruhul Beyan 'ın heybetini yansıtan sade bir anlatım tercih edildi. Bütün bunların sonunda mizanpajınının rahatlığı da eklenince severek okuyacağınız ve herkesin kolayca anlayıp istifade edebileceği bir kitap meydana geldi. Bu kitabın adı; Ruhul-Beyan fi Tefsiril Kur'an. Muhterem müellifi, İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri gibi bir gönül mimarı. Erkam Yayınları bu kıymetli tefsiri istifadelerinize sunmakla bahtiyardır.

       
                 SUNUŞ
       
      Ruhul Beyan, tasavvufi tefsir olarak haklı bir şöhrete sahiptir. Gerçi Ruhul-Beyan sâdece tasavvufî bir tefsir değildir. Nitekim Rûhu'l-Beyan'da tefsir geleneğinin rivayet ve dirayet usulleriyle, işaret denilen tasavvufî metodun üçü de vardır.
      Bilindiği gibi rivayet tefsiri; Kur'an'ın âyet, hadis ve sahabe rivâyetleriyle yapılan nakle dayalı yorumlardır. Dirayet tefsiri; Kur'an'ın dil incelikleri, ilmî mahsûl ve aklî yorumlarla yapılan açıklamalarıdır. İşari tefsir ise; gönül sultanlarının ruhî, kalbî ve gönül zenginlikleriyle Kur'an'ın zahirî, lâfzî mânâsına uygun olarak ortaya koydukları bâtınî mânâlar, ilhamlar, keşfî bilgiler ve tasavvufi-işârî yorumlardır.
       
       İşârî ya da tasavvufî denilen bu tefsir tarzı Kur'an'daki: "Allah'tan korkun, takva üzre olun ki Allah size öğret­sin." (el-Bakara, 2/282) âyeti ile "Eğer takva üzere olur­sanız Allah size furkan; iyi ile kötüyü ayırt edecek bir nur verir." (el-Enfal, 8/129) âyetinde işaret edilen manevî, kalbî fetihlerin ifade ettiği mânâya uygun olarak gelişmiştir. İlk devirlerde sadece bazı âyetlerin yorumlarından iba­ret olan bu tefsirler zaman içinde bütün Kur'an'ı kapsaya­cak şekilde gelişmiştir. Bu mânâda en eski tasavvufi tefsir Ebu  Abdurrahman  Sülemî (ö. 4l2/l021)'nin  Hakâiku't - tefsir'i ile Kuşeyrî (ö.465/1072)'nin Letâifu'î-işârât'ıdır. Bu vâdîde yapılan araştırmalar, sayıları yüzlere ulaşan tefsirin varlığından bahsetmektedir. Doğrusu bu alan zengin bir kültür mirası olarak kütüphanelerimizde önemli bir yer tut­maktadır. (bk. Süleyman ATEŞ, Tasavvufi Tefsir Okulu, Ankara 1974)
       
      Osmanlı döneminde de tasavvuf ve tasavvufî tefsir büyük ilgiye mazhar olmuş bu vâdîde pek çok eserler kale­me alınmıştır. Başlangıçtan itibaren Osmanlı padişahlarının tasavvufa sıcak yaklaşımı, devleti kuran iradenin içinde tasavvufî disiplinin tesiri, Osmanlı'yı batılı tarih yazarlarına "Derviş Devlet" dedirtecek boyutlara ulaştırmıştır. Devlet ricalinin; padişah ve paşaların, ilmiye sınıfının, esnaf ve halk kesimi ile askeriyenin bir tasavvufî ekole yakınlık duyup bağlanması bunun en ciddi örneğidir. Nitekim Osmanlı'da ilmiyenin temsilcisi olan medresenin ilk kuru­cusu Dâvûdî Kayserî, İbn Arabî ekolüne bağlı bir sûfîdir. İlk Osmanlı Şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenârî bir tari­kata bağlı olmanın yanı sıra, İbn Arabî'nin talebesi Konevî'nin eserlerine şerh yazmıştır. Askeriyenin temel ocağı sayılan Yeniçerilik Hacı Bektaşi Velî ve Bektaşiliğe bağlıdır. Esnaf ve halk kesimi de meslek guruplarına göre Ahî zaviyelerine bağlı bulunmaktaydı. Ruhul beyan kuran meali ve tefsiri
       
      Osmanlı Şeyhülislâmlarından Kemal Paşazade tara­fından eserleri incelenip hakkında "ibrânâme" niteliğinde bir rapor verilen İbn Arabî özellikle bu dönemden sonra Osmanlı kültür ve edebiyatının bir parçası haline gelmiş tir. Rûhul-Beyan müellifi Bursalı İsmail Hakkı da XVIII. yüzyılda yaşayan ve İbn Arabî mektebinin sâdık bir tem­silcisidir. Eserini 23 yıl süre içinde önce cemaate vaaz ve takrîrî bir ders olarak sunmak suretiyle kaleme almıştır. İçinde rivayet ve dirayet tefsirine dair açıklamalardan başka işârî tefsirin  önemli sîmâlarından nakiller,  kendi yorumları ve Sa'dî'den Mevlânâ'dan, Hâfız'dan çokça farsça şiirler ve tasavvufi menkıbeler vardır. TEFSİR bu özel­likleri itibariyle geçmiş kültürümüzün kıymetli bir hazinesi niteliğindedir.

      Ruhul Beyan müellifi Bursalı ismail Hakkı Hazretleri eserini Arapça kaleme almıştır. On ciltlik bu muhteşem kitap tan bugüne kadar ancak Arapça bilen kimseler yararla­nabilmekteydi. Genel kültür mahiyetindeki farklı yorum ve değerlendirmeleri ile olayların perde arkasındaki hikmet ve incelikleri anlamak isteyen tasavvuf muhibbi Türk okuyucu­ları bu imkandan mahrumdu.

      Erkam Yayınları tarafından hazırlatılıp sunulan eliniz­deki bu eser; Ruhu'l-Beyan'ın on ciltlik İstanbul baskısından yapılan tercümedir. Her cildin başında gösterilen işin uzma­nı, ilâhiyatçı akademisyenler tarafından yapılan tercüme D.İ.B. Haseki Eğitim Müdürü Sayın Dr. Hüseyin Kayapınar tarafından tercüme kontrolü yapılmış ve tarafımızdan redak­siyondan geçirilerek tercümeden çok telif rahatlığına kavuşturulmaya çalışılmıştır.

      Eserde geçen Farsça şiirler İbrahim Halil b. Muhammed Ali tarafından yapılan üç ciltlik tercümeden istifade ile Türkçeleştirilmiştir. Hadislerin tahrici Ruhu'l-Beyan hadisle­ri üzerine doktora yapan Sn. Dr. Seyid Avcı tarafından yapılmış olup dipnotlarda gösterilmiştir.
       
      Tercüme sırasında özellikle gramer bilgileri içeren açık­lamalar okuyucuyu yoracağı ve Arapça bilmeyen okuyucuya bir şey sağlamayacağı düşüncesi ile tercüme metnine alın­mamıştır.

      Yayınevimizin ana hedefi XVIII. Yüzyılın kültürünü, dünya görüşünü ve tasavvuf anlayışını yansıtan bu eseri oku­yucularımıza olduğu gibi aktarmaktır. Ancak bununla birlikte
       
      Abdullah Sert, Mustafa Eriş ve Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz'dan oluşan redaksiyon heyeti ilmî gelişmeler açısın­dan izahı zor tabiî ilimlere ait bir takım bilgileri çıkarmayı uygun görmüştür.

      Yayınevimiz Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri gibi bir gönül sultanının büyük bir emek mahsûlü olarak kaleme aldığı değerli kitabıyayınlamakla Kur'an'ın daha iyi anlaşıl­masına katkıda bulunduğu inancındadır. ( ruhul beyan tefsir 18. cilt erkam yayınları ruhul beyan tefsir, ruhul beyan al oku, tam tercüme tefsir, ruhul beyan tercümesi, cilt 18, on sekizinci cilt ruhul beyan tefsiri fiyat )
      Basarı ve feyiz kaynağı Allah Teâladır.
       
      Erkam Yayınları
       

                     MÜELLİFİN MUKADDİMESİ
       
      Rahmân ve Rahîm olan ALLAH ın adıyla.

      Hamd, Allâh'a mahsustur ki zâti kemâli hakikatlerinin nüshasından âlemlerin, alâmet ve işaretlerin nakışlarını izhâr etti. Zâti cem "nün" undan harflerin, kelimelerin ve kelâmın türlerini çıkardı. Cem ve tenzih makamından,eğriliği olmayan Arapça bir Kur'an indirdi. Onu, her zaman bur­hanları ve delilleri parlayan ebedî bir mucize kıldı.
       
      Salât ve selâm, ilim, ayn ve yakînde yüce makamın kapısını açan Efendimiz Muhammed'e olsun ki, Adem daha su ile balçık arasında iken O peygam­berdi. önün Kuran ahlakıyla ahlâklanan ailesine, ashabına ve âhir zamana kadar ihsan üzere / güzelce onlara tâbi olanlara da selam olsun.
       
      Fakîr kul, kurban olarak adanan (İsmail (a.s.))'ın adaşı, nasîhatçi, muhacir, Şeyh İsmâil Hakkı  -Allah kendisini sabahların, akşamların ve gündüzlerin fitnelerinden saklasın- der ki:
      Vaktinin sultânı, zamanının ender bulunanı, ilim ve irşânıyla halk üzerin­de Allah'ın hücceti, ilâhî inayet ve tevfîk nurlarının ufku, kesin olarak hilâfet sırlarının vârisi, ikinci bin yılın ikinci onluğunun (XII. hicrî asrın) başında tecdid sırrına sahip olduğu kabul edilen, rabbani ilhamın madeni, seyyidlerin yolundan giden, asil ve soylu Şeyh, (Hz. Osman) ibn Affân'ın adaşı, İstanbul'da ikamet eden, imam ve allâme olan Şeyhim, büyük âlim ve çok anlayışlı üstadım -Allah ona imdad eylesin, bize de gizlide ve aşikarda onunla imdad buyursun-, (hicrî) ikinci bin yılın birinci onluğunun onuncu onda birinin altıncı onda birinde (h. 1096/m. 1685) benim, velîlerin kalesi (burcu'l-evliya) olan Bursa şehrine -Allah kötülüklerden ve sıkıntılardan muhafaza eylesin- göçmeme işaret ettiler. Oraya yerleşince, meşhur nurlu ma'bed Câmi-i Kebîr (Ulucâmide vaaz ve öğütten uzak duramadım.

      Bazı Rumeli (balkanlar) beldelerinde ikamet ettiğim zaman yazdığım, tef­sir sayfalarından ve muhtelif ilimlerden derlenmiş, Kur'an sûrelerinden Âl-i  imran'dan daha sonrasına kadar ulaşan bazı notlarım vardı. (fakat onlarda söz çok uzadığı için darmadağınık vaziyetteydi. Bir kısmını batı rüz­garı, bir kısmını da sabâ rüzgarı bir tarafa atmıştı
       
      İstedim ki uzun nakilleri kısaltayım. Lafızların, harflerin ve noktaların sahasına dağılan evrakı toparlayın özetleyeyim. Onlara bir nebze de gönlüme doğan ma'rifetlerden ilâve edeyim, nazmettiğim latifelerin gerdanlığına onla­rı da dizeyim.
       
      Her ne kadar sermâyem az ve güçsüz olsam da -eğer yüce (Allah bu büyük arzumu yerine getirecek kadar bana mühlet tanırsa- geri kalan sûreleri Nazm-ı Kerîm'in sonuna kadar maharetle serdedip aktarayım. Haftalarca ve aylarca kaleme aldığım, satırların kıvrımlarına yazarak döktüğüm bilgi­leri insanların istifâdesi için temize çekeyim. Böyle yapayım ki malın ve oğulların fayda etmediği âhiret günü için hazırlık olsun. "Sâd" ve "Nûn'dan başkasının fayda vermediği zaman bana şefaatçi olsun.
       
      Allah Teala'dan bunu sâlih amellerden ve hâlis eserlerden, ömürlerin sonu­na kadar bakî kalacak iyiliklerden kılmasını niyaz ederim. Çünkü O, bir kul için hayır murâd ederse, insanlar içinde onun amelini güzelleştirir. Başa göre göz mesabesinde olan hayırlı işlere ehil kılar. O, Feyyâz'dır, ihsanı bol­dur.

       
      İSMAİL HAKKI BURSEVÎ HAZRETLERİNİN  HAYATI VE ESERLERİ

       
                HAYATI
       
      Elinizde bulunan Ruhu'l-Beyan adlı tefsirin müellifi ismail Hakkı Bursevi Hazretleri, Tamâmü'l-Feyz ve Kitâbü's-Silsileti'l-Celvetiyye isimli eserleri başta olmak üzere diğer bâzı eserlerinde kendisi ile ilgili ayrıntılı bil­giler verir. Varidat türü eserleri de, hayatı ile ilgili detaylı bilgiler edinmemi­ze yardımcı olmaktadır. Bu bakımdan İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri'nin hayatı ile ilgili en önemli ve sahîh kaynağın yine kendi eserleri olduğu söy­lenebilir. Onun hayatı hakkında yapılan çalışmalar da esas itibarıyla bu bil­gilere dayanır. Ancak oldukça hareketli bir hayat geçirdiğinden kendisi ile ilgili yapılan bâzı çalışmalarda ihtiyatla karşılanması gereken bâzı bilgilere de rastlamak mümkündür.
      ismail Hakkı Bursevi Hazretleri, 1063'te Zülkâde ayı başlarında (Eylül 1653) bir Pazar günü şimdi Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Aydos'ta doğdu.1 Mahlası olan "Hakki", zamanla ismiyle bütünleşmiştir. Uzun süre Bursa'da yaşadığı için "Burûsevî", bir müddet Üsküdar'da ikâmet ettiği için "Üsküdârî", Celvetiyye tarîkatına mensûb olduğu için "Celvetî" nisbelerini kullanmış, özellikle "Burûsevî" nisbesiyle meşhur olmuştur. Zamanla "Burûse"den "û" sesinin düşmesiyle Bursevî şeklinde kullanılır olmuştur.
      1- Hayâtü'l-Bâl, vr. 106b; Kitâbü's-Silsile, vr. 80b, 85b; Tamâmü'l-Feyz'de sadece doğum yerini belirtir (Tamâmü'1-Feyz-I, 146; Tamâmü'l-Feyz-II, 78, 79). Hüseyin Vassâf, İsmâîl Hakkı'nın Pazartesi günü doğduğunu söyler (Sefine, III, 37; Kemâlnâme-i Hakki, 5) ki yan­lıştır.

       O, baba tarafından şeceresini "Şâh Hüdabende oğlu Bayram Çavuş oğlu Mustafa oğlu Şeyh İsmâîl Hakkı" şeklinde, anne tarafından şeceresini ise "Şeyh Dâvud Efendi oğlu Mehmed Efendi oğlu Abdurrahman Efendi oğlu Kadı Ahmed Efendi kızı Kerîme oğlu Şeyh İsmâîl Hakkı" olarak verir.2 Babası Mustafa Efendi, İstanbul'un Aksaray mahallesinde doğup büyümüş tür. İsmâîl Hakkı'nın doğumundan bir yıl önce, bu mahallede meydana gelen büyük yangında evi ve bütün eşyası yandığı için Aydos'a göçmüştür (1062/1652). Mustafa Efendi, seyyidlerden olduğu halde adı geçen yangında şecereleri de yandığından daha sonra kendisi ve çocukları yeşil sarık yerine beyaz sarık sarmışlardır.4 Daha önce İstanbul'da tasavvufî çevrelerle irtibatı olduğu anlaşılan Mustafa Efendi orada da bu ilgisini sürdürerek Zâkirzâde Abdullah Efendi (Ö.1068/1657)'nin halîfesi sıfatıyla o zaman Aydos'ta bulu­nan Celvetî şeyhi Osman Fazlî Efendi (ö. 1102/1691) ile sıkı bir yakınlık ve ülfet kurmuştu. İsmâîl Hakkı daha üç yaşındayken babası onu Osman Fazlî Efendi'nin huzuruna götürür, şeyh de onunla latîfeleşirdi. Bu sebebledir ki ileride kendisinin şeyhi de olacak olan bu zât zaman zaman kendisine: "Sen bizim üç yaşından beri mürîdimizsin" diye iltifatlarda bulunacaktır.5
       
      İsmâîl Hakkı, yedi yaşında annesini kaybetti ve ona büyükannesi bak­maya başladı. Annesinden mîrâs kalan 12.000 dirhem ile daha sonraki tah­sil hayatında geçimini sağlamış, bir kısmıyla da kitap almıştır.6
      Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenen İsmâîl Hakkı, on bir yaşına kadar sarf ve nahiv gibi bâzı âlet ilimleriyle ilgili kitaplar okudu ve hat ile meşgul oldu. Bu dönemdeki hocası ise Osman Fazlî Efendi'nin Aydos'tan ayrıldıktan sonra yerine gönderdiği halîfesi Şeyh Ahmed Efendi'dir.7
       
      İsmâîl Hakkı, Aydos'a uğrayan Osman Fazlî Efendi'nin ilk halîfesi ve akrabalarından Edirne halîfesi Şeyh Seyyid Abdülbâkî Efendi (ö.H01/1690)'nin kendisini okutmak için ailesinden istemesi üzerine onunla birlikte on bir yaşında Edirne'ye gitti (1074/1664). Edirne'de kaldı­ğı yaklaşık yedi yıl boyunca kendisinden ve Osman Fazlî Efendi'nin başka halîfelerinden çeşitli ilimlerle ilgili dersler aldı ve hüsn-i hat ile meşgul oldu.


      2-Mecmûa-i Hakkı, BEEK, Genel, nr. 41, vr. 55a; Kenz-i Mahfî, 75
      3-Kitâbü's-Silsile, vr. 80a-b
      4-Tamâmü'l-Feyz-II, 79. O dönemde seyyidler yeşil sarık sararlardı. Bk. Tamâmü'l-Feyz-I, 89; Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 266a-b
      5-Tamâmü'l-Feyz-Il, 79; Kitâbü's-Silsile, vr. 80b
      6-Tamâmü'l-Feyz-II, 79-80
      7-Tamâmü'l-Feyz-Il, 79

       
      İsmâîl Hakkı'nın burada aldığı dersler medrese eğitimini aratmayacak seviyededir.8
       
      Abdülbâkî Efendi, yanında eğitimini tamamlayan İsmâîl Hakkı'yı bir mektupla İstanbul'a Osman Fazlî Efendi'ye gönderdi. İsmâîl Hakkı, 11 Rebîulevvel 1083 Pazartesi günü (Temmuz 1672) Osman Fazlî Efendi'nin Fâtih Atpazarı'ndaki tekkesine vardı.9 Osman Fazlî Efendi ona bâzı soru­lar sorduktan sonra bey'at verip evrâd tâyin etmiş ve savm-ı dâim tavsi­ye etmiştir.10 Osman Fazlî Efendi, kendisine bağlı tekkelerde mürîdlerin manevî terbiyesinin yanı sıra zahirî ilimlerle ilgili eğitimleriyle de meşgul olurdu.11 İsmâîl Hakkı da şeyhinden fenn-i âdâb, kelâm ve iki defa ferâiz ilmini okudu. Belagatla ilgili el-Mutavvel isimli esere şerh hazırladığı sırada el-Mutavvel'i, daha sonra fıkıh usûlü ile ilgili et-Tenkîh isimli eseri okudu. Dergâh dışında İstanbul'un ileri gelen diğer hocalarından da istifâde etmeye çalışarak Kurrâ Mehmed Efendi'den tecvîd okudu. Diğer bâzı hocalardan Farsça dersleri aldı, bir çok meşhur şâirin Farsça dîvanlarını, diğer bâzı manzum ve mensur eserleri mütâlâa etti. Meşhur hattat Hafız Osman'dan (ö. 1110/1690) hüsn-i hat dersleri aldı. Ancak diğer derslerinin yoğunluğu sebebiyle hüsn-i hattan icazet alabilecek seviyeye gelemedi.12
       
      İsmail Hakkı, zahirî ilimlerle ilgili eğitimini tamamladıktan sonra şeyhi­nin işaretiyle Zeyrek Câmii'nde doksan günlük bir halvete girmiştir. Halveti tamamladıktan sonra dervişlerin yemeklerini pişirmek, zaviyeyi süpürmek, yemekten sonra kapları yıkamak ve sofrayı temizlemek gibi hizmetlerde bulunmuştur. Daha sonra ise Osman Fazlî Efendi ona kendi yerine va'z etmesini emretmiştir.13 Küçük yaşlardan îtibâren kendisini ilme vermiş olan İsmâîl Hakkı'nın özellikle Edirne'deki tahsilinde zahirî ilimler ağırlıktadır. İstanbul'da ise önceleri zahirî ve bâtınî terbiyenin birlikte gittiği son zaman­larında ise manevî eğitiminin ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır. Onun istîdâd ve kabiliyetini keşfeden Osman Fazlî Efendi, ilmini ve maneviyâtını kemâle erdirmek için İstanbul'da üç yıl eğitimiyle meşgul olmuş ve henüz yirmi üç yaşındayken Üsküp'e halîfe olarak göndermiştir.
       
      8-Bk. Tamâmü'i-Feyz-II, 79-80
      9-Vesîletü'I-Merâm, Halet Efendi, nr. 243, vr. 10b; Hüseyin Vassâf, İsmâîl Hakkı'nın İstanbul'a 1085 yılında yirmi iki yaşında olduğu halde geldiğini söyler (Sefine, III, 37; Kemâlnâme-i Hakkı, 5-6) ki yanlıştır.
      10-Tamâmü'l-Feyz-II, 80; Kitâbü's-Silsile, vr. 80b
      11-Bk. Tamâmü'ı-Feyz-I, 182-183
      12-Tamâmü'l-Feyz-II, 80-81; Müstakîmzâde, Tuhfe-i Hattatın, İstanbul 1928, 126-127.
      13-Tamâmü'l-Feyz-II, 83-86
       
      Beraberindeki üç dervişle 1 Rebîulâhir 1086 (Haziran 1675) Cumartesi günü Üsküp (Skopje)'e ulaşan İsmâîl Hakkı muhtelif camilerde va'z ve nasîhatta bulunmuş, kendisini dinleyen cemâatin sayısı günden güne çoğal­mış, şeyhinin tavsiyesine uygun olarak çeşitli ilimlerden dersler de vermiştir. Orada bulunan harab bir zaviye îmâr edilerek İsmâîl Hakkı'ya teslîm edil­miş, bir müddet burada faaliyet gösterdikten sonra varlıklı bir hanımın inşâ ettirdiği yeni bir zaviyeye geçmiştir. Etraftaki kasabalarda inşâ edilen başka zaviyelere de davet edilmesine rağmen şeyhinin tayiniyle geldiği Üsküp'ten ayrılmaya razı olmamıştır. Yirmi dört yaşında iken (1087/1676) Şeyh Mustafa Uşşâkî (1090/1679)'nin kızı ile evlenmiştir.14
       
      İsmâîl Hakkı, Üsküp'te kusurlu davranışlarını gördüğü müftü, bâzı kadı, imam ve hatib, hattâ şeyh görünümündeki pek çok kimseyi karşısına almış, onlarla mücâdele etmiş ve va'zlarında sert bir üslûbla eleştirmiştir. Kendisinin belirttiğine göre altı yıl süren bu çekişmede mücâdelesinin sebebi karşısındakilerin Kitab ve Sünnete muhalefetleriydi. Onlar ise yap­mayı îtiyâd edindikleri bâzı davranışlarına İsmâîl Hakkı'nın muhalefetinden rahatsızdılar. O, mahlasının da gereği olarak hak bildiğini söylemekten çekinmemiştir. Ancak hakşinâslığı çevresindeki dost halkasının sayısını bile etkilemiştir. Kendisini ölümle tehdîde kadar işi ileri götürmüşler, hatta bir talebesini te'dîb etmesini bahane ederek onu mahkemeye vermişler, bunun­la da yetinmeyerek hâdiseyi İstanbul'a kadar taşımışlardır. Bir taraftan İsmail Hakkı, bir taraftan hasımları, şeyhülislâm Şeyhzâde Ali Efendi ile sadrazam Kara Mustafa Paşa ve kazasker Beyazîzâde Ahmed Efendi ile görüşmüşler, sonunda yine iki taraf aralarının bulunması için Osman Fazlî Efendi'ye gönderilmişlerdir. Bu mücâdeleler sırasında kendisine mektuplar göndere­rek nasîhat ve tavsiyeleriyle yol göstermeye çalışan şeyhinin gayretleriyle, araları bulunup husûmet ortadan kalkmış gibi görünse de bu işin sonunun gelmeyeceği kanaatiyle İsmâîl Hakkı'yı Üsküp'ten Köprülü'ye (Titov Veles) tâyin etmiştir.15
       
      Köprülü'de on dört ay kalan İsmâîl Hakkı Hazretleri bu sürede Üsküp'ten ayrılmak kendilerine çok ağır gelen ailesinin sıkıntısını çekti. Orada aylarca kendini riyâzata verdiğini, ısrarlarına rağmen halkın ziyafetlerinden uzak


      14-Tamâmü'l-Feyz-II, 87-88
      15-Konunun tafsilâtı için bk. Tamâmü'l Feyz-II, 88-93; Tuhfe-i Recebiyye, vr. 34b. Şeyhinin İsmâîl Hakkı'ya gönderdiği mektupla irşadın güzel örneklerinden olan bu mektuplar için bk. Mecmûa-i Hakkı, Atıf Efendi Ktp, nr. 1496; Mektûbât-ı Osman Celvetî li-tilmîzihî Şeyh İsmâîl Hakkı, Süleymâniye Ktp., Tâhir Ağa, nr. 608.
       
      durduğunu, geceleri sabaha kadar evinin avlusunda elinde tesbih Allah'ı zikrettiğini, yer ve gökteki Allah'ın âyetlerini müşahedeye daldığını anlatır. Yine Köprülü'deyken Köprülü, İştib (âtip), Usturumca (Strumica), Karatova (Kratovo) ve etrafta bulunan kasabaların halkı İsmâîl Hakkı'nın müftü olması için şeyhine müracaat etmişler, fakat Osman Fazlî Efendi "Müftü takva ehli olur, fakat takva ehli müftü olmaz", "Şeyhler müftü olmazlar" diyerek bu talebi kabul etmemiştir.16
       
      Usturumca (Strumica) halkı, şeyhinden İsmâîl Hakkı'yi kendi kasabala­rına göndermesini talep etmişler, o da şeyhinin muvafakatiyle Köprülü'den Usturumca'ya göçmüştür. Burada halkın teveccühüne mazhar olmuş, va'z, irşâd ve tedrîs faaliyetlerine devam etmiştir. Köprülü'de yarıya yakınını hazırladığı Lütfullah en-Nesefî'nin el-Fıkhü'l-Keydânî adlı eserinin şerhini burada tamamlamıştır.17
       
      O, Usturumca'da ikâmetinin otuzuncu ayında (1095/1684 sonları) IV. Mehmed (Avcı)'in talebi ile sarayda va'z ve nasîhatlarda bulunmak üzere Edirne'ye gelen şeyhi tarafından çağırıldı. Edirne'ye vardıktan bir müddet sonra Bursa halîfesi Amasyalı Şeyh Sun'ullah Efendi (ö. 1095/1684)'nin vefat haberi ulaşınca şeyhi onu Bursa'ya halîfe olarak gönderme arzusunu izhâr etti. O da, şeyhinin teklifini kabul etmekle birlikte Üsküp'ten başka bir yere gitmek istemeyen hanımıyla bu hususta istişare etmek ve onu ikna etmek için Usturumca'ya döndü. Hanımını ikna edemeyen İsmâîl Hakkı, bir mektupla durumu şeyhine bildirmiş, bir müddet sonra yine şeyhinden Bursa'ya gitmesine dâir bir mektup ulaşınca (Safer ayı sonları 1096/Ocak 1685) hanımını kendisiyle gelmek ya da kendisinden ayrılmak hususunda serbest bırakmış, arada iki çocuk varken ayrılmayı göze alamayan hanımı da Bursa'ya gitmeye razı olmuştur.18
       
      Mevsim kış olduğu için ailesini Usturumca'da bırakan İsmâîl Hakkı tek­rar Edirne'ye giderek üç ay kadar şeyhinin husûsî ve umûmî sohbetlerinde bulundu ve kendisinden Fusûsu'l-Hikem okudu. Pazartesi ve Cuma gece­leri va'z etmek üzere saraya giden şeyhi ile birlikte zaman zaman saraya da gitti.
       
      16.Bk. Tamâmü'l-Feyz-H, 93-97; ayrıca bk. Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 240b; Kitâbü'n-Netîce, I, 235; Kitâbü's-Silsiie, 44b-45a
      17.Tamâmü'l-Feyz-îl, 93-94
      18.Tafsilât için bk. Tamâmü'l-Feyz-II, 95-100
      19.Bkz. Tamâmü'l-Feyz-II, 110-132. İsmâîl Hakkı'nın Edirne'de şeyhiyle birlikte saraya gidişi, sarayı ve şeyhinin saraydaki va'zlarını tasviri için bk. Tamâmü'l-FeyzT, 219-220.
       
      Bahar gelip havalar ısınınca İsmail Hakkı Hazretleri, ailesini de Edirne'ye getirterek20 Tekirdağ'dan gemiyle Mudanya'ya, oradan da 8 Cemâziyelâhir 1096 (Mayıs 1685) Cumartesi günü Bursa'ya geldi.21 Bursa'ya geldiği ilk zamanlarda kalacak yer, ailesinden ve müridlerden geçimleri kendi üze­rinde olan toplam dokuz kişinin maîşetini temîn hususunda sıkıntı çekti. Çocuklarının geçimi için ev eşyasını, bâzı kitaplarını, hattâ elindeki tesbîhini bile satmak zorunda kaldı. Bu sıkıntının iki yıl süreceğine dâir gördüğü bir rüya üzerine riyâzat ve mücâhedesini artırdı. Yerin altında karanlık bir hücre­de kendini zikir ve ibâdete verdi. Günde bir parça kuru ekmekle iftar ediyor, haftada bir kere de bir miktar su içiyordu.22
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, Bursa'ya yerleştikten sonra şeyhinin tavsiye­sine uygun olarak bir süre zahirî ilimlerden ders vermeyi bırakarak va'z ve nasîhata devam etti. Câmi-i Kebîr (Ulucâmi)'deki va'zları tekerrür edince kendisine Kur'ân'ın başından başlayarak va'z etmesi işaret edilmiş, bunun üzerine Şaban 1096 (Temmuz 1685)'da Kur'ân-ı Kerîm'i baştan başlaya­rak va'zlarında tefsîr etmeye başlamıştır. Bir taraftan da va'zda nakletti­ği âyetlerin tefsîrini yazıya geçirmiş ve bu şekilde telîf etmeye başladığı tefsîrine " Ruhu'l-Beyan fi tefsiri'l-Kur'an" ismini vermiştir.23
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, Bursa'ya halîfe tâyin edildikten sonra beş defa İstanbul'a şeyhini ziyarete gitti. Bunlardan birincisi Bursa'ya gel­dikten bir buçuk yıl sonra, ikincisi 1098 (1687) Şevvâl'inde, üçüncüsü 1099 (1688) Şevvâl'inde, dördüncüsü 1100 (1689) Cemâziyelâhir'inde, beşincisi 1101 (1690) Cemâziyelâhir'inde gerçekleşti. Şeyhini son ola­rak Kıbrıs'ta sürgünde olduğu sırada ziyaret etti (1102/1691). Vefatının yaklaştığını anlayan şeyhi onu yanına çağırarak kendisindeki nefes ve te'sirin ona geçeceğini belirtmiş ve yerine şeyh olarak tâyin etmiştir.
       
      20-İsmâîl Hakkı'nın Usturumca'dan Edirne'ye kaç defa gittiği, ilk ve ikinci seferinde orada şeyhi ile hangi kitabı okuduğu, Bursa'ya Edirne'den mi Usturumca'dan mı gittiği hususları çokça karıştırılmıştır (Bk. Aynî, Türk Azizleri, 21-22; Sâkıb Yıldız, Türk Müfessiri İsmâîl Hakkı, 66; a.mlf., "Türk Müfessiri ismâîl Hakkı Burûsevî'nin Hayatı", 112-113).
      21-Tamâmü'l-Feyz-II, 101. İsmâîl Hakkı'nın 1085/1674 yılında İstanbul'da şeyhinden Mutavvel okurken gördüğü Bursa'ya halîfe tâyin edileceğine işaret eden rüyası (Tamâmü'l-Feyz-II, 83, 96), Hüseyin Vassâf tarafından hemen gerçekleşmiş bir hâdise zannedilerek yanlışlık­la onun halîfe olarak önce Bursa'ya, daha sonra da Üsküp'e tâyin edildiği ifâde edilmiştir (Kemâlnâme-i Hakkî, 6; Sefîne-i Evliya, III, 38). Yine bu rüya ile ilgili bilgilerin yanlış anlaşıl­ması sebebiyle Sâkıb Yıldız tarafından İsmâîl Hakkı'nın şeyhini Edirne'deki ilk ziyareti sırasında Mutavvel okuduğu iddia edilmiştir (Türk Müfessiri İsmâîl Hakkı, 66).
      22-Tafsîlât için bk. Tamâmü'l-Feyz-II, 101-103
      23-Tamâmü'l-Feyz-II, 107-109
       
      İsmâîl Hakkı Hazretleri, bu ziyaretleri sırasında şeyhinin umûmî ve husûsî sohbetlerini, tavsiyelerini notlar hâlinde Tamâmü'I-Feyz adlı ese­rinin son tarafında toplamıştır.24 Bursa'ya döndükten bir müddet sonra şeyhi Osman Fazlî Efendi 17 Zilhicce 1102 (Eylül 1691) Salı günü vefat etmiştir.25
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, II. Mustafa'nın saltanatının ilk zamanlarında 1107/1695 ve 1108/1696 yıllarında düzenlenen I. ve II. Avusturya sefer­lerine iştirak etmiştir. O, "iffetlû ve diyânetlû" diye nitelediği Sadrazam Elmas Mehmed Paşa tarafından askere va'z ve nasîhat etmek üzere sefere davet edilmiştir. Sefer sırasında umûmî ve husûsî va'zlar vermiş, hattâ Sultan Mustafa da onu dinlemiştir. O ilk iki Avusturya seferine katıldığı için bu yıllarda öncesine göre büyük fütuhat ve zaferler ger­çekleştiğini söyler.26 İsmâîl Hakkı Hazretleri, Nemçe seferinden birkaç yerinden yaralı olduğu halde Bursa'ya dönmüştür.27
       
      1111/1700'de ilk haccına giden İsmâîl Hakkı Hazretleri, Haremeyn'de geçirdiği yedi ayın elli gününü Medine'de, beş ay on gününü ise Mekke'de geçirmiştir.28 Medîne'deki mücâvereti sırasında Cidde Emîri Süleyman Efendi'nin talebiyle Harem-i Nebevî'yi, Hz. Hamza'nın meşhedini, Hz. Ali Mescidi'ni, Zü'l-huleyfe kuyusunu yenilemesine târih düşmüş, düştüğü târih Peygamber Efendimiz'in kabrinin baş tarafında bulunan direklerden birine konulan bir taşa da nakşedilmiştir.29
       
      İsmâîl Hakkı Hazretleri, hacılarla birlikte dönerken Medîne ile Tebük arasında bir yer olan Ulâ30 menziline iki buçuk saat kala bedevî eşkıya hacı-
       
      24.   Bk. Tamâmü'l-Feyz-11, 133-193
      25.   Tamâmü'l-Feyz-II, 37, 40, 53. Osman Fazlî Efendi'nin hastalığı, vefatı ve defni ile ilgili tafsîlât için ayrıca bk. Tamâmü'l-Feyz-II, 37-38
      26.   Vâridât-ı Hakkıyye, BEEK, Genel, nr. 86, vr. 229b; Ferahu'r-rûh, II, 554; Şerhu'l-Erbaîne hadisen, 306; ayrıca bk. Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 149a; Min Vâridâti'l-Fakîr İsmâîl Hakkı, vr. 129a. Sâkıb Yıldız, İsmâîl Hakkı'nın 1107 (1695) ve 1109 (1697) yıllarındaki I. ve III. Avusturya seferlerine katıldığını söyler (Türk Müfessiri ismâîl Hakkı, 94; a.mlf., "Türk Müfessiri İsmâîl Hakkı Burûsevî'nin Hayatı", 115) ki yanlıştır. Aynca I. ve II. Avusturya seferi sırasında Ruhu'l-Beyân'ın yazımının sekteye uğradığı, III. Avusturya seferi sırasında ise devam ettiği dikkat çekmektedir.
      27.   Türk Azizleri, 66
      28.   Vâridât-ı Hakkıyye, BEEK.Genel, nr. 86, vr. 114b
      29.   Vâridât-ı Hakkıyye, BEEK.Genel, nr. 86, vr. 115a
      30.   Bk. Mu'cemül-büldan, IV, 144. Sâkıb Yıldız, Ulâ'nın Mekke ile Medîne arasında olduğunu söylüyor (Türk Müfessiri ismâîl Hakkı, 105; a.mlf., "Türk Müfessiri İsmâîl Hakkı Burûsevî'nin Hayatı', 115) ki yanlıştır.
       
       
      lara saldırmış, bu sırada kıymetli kitaplarını ve mallarını kaybetmiş, Hızır (a.s.)'ın yardımıyla canını zor kurtarmıştır. Çölde kalıp ölümü beklediği sırada Hızır (a.s.) tarafından nasıl kurtarıldığını bâzı eserlerinde uzun uzun anlatır.31 Onun hacca gidiş dönüşü on yedi ay sürmüştür.32
       
      1114 senesi Ramazan ayında (Ocak 1703) Bursa'ya kendi ifadesiyle "fitne-engîzân-ı Arabdan sûret-i hakdan bir bâtıl" diye tavsîf ettiği bir kimse gelip birkaç gün Câmi'-i Kebîr'de (Ulucâmi) va'z ve nasîhatte bulunmuş ve şehirde ne kadar şerli, tasavvuf aleyhtarı kimse varsa etrafına toplamıştır. Sonunda onun tahrîk ettiği, Kadir namazını bid'at gören ve kılınmasını caiz görmeyen kimseler, Kadir gecesi Kadir namazı için Ulucâmi'de toplanan dervişlere saldırarak birini öldürüp ve bâzılarını da yaralamışlardır. Üç ay kadar süren bu karışıklıklar sebebiyle İsmâîl Hakkı Hazretleri de bir müddet Ulucâmi'deki va'zlarını bırakmak zorunda kalmıştır.33
       
      Cemâziyelevvel 1117/Eylül 1705'de Rûhu'l-Beyân'ı takrîren ve tahrîren tamamlamaya muvaffak olmuş, tefsirin hatim meclisinin yapıldığı Ulucâmi'nin içinde etrafında görülmedik bir cemâat toplanmıştır.34
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, ikinci defa hac niyetiyle Muharrem 1122/ Nisan 1710'de yola çıktı. Bir ay kadar İstanbul'da kaldıktan sonra deniz yoluyla İskenderiyye'ye oradan da Kâhire'ye gitti. İki aydan fazla kaldı­ğı Mısır'da ulemâ, tasavvuf erbabı ve halkla irtibat kurdu ve bâzılarına icazetnameler verdi. Ezher müderrislerinden İbrâhîm el-Birmâvî icazet verdiği kimselerdendir. İsmâîl Hakkı, Cidde valisi ve etbâı ile 11 Receb 1122'de (Eylül 1710) deniz yoluyla Mısır'dan ayrıldı ve 19 Şaban'da (Ekim 1710) Mekke'ye ulaştı. Hac dönüşü yine İstanbul'da iki buçuk ay kadar kalan İsmâîl Hakkı Hazretleri 10 Cemâziyelâhir 1123 (Temmuz 1711) Pazar günü Bursa'ya dönmüş, ikinci hac seferi de birincisi gibi on yedi ay sürmüştür.35
       
      31.         Kitâbü'Ş-şecv, vr. 12a-b; Tuhfe-i Recebiyye, vr. 11a-b; Kitâbü'n-Netîce, I, 244-245; ayrıca bk. Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 234b; Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 123b
      32.         Mecmûatü'l-hutab ve'l-vâridât, vr. 116a. Sâkıb Yıldız, İsmâîl Hakkı'nın ilk haccına gidiş-dönüşünün ne kadar sürdüğü ile ilgili kesin bir bilgiye ulaşamadığından bir seneye yakın bir zaman sürdüğü tahmininde bulunur (Türk Müfessiri İsmâîl Hakkı, 101).
      33.         Vâridât-ı Hakkıyye, BEEK,Genel, nr. 86, vr. 112a, 112a, 189b, 224b
      34.         Min Vâridâti'l-Fakîr İsmâîl Hakkı, vr. 128b; aynca bk. Kitâbü's-Silsile, vr. 63a-b
      35.         İkinci hac seferinin tafsîlâtı için bk. Mecmua, Bayezid, Genel, nr. 3507; Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 288b; Mecmûatü'l-hutab ve'l-vâridât, vr. 115a-117b
       
      Cemâziyelâhir 1126/Haziran 1714'te manevî bir işaretle Tekirdağ'a giderek36 burada üç yıl ikâmet etti.37 Burada bulunduğu sırada irşâd faali­yetlerine devam etti ve bâzı eserlerini kaleme aldı. Gerçekleştirdiği evlilik­lerden birisi Aişe hanımla,38 diğeri de Tekirdağ'da iken şeyhi Osman Fazlî Efendi'nin kerîmesi Hanîfe Hanım'la olmuştur. Hanîfe Hanım, iki sene sonra vefat etmiştir.39
       
      İsmâîl Hakkı Hazretleri, 1129/1717'da tekrar Bursa'ya döndü. Fazla kalmadan 25 Receb 1129 (Temmuz 1717)'de40 pek çok manevî işaret ve sebeblere bağladığı, "hitâb-ı ilâhî ile memur ve vârid-i gaybî ile mecbur" olduğunu söylediği41 Şam seferine çıktı. Kabri Şam'da bulunan İbnü'l-Arabî'ye duyduğu engin sevgi ve bağlılığın da bu seferde te'sîri vardır. Şam seferi sırasında kendisinin "kâidi ve sâiki" (kumandan ve yol göstericisi) olduğunu söylediği İbnü'l-Arabî'nin zaman zaman kabrini ziyaret etmiş ve onun maneviyâtından istifâde etmeye çalışmıştır.42
       
      Üç yıl kaldığı Şam'da vali Receb Paşa, müftü ve şehrin ileri gelenleri İsmâîl Hakkı Hazretlerine yakınlık göstermişler, 'ev alıp geçimini temîn için maaş (nân) bile1 tâyin etmişlerdir.43 Recep Paşa onun ilminden istifâde etmeye ve bâzı eserlerini mütâlaaya rağbet göstermiş, bunun üzerine Tuhfe-i Recebiyye adını verdiği kitabını ona hediye etmiştir.44
       
      Receb Paşa ve Şam'ın ileri gelenleri "Bize ulemâ-i Rûm'dan müftî gerektir" diye ittifak ederek ona müftülük teklîfinde bulunmuşlar, fakat o şeyhinin "Şeyhler müftî olmazlar" sözünü hatırlamış ve "Bütün dünyâya


      36.   Kitâbü'î-Mir'ât, vr. 291b. Bâzı müellifler İsmâîl Hakkı'nın bu târihte Tekirdağ'a gidip üç yıl ikametinden hiç bahsetmezler. Bunun yerine onun Tekirdağ'a 1135/1722 târihinde Üsküdar'dan sürüldüğünü iddia ederler (bk. Bursa Kütüğü, II, 350; M. Ali Aynî, Rûhu'l-Beyân Müellifi İsmâîl Hakkı Hakkında Bir Tetkik, 2; Türk Azizleri, 75-77; Hüseyin Vassâf, Kemâlnâme-i Hakkı, 12-13; Muallim Naci, Esâmî, 58).
      37.   Varidat, Süleymâniye, Âşir Efendi, nr. 165, vr. 57b
      38.   Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 291b
      39.   Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 37b; Kitâbü'd-Düreri'1-irfâniyye, vr. 55b; Kitâbü's-Silsile, vr. 85a
      40.   Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 288b. Bu yolculuk sırasında İsmâîl Hakkı'nın takip ettiği yol güzergâhı, menziller ve bunların saat olarak birbirlerine uzaklıkları için bk. Mecmûatü'l-fevâid ve'l-vâridât, BEEK, nr. 87, vr. 184b. Hüseyin Vassâf, İsmâîl Hakkı'nın 1130'da Şam'a gittiğini söyler (Sefine, III, 39) ki yanlıştır.
      41.   Vâridât-ı Hakkıyye, BEEK, Genel, nr. 86, vr. 264b; Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 108a; Tuhfe-i Recebiyye, vr. 1a; Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 288b
      42.   Tuhfe-i Recebiyye, vr. 6b-7a
      43.   Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 92b
      44.   Tuhfe-i Recebiyye, vr. 1a-b
       
      mâlik olacağımı bilsem kabul etmek ihtimâlim yoktur" diyerek bu vazîfeyi kabul etmemiştir.45
       
      İsmail Hakkı Hazretlerinin Şam'da ikameti sırasında Abdulğanî en-Nâblusî (ö. 1143/1731) de orada bulunuyordu. Ancak o zaman sigara içmenin caiz olup olmadığı ile ilgili hararetli tartışmalar sebebiyle arala­rının oldukça açık olduğu anlaşılmaktadır. Genellikle sigaraya karşı olan Celvetîler gibi İsmâîl Hakkı Hazretlerinin şeyhi de sigaraya muhalifti. Yine İsmâîl Hakkı Hazretleri Şam'da iken gördüğü bir rüyasında İbnü'l-Arabî kendisine "Şol nesne ki halk ona 'yaprak' der, o bizim yanımızda habîs ve haramdır" demiştir. Bunlara ilâveten İsmâîl Hakkı Hazretleri, sigaranın haramlığına dâir pek çok aklî ve naklî deliller de getirir. Bâzı eserlerinde sigara konusuna temas ederken âdeti üzere adını zikretmeden Nâblusî'ye ağır eleştiriler yöneltir.
       
      O Şam'da kaldığı üç sene içerisinde on kadar kitab ve risale yazmış tır. Bunlardan bâzılarını Anadolu'ya da göndermiş ve oradaki ihvanına ulaştırmıştır.4
       
      İsmâîl Hakkı Hazretleri yine bâzı manevî işaretlerle48 Şaban 1132/ Haziran 1720'de Şam'dan Üsküdar'a gelmiştir.49 Lâle Devri'nin meşhur sadrazamı Dâmad İbrâhîm Paşa, ona yedi aded hil'at göndermiş, Gizlice Evliya Mahallesi'nde bir ev satın alarak hediye etmiş ve ihsanlarda bulunmuştur.50
       
      İsmail Hakkı Hazretlerinin etrafında geniş bir ilgi halkasının oluştuğu tuhfe türü eserlerinin çoğunu bu dönemde yazmasından anlaşılır. Ancak o hiçbir zaman şeyhi Osman Fazlî Efendi'nin veya Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin devlet ricali üzerinde sâhib olduğu nüfuza erişememiştir. O bunu daha ziyâde zamanındaki devlet ricalinin kabiliyet ve isti'dâdlarındaki noksanlığa bağlar.
       
      Celvetiyye'nin kurucusu Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin maneviyâtından istifâde etmek için sık sık türbesini ziyaret etmiş ve bu ziyaretler esnasında pek çok rûhânî ve manevî haller zuhur etmiştir. Yine bir gece Hazret-i Hüdâyî ve Hazret-i Üftâde temessül ederek gelip İsmâîl Hakkı'nın yanı-
       
      45.   Tuhfe-i Hasakiyye, vr. 240b
      46.   Tuhfe-i Recebiyye, vr. 20b; Kitâbü'l-Mir'ât, vr. 286b-287a; Kitâbü'n-Necât, 216; Kitâbü'l-Hıtâb, 279; Tuhfe-i Aidiyye, vr. 19b
      47.   Tuhfe-i İsmâîliyye, 3
      48.   Kitâbü's-Silsile, vr. 83a
      49.   Mecmûa-i Hakkı, BEEK, Genel, nr. 41, vr. 55a; Risâletü'l-Hazarât, vr. 136a; ayrıca bk. Tuhfe-i İsmâîliyye, 2; Tuhfe-i Hasakiyye, vr. lb
      50.       Mecmûa-i Hakkı, BEEK, Genel, nr. 41, vr. 63b, 68b
       

       
      na oturmuşlar ve Üftâde ona kemâl-i neşât ve inbisât ile muamele edip "Üftâde Üftâde, Hüdâyî Hüdâyî diye diye âhır sen de onlara erdin" buyurmuştur.51
       
      Üsküdar'da bulunduğu sırada Hüdâyî Âsitânesi postnişini olan Bilecikli Seyyid Osman Efendi (ö. 1140/1728) ile arasının pek iyi olmadığı anlaşılmaktadır.52
       
      İsmail Hakkı Hazretlerinin Üsküdar'daki te'lîf hayatı oldukça verimli geçmiştir. Üç senede otuz kadar kitap telîf ettiğini, etrafa uzun mektuplar yazdığını ve nice yazılarını da beyaza çektiğini söyler.53
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, Üsküdar'da Emînzâde Hacı Ahmed Ağa (ö. 1143/1730-31)'nın talebiyle kendisi tarafından inşâ ettirilen Ahmediye Câmii'nde Cuma vaizliği yapmıştır.54 Va'zlarında cemâat içinde isti'dâdlı kimselerin var olduğunu düşünerek zaman zaman vahdet-i vücûdun incelik­lerinden de bahsediyordu.55 İşte bu yüzden 1135 senesi Rebîulevvel ayı baş larında (Aralık 1722) şeyhülislâm Abdullah Efendi (ö. 1156/1743), Dâmad İbrâhîm Paşa'ya İsmail Hakkı'yı şikâyet ederek "Lâ ilahe illâ Ene" dedi­ğini iddia etmiş ve sürülmesini istemiştir. Dâmad İbrâhîm Paşa bu hususta tereddüde düşmüş, ancak Üsküdar ve İstanbul halkından pekçok kimse onun lehine şehâdette bulunarak müftünün şikâyetini boşa çıkarmışlardır.56
       
      Tasavvuf düşmanı, husûsiyle vahdet-i vücûd muhalifi kimselerin aley­hindeki faaliyetlerinden bunalan İsmâîl Hakkı Hazretleri 'muhalifler ara­sında olmayı isrâf-ı ömr' gördüğünden57 1135 yılı Rebîulevvel ayı sonla­rında (Ocak 1723) Üsküdar'dan ayrılarak gemiyle Mudanya'ya ve oradan Bursa'ya intikâl etmiştir.58
       
      O, Mudanya'ya girdiğinde beraberinde bulunan ev eşyasına, ikâmet için gerekli eşyaya ve diğer bâzı dünyalık şeylere bakınca kendisine hoş gelmeyip tecerrüd-i tâm arzusu zuhur etmiştir. Bunun üzerine Bursa'ya
       
      51.   Müteferrikât-ı Şeyh Hakki, vr. 208b; Kitâbü's-Silsile, vr. 83b
      52.   İsmâîl Hakkı, kendisini "câhil ve mechûl" olarak nitelendirir. Bk. Kitâb-ı Kebîr, vr. 126a
      53.   Kitâbü's-Silsile, vr. 83b
      54.   Müzîlü'l-ahzân, vr. 27b
      55.   Nakdü'l-hâl, vr. 275a
      56.   Bk. Mecmua, BEEK, Genel, nr. 161, vr. 52a; Kitâbü'n-Netîce, II,
      57.   Kitâbü'n-Netîce, II, 344
      58.   Hayatü'l-bâl, vr. 159a-b; Mecmua, BEEK, Genel, nr. 161, vr. 50b. İsmâîl Hakkı, burada Bursa'ya intikalinin Rebîulâhir 1135 (Ocak 1723)'te olduğunu söyler. Buna göre Üsküdar'dan çıkış Rebîulevvel sonunda Bursa'ya varış Rebîulâhir başında olmuş demektir.
       
      varınca kitaplarını zaviyesine vakfetmiş, ev eşyasını vârislerine dağıt­mış ve o zamana kadar muhtelif vesîlelerle elinde toplanan dünyalığı da Peygamberimiz'in ruhuna adadığı ve "Câmi'-i Muhammedî" adını verdiği tekkesinin içinde yer alan caminin inşâsına ve tekkesinin yeni­lenmesine sarf etmiştir.59 Câmi'-i Muhammedî, 1135/1723'de tamamla­narak ibâdete açılmıştır. Onun caminin tamamlanmasına târih düştüğü Arapça manzumesi, bir taşa hakkedilerek caminin cümle kapısı üzerine konulmuştur.
       
      O yaşının ilerlemesine rağmen Bursa'daki son ömrünü irşâd ve eser te'lîfiyle birlikte muhtelif camilerde va'zlar vererek61 geçirmiştir. 9 Zülkade 1137/20 Temmuz 1725 Perşembe günü akşama doğru vefat etmiştir.62 Kabri inşâ ettirdiği caminin kıble tarafındadır.
      Onun vefatının yaklaşmasına dâir pekçok varidatı vardır. Ancak bu varidatta geçen zaman ve târihleri ilk elden aceleyle nihâî bilgiler gibi değerlendirmek yanlış olur. O da bu türden varidatını îzâh ederken vefatına işaret etme ihtimâlinin yanında, rûhânî ve manevî fenaya işaret etmesi; takdîr edilen zamanın müevvel olup olmaması; nesh, tayy, kabz, ve bast arız olup olmaması gibi ihtimalleri de çoğu zaman göz önünde bulundurur.63
       
      İsmail Hakkı Hazretleri, vefatından sonra Şâir Bakî Efendi'ye rüyasında bir manzumesinin sonundaki "Kebş-i ruhum Hakk'a kurban eyledim" mısraı ile önceden vefatına işaret ettiğini bildirmiş, hesâb edildiğinde vefat târihine tevâfuk ettiği görülmüştür. Nakdü'l-Hâl isimli eserinde yer alan
       
      59.         Hayatü'l-bâl, vr. 159a-b; ayrıca bk. Kitâbü'n-Netîce, I, 4
      60.         Hayatü'l-bâl, vr. 25b
      61.         Örnek olarak 1135 yılında Ramazan'ın (Haziran 1722) son Cuması İsmâîl Hakkı Sultan Orhan Câmisi'nde va'z ettiğini, va'zdan sonra dervişler tevhîdde iken halkanın ortasında Mevlânâ'nın dolaştığını gördüğünü anlatır. 

       
      Dr. Ali Namlı
       
      Erkam Yayınları İsmail Hakkı Bursevi 18. Cilt Ruhul Beyan Tefsiri ni incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789944835725
      MarkaErkam Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789944835725
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.