• Tüm Kategoriler
    • Gönderim Yaptığımız Kargo Firmaları Sürat , MNG ve PTT kargo dur. Uygun Fiyat ve Hızlı Teslim ile ürün Sevkiyatımız sorunsuzca devam etmektedir. Kapıda Nakit Ödeme sistemi de var, Ürünü Sepete Atıp Adresi girdikten sonra Ödeme Seçenekleri ekranında karşınıza çıkar. Taksit durumuda aynı şekilde çıkar.

      Ebussuud Tefsiri, 12 Cilt

      Ebussuud Tefsiri, 12 Cilt
      Ebussuud Tefsiri, 12 Cilt
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      1.200,00 TL
      İndirimli Fiyat (%42,9) :
      685,00 TL
      Kazancınız 515,00 TL
      5.0 2
      685.00 www.goncakitap.com.tr
      Geçici olarak temin edilememektedir. Temin edildiginde

      Bu ürünün yerine tercih edebileceğiniz ürünler

      16 Cilt, Sarı Şamua, Ciltli, 10.240 sayfa
      1.600,00 TL
      KDV Dahil 1.168,00 TL
      %27
      Sert Kalın Kapak Cilt, Sarı Şamua , 1.502 Sayfa
      445,00 TL
      KDV Dahil 268,00 TL
      %39,8
      Sarı Şamua, 9 Cilt, 5,167 Sayfa
      900,00 TL
      KDV Dahil 418,00 TL
      %53,6
               Stoktan kargo 

        Kitap                 Ebusuud Tefsiri
        Yazar                Şeyhülislam Ebussud Efendi
        Tercüme           Ali Akın
        Yayınevi            Boğaziçi Yayınları
        Etiket Fiyatı      1200 TL 
        Kağıt - Cilt        2.Hamur kağıt  - Ciltli , 12 cilt
        Sayfa - Ebat     5.902 sayfa - 19,5x28 cm
        Yayın Yılı          2007
       

      Boğaziçi Yayınevi tarafından yayınlanan, Şeyhülislam Ebussud Efendi nin yazdığı Ebusuud Tefsiri adlı Kuranı Kerim tefsiri ni incelemektesiniz. Ebusuud Tefsiri kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       
       
       YAYINEVİNİN SUNUŞU
       
        
      EBUSSUUD EFENDİ VE TEFSİRİ HAKKINDA
       
      Asıl ismi "İrşâd-ı-Akl-ı Selîm ilâ mezâyâyi Kitab-il Kerîm" olan ve ülke­mizde " Ebussuûd Tefsiri " yahut " Ebussuûd Efendi Tefsiri " diye anılan bu eser İslâm Medeniyetinin de zirvesini teşkil eden Kanunî Sultan Süley­man'ın muhteşem devrinin muhteşem bir meyvesidir. Nasıl ki Süleymaniye o devrin hattâ bütün devirlerdeki İslâm mimarisinin şaheseridir, bu eser de tefsirlerin şaheseri, tabir caizse Süleymaniyesidir. Zira nasıl Süleymaniye'yi Kanunî Sultan Süleyman Mimarbaşı Sinan'a yaptırmışsa bu eseri de Kanunî Sultan Süleyman, Şeyhülislamı Ebussuûd Efendi'ye yazdırtmıştır. Böylece İslâm dünyasının en muhteşem camii hilafet merkezi olan İstanbul'a nasip olduğu gibi, İslâm dünyasının en muhteşem tefsirini vermek de İstanbul'a nasip olmuştur. Nitekim bu tefsir İslâm dünyasında o kadar beğenilmiştir ki, vefatında Haremeyn'de, müellifi Ebussuûd Efendi için gaib cenaze na­mazı kılınmıştır. Yâni bu tefsir Kanunî devrinin haşmetine bir de ilmî haş­met ilâve etmiş bir eserdir.
       
       
             Takriz
       
      Klasik eserlerimizde bir gelenek olarak kitapların başında, o kitabı de­ğerlendiren, tanıtan bir yazı bulunur. Ona takriz denir. Takrizleri ekseriya kitabı yazan kadar vukuf sahibi, hattâ kitabı yazanın üstadı yazar. Devrinde kimse onun ilmine yetişemediği için bu tefsire takriz yazılmamıştır, daha doğrusu bilemiyoruz. Ama bu bilgi noksanımızı telafi eden bir talihe malikiz.
       
      Bize bu talihi bağışlayan, Muhteşem Süleyman'ın Ebussuûd Efendi'ye yazdırttığı muhteşem tefsir hakkında, son devrin büyük allâmesi, Ömer Nasuhî Efendi'nin muhalled eseri Tabakatü'l Müfessirin'de, hem de beş asır sonra yazmış bulunduğu nefis inceleme yazısıdır. Zamanının tefsirleri ile kı­yaslandığında büyük bir objektiflikle yazılmış olduğu görülen bu ilmi ince­leme yazısı gerçek bir takrizdir. Her ikisine rahmet dileklerimizle "Sunuş" yazımızın tefsir hakkındaki, temel takrizi kabul ederek ve "sözü sahibine bı­rakınız" fehvasınca kısaltmak suretiyle de olsa takdim ediyoruz.
       
      Ömer Nasuhi Efendi bu tefsir hakkında diyor ki:
       
      "Ebussuûd merhum, bu tefsiri kısmen yazıp oğluyla Sultan Süleyman'a göndermiş, Sultan Süleyman da onu kapıya kadar istikbal ederek kabul et­miştir."
       
      Sultan Süleyman bu mübarek tefsiri yazmış olduğu için Şeyh-ül İslâmı'nın maaşına da derhal ikiyüz akçe zam yapmış, eseri tamamlayınca da yüz akçe daha ilâve etmiştir. Bu eserle iftihar eden Kanunî Sultan Süleyman iki nüsha yazdırılarak Haremeyn'e (Mekke ve Medine) gönderilmesini emretmiştir. Arapça olduğu için Arap dünyasında da büyük itibar kazanan eser bugüne kadar yüksek ilmî değerini ve itibarını korumakta ve yurt dışında kerrat ile basılıp durmaktadır...
       
      Merhum Ömer Nasuhî Hoca Efendi "Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü'l Müfessirîn" isimli ve 1974 İstanbul baskılı muhalled eserinde Ebussuûd Tefsirine 15 sayfalık bir bölüm ayırmış (sayfa 652-664) ve çok kıymetli mu­kayeseler ve değerlendirmeler yapmış ve aynen şunları yazmıştır:
       
      "Keşşaf ile Kaazî tefsirinden sonra hiçbir zâtın tefsiri Ebussuûd tefsiri kadar itibâr ve şöhrete mazhar olmamıştır deniliyor." (Kaazî Beyzavî -öl. 1291- Envarü't Tenzil ve Esrarü't Tevil isimli tefsirin yazarı. Zemahşerî ise -öl. 1144- el Keşşaf an Hakaik'üt Tenzil isimli tefsirin yazarı. Bu iki tefsir­den Kaazî tefsiri Keşşafı hulâsa etmiştir. Ama aralarında mühim farklar da vardır. Her iki tefsir de İslâm âleminde büyük şöhrete ulaşmıştır.) Ömer Nasuhî Hoca Efendi bu üç tefsiri büyük bir selahiyet ve ilmî derinlikle bu sayfalarda karşılaştırmış ve büyük bir dirayetle hükme bağlamıştır.
       
       Tam bir ilmî ziyafet olan bu sayfalarda Bilmen hoca diyor ki:
       
      "Merhum Ebussuûd Keşşaf ile Envâr'üt-Tenzil'i esas tutmuş, bunların bütün güzelliklerini bir araya toplamış, bunları yeni yeni düşüncelerle ve işaretli nüktelerle bir kat daha yükseltmiştir.
       
      Ebussuûd Efendi bu iki tefsiri me'haz ittihaz edinmiş, bazen bunların ibarelerini aynen bile almış olmakla beraber birçok yerlerde Zemahşerî'nin sözlerini temriz (hasta taraflarını göstermiş) ve tenkit etmiş, bunların tefsirlerinde o kadar izah edilememiş olan bir nice mühim meseleleri derinliğine incelemiş ve açıklamıştır. Bu büyük müfessir, son asırlarda guruba varmış gibi görünen ilim ve irfan güneşinin tekrar inkişafına güzel bir hizmet etmiş, Türk âleminin yüzünü güldürmüş, ma'rifet ve fazilet çehresini yeni şeref hâlesiyle tezyin eylemiştir." (Sayfa 656.)
       
      Bu girişten sonra Ömer Nasuhî Hoca, muhterem allâme, büyük bir vu­kufla bu üç tefsiri kıyaslamış ve değerlendirmiş, her birisinin diğerine üstün olan taraflarını büyük bir tarafsızlıkla belirttikten sonra son hükmünü de açıkça ortaya koymuştur. Tefsirler arasında yaptığı mukayese sonuçlarını madde sırasıyla vermiştir. Buna göre dört noktada Kaazî Beyzavî, Ebussuûd Tefsirinden üstündür.
       
      Kaazî Tefsiri, kıdemli, yâni daha eski olduğu için kendinden sonraki­lere tabiî bir me'haz olmuştur. Bu dirayet tefsiri selis ve latiftir.
       
      Kaazî Tefsirinde Zemahşerî'nin itizali sebebiyle ileri sürülmüş düşün­celerin tashihi yoluna gidilmiştir.
       
      Kaazî Tefsiri, ulemânın yoğun bulunduğu bir devirde onların tasvibine mazhar olmuştur.
       
      Kaazî Tefsiri kıraat cihetiyle de alâkalı olup, hikmet ve tasavvuf yönü de olduğu için tedrise elverişli bulunmuş ve Ebussuûd merhum da bu tef­sirden yararlanmıştır.
       
      "İşte bu gibi hususlardan dolayı Kaazî Tefsiri, Ebussuûd Tefsiri'nden üstündür."
       
      Bu düşünceleri tam bir tarafsızlıkla serd ettikten sonra Bilmen Hoca şimdi Ebussuûd Tefsirine dönmekte ve şu noktaları tesbit etmektedir.
       
      Ebussuûd Tefsiri Kaazî Tefsiri'nden tafsilatlı olup muhteviyatı daha çeşitli, düşünceleri daha isabetli ve yararlıdır. Diğerlerinden daha sonra ya­zılmış olduğu için Kaazî Tefsiri ve Keşşafın muhteviyatına, onlara lüzum bırakmayacak derecede sahiptir. Üstelik ilâveten onlarda bulunmayan bir hayli bahse de maliktir.
       
      Ebussuûd Efendi, dirayet hususunda büyük bir başarı göstermekle be­raber, rivayet tarikini de Kaazî'den daha fazla kullanmış, tefsirini birçok hadîs-i şeriflerle tezyine çalışmış, itikaadî, fıkhı, tarihî mesele ve olaylarla daha fazla alâkadar olmuştur.
       
      Ebussuûd Efendi de Kaazî gibi, Keşşafın itizâle temas eden noktala­rım ıslaha çalışmış, Keşşafın tevillerine zıt bir tevil tarzı ihtiyar etmiştir. Bu hususta Ebussuûd merhumun ihtiyar ettiği tevil tarzı Kaazî'ninkinden daha kuvvetli ve daha müdekkikane düşmüştür.
       
       
      Ebussuûd merhumun tefsirinde, nahvî, edebî tahliller daha çoktur. Ayetlerin arasındaki münasebet ve insicam gösterilmiştir. Bu tefsirin yazılı­şındaki belagat, tertibindeki ahenk, üslûbundaki ulviyet, ifâdesindeki nezahet insanı büyüleyecek derecededir. Ayrıca, ibareleri açık olduğundan, okun­ması kolay olup haşiyelere ihtiyaç göstermez.
       
      Ebussuûd Tefsiri, Kaazî Tefsiri hakkında ileri sürülen tenkiderden sonra yazılmış olduğu için Kaazî'nin uğramış olduğu muahezelerden beridir. O kadar ki Kaazî'nin müsamaha gösterdiği bazı yerlerde Ebussuud karşı düşünceler ortaya koyarak gerçeğin yüzündeki perdeyi kaldırmıştır.
       
      - Kaazî, Şafiî mezhebinde ve Eş'arî itikadındadır. Ebussuud ise Hanefî mezhebinde ve Matüridî itikadındadır. Bu sebeble fıkha, akaide ait ihtilaflı meselelerde Ebussuud mensub olduğu mezhep ve itikadın yolunu takviye etmiş, âyât-ı celileyi o vadide tefsir ederek gerekli mütalâaları ortaya koy­muştur. Binaenaleyh bu gibi hususlardan dolayı da Ebussuud Tefsiri bizce Kaazî Tefsirine üstün gelmektedir. Hulasa-i kelâm Kaazî Beyzavî'nin tefsiri pek güzel, pek faydalı, fevkalade mühim olmakla beraber mütalaa erbabını Ebussuud Tefsiri'nden müstağni edemez, fakat Ebussuud merhumun tefsiri Kaazî Tefsiri'nden müstağni edebilir."
       
      Muhterem Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu kati hükmüyle meseleyi bağ­ladıktan ve hem Kaazî Beyzavî'ye hem Zemahşerî'ye rahmet diledikten son­ra bu fikrini açıklayacak iki misal de vermektedir ki bunlardan birincisi:
       
      Cenâb-ı Hakk'ın, 9. sûrenin 43. âyetinde, Resûl-ü Ekrem'e sitemini anla­tırken müfessire gerekli olan, nezaket ve nezâheti göstermediğidir. Gerçek­ten Zemahşerî tefsirinde 9. sûre (Tevbe) 43. âyetteki "Afaallahü Anke..." ibaresini, "Hatâ ettin, ne fena yaptın" tarzında yorumlamıştır. Halbuki bu­rada söz konusu Resûl-ü Ekrem'in Tebük Gazvesi'ne iştirak etmemek için mazeret beyan edenlerin mazeretlerini kabul etmesinden ibaretti ve tevbih edilecek bir şey olmayıp şer'i tabiriyle ancak bir "terk-i evlâ" idi. Bu bakım­dan böyle bir ifade Zemahşerî gibi beliğ bir allâme için bir noksan olarak görülmüş ve bu yüzden İmam Sübkî gibi âlimler Keşşafı okutmaktan el çekmişlerdir.
       
      Bu böyle iken Kaazî Beyzavî de Zemahşerî'ye uymuş ve o da edebî bir nakisa irtikap etmiştir. Muhaşşi (haşiyeci) Şihap eliyor ki "Kaazî için lâzım idi ki, buna benzer yerlerde Zemahşerî'ye uymasın."
       
      "Hasılı Kaazî, bu âyet-i kerîmenin tefsirinde, kendisi gibi mütefekkir edib bir müfessirden beklenilen hakimane tetkikatı îfa ve nezâheti beyânı muhafaza edememiştir."
       
      Buna mukabil, Ebussuud Efendi, bu konuda hem gerekli nezahet ve hem de nezaketi göstermiştir şöyle ki:
       
      "Aleyhisselatı Vesselam Efendimiz, cihada iştirak etmemek için izin iste­yenlerin, mazeretlerine mebni kendilerine izin vermiş, hakikati hâlin incilâ ve inkişafına teennide bulunmamıştı. Bu ise evlâ ve efdal olanı terkten başka bir şey değildir. İşte "Afaallahü anke" nazm-ı şerifi Resûl-ü Ekrem'den su­dur eden bu terk-i evlâ'dan dolayı afv-ı İlâhîye mazhar olduğunu sarahaten göstermektedir.
       
      Ebussuûd merhum daha birçok mütalaalardan sonra demektedir ki:
       
      "Bu âyet-i celilede Hitab-ı İlâhî'nin beşaret-i afıv ile başlayıp da itabı mü­him bir şey ile başlamaması Resûlullah'a müraâtı, hüsn-ü mükâlemeyi, lutf-i müracaatı mutezammındır. Nitekim akıl ve zekâ eshabına hafi değildir"
       
      Bilmen Hoca'nın belirttiği ikinci husus İbrahim Sûresinin 34. âyetinde geçen (...ve in teuddû nimettallahî lâ tuhsuha..) ibaresi hakkındadır. Muhte­rem Bilmen Hoca'yı dinleyelim.
       
      "Bu âyet-i kerîme İlâhî nimetlerin gayri mütenâhi olduğunu nâtıktır. (söyler). Fahreddin-i Râzî gibi bazı mütefekkir müfessirler, Cenâb-ı Allah'ın bilhassa beşeriyet hakkında mütecelli olan, mütenevvi, sayılması gayri kaabil nimetlerinden bir kısmını bir levha hâlinde enzar-ı intibaha vaz'edecek be­yanatta bulunmuşlardır. Fakat bu bab'da Ebussuûd merhum, pek güzel bir hikmet ve belagat levhası meydana koymuştur.
       
      Zemahşerî, bu âyet-i celile'nin tefsirinde şu kadar bir şey söylüyor. "Cenâb-ı Allah'ın nimetlerini hasren beyan edemezsiniz. Tadadına (sayı­mına) ve nihayetine vusule (ulaşmaya) muktedir olamazsınız. Bu, nimet-i İlâhiyyeyi icmâlen (özede) tadad etmek istenildiği takdirdedir. Tafsiline ge­lince buna zaten Cenâb-ı Hak'tan başka kimse kaadir ve âlim olamaz."
       
      Aliyyül Kaari' de bu mealde olarak şöyle demektedir. "Allâh-ü Teâlâ'nın nimederini hasredemezsiniz, efradını değil enva'ını bile saymaya muktedir olamazsınız. Çünkü, bu, gayr-i mütenâhidir (nihayetsizdir)."
       
      Müfredin, izafet hâlinde istiğrak ifade ettiğine bu âyet delildir. -Yâni Laf-za-i Celâl'e muzâf olan nimetten maksat, Cenâb-ı Hakk'ın bütün nimet­leridir.- İnşân şükründen gaafil bulunmak suretiyle niâm-ı İlahiyyeye karşı pek zâlimdir. Yahut da nimetden mahrumiyete maruz bırakmak cihetiyle nefsi hakkında pek zulümkârdır. Ve insan şedidü'l küfrandır. -Nail olduğu nimetleri inkâr eder durur.
       
      Şöyle de denilmiştir ki: insan şiddet-i hâlinde zalûmdur, şikâyette ceza ve fezada bulunur, nimet zamanında da keffârdır, cem eder, men eder. -Yani nimetleri kendisi için toplar başkalarından esirger durur.
       
      Şimdi bir kere de Ebussuûd merhumu dinleyelim:
       
      "Ey İnsanlar! Allah ü Teala'nın ni'metlerini, sizlere in'am buyur­duğu şeyleri saymak isteseniz onları icmâlen olsun hasra, sayıp bitir­meye kaadir olamazsınız. Çünkü bunlar gayri mütenâhidir.
       
      Evet.. Bu böyledir. İnsanlardan herhangi bir ferd olursa olsun, ve­lev ki son derece fakir, derd-ü belâya mübtelâ olsun, teemmül edince, görürsün ki bu ferd, sayılması kaabil olmayacak mertebelerde ni'metlere müstağrak bulunmaktadır, âdeta imkân dâiresinden hâriç denilecek derecelerde lûtuflara her an mazhar olmaktadır.
       
      Eğer bunda şüphen var ise, farzet ki, bir ferd, bütün yeryüzüne mâ­lik bulunuyor, emir ve fermanına en büyük milletleri itaat ettirmiş, her istediğine nail olmuş, âlemin hazinelerini bilâ-müzahim elde edebil­miş, hattâ öyle de takdir et ki, ülkesindeki taşlar, topraklar kıymetli yakutlardan, nefis inci dânelerinden ibaret.. Sonra da farzeyle ki, bu ferd, ölecek bir hâle gelmiş, böyle bir sırada her nasılsa -mâ-bihil ha­yâtı olacak- bir katre sudan veya bir lokma taamdan mahrum bulunu­yor. Şimdi, bu hararetini giderecek bir katre su veya hayâtını kurtara­cak bir lokma taam mukaabilinde bütün şu emlâkü emvalini feda et­mez mi? Yoksa helakini ihtiyar eder de bu emlâk-ü emvalin fâidesiz yere bila-bedel elinden çıkmasına razı mı olur?
       
      Hayır, Hayır... Bütün bu servet ve samanını feda eder de mabihil hayâtı olan o bir katre suyu veya bir lokma taamı alır ve bu alışveri­şinde asla aklanmış sayılmaz.
       
      Demek oluyor ki, bu hâlde o bir katre su, o bir lokma taam bütün dünyadan binlerce derece hayırlı imiş. Halbuki insan bunları istediği zaman kolaylıkla elde etmeye nail olup duruyor. Ne büyük ni'met!
       
       Yâhud, şöyle de farzet ki, o ferd, nefesi tıkanarak teneffüsten mah­rum kalmış her taraftan üzerine ölüm gelmekte; şimdi bu ferd, bir ne­fes mukabilinde, şu elindeki bütün emval ve emlâkini feda etmez mi? Evet... Feda eder, iyi de etmiş olur. Bu hâlde bir nefes bütün dünya mallarından hayırlı olmuş olmuyor mu? Hâlbuki, insan gece ve gün­düz, her ân ve dakika, uyurken uyanıkken hiçbir bedel mukabilinde olmaksızın bol bol nefes alıp veriyor, bu herkesçe zahir bir hakikattir. Ne kıymetli bir ni'met...
       
      Daha ziyâde, hakîkat-ı hâle vukuf kesbetmek istersen, düşün ki: insan kendi mümkün mâhiyyetinin muktezâsına nazaran vücud ve vücuda tâbi' olan kemâlât-ı lâika ve melekât-ı râikaya istihkaktan pek uzak bulunmaktadır. Bir surette ki eğer kendisiyle inâyet-i İlâhiyye arasındaki alâka kesilecek olsa; insan, asla karar edemeyip kendisi için adem çukurundan, helak vadisinden başka dinlenecek bir yer bu­lamaz. Lâkin, Hak Teâlâ'nın cânib-i akdesinden insanın zâtına, vü­cuduna, vesâir, ruhanî, nefsânî, cismânî sıfatlarına müteallik beyân dâiresinden hâriç, âlîm olan Halık'tan başkası için bilinmesi gayr-i kaabil bir nice mütenevvi' feyizler, her ân, her saniye feyezan edip du­ruyor da, inşân bu sayede varlığını muhafaza edebiliyor.
       
      Biraz izah edelim: İnsan ibtidâen vücuda müstahak olmadığı gibi bekaaen de müstahak değildir. Bu, ancak mebde-i evvel olan Zât-ı Bârîi'nin bir ihsanıdır. Nasıl ki insanın ilk önce vücuda gelmesi kendi­sine bütün adem-i aslînin (aslında yok bulunmanın) yolları kapanmadıkça düşünülemez, insanın vücut üzerine bekaası da kendisine adem-i târînin (sonradan yok olmanın) bütün yolları münsed (kapa­tılmış) olmadıkça tasavvur olunamaz. Çünkü devam ve istimrar, Vâcibü'l Vücûd'un hasaisindendir (özelliklerindendir).
       
      Şu da mâ'lumdur ki: İnsanın varlığının tevakkuf ettiği ilel ve şerait (sebebler ve şartlar), umûr-ı vücudiyyeden olduğuna göre mütenâhidir. Zira, taht-ı vücuda giren şeylerin mütenâhi olması va­ciptir. Fakat insanın varlığında medhali bulunan umûr-ı ademiyye (yok olma sebebleri) böyle değildir, bunlar gayr-i mütenâhidir. Bir şe­yin varlığı için gayr-i mütenâhi maniaların bulunmasında istihale (ko­laylık) yoktur. Müstehil olan nihayetsiz maniaların taht-ı vücuda du­hulüdür. Artık böyle birçok maniaların irtifaı, yâni bunların her an vü­cuda getirilmesi nefs-ül-emirde mümkün iken vücude getirilmeyip de böyle adem üzerinde kalmaları hakikaten gayr-i mütenâhi nimet­lerdendir. Bu, böyle olduğu gibi insanın varlığını temin eden yakın uzak ilel ve şeraitin ve insanın vücuduna tâbi' kemâlat ve melekâtın ibtidâen ve bekaaen varlıkları da böyle gayr-i mütenâhi ni'metlerden başka değildir.
       
      Artık tavazzuh ediyor ki, insan üzerine her an muhtelif cihetlerden gayr-i mütenâhi nimetler feyezan edip durmaktadır.
       
      Ya Rabbî! Seni tenzih ederim. İlâhî! Senin saltanatın ne büyüktür! Gözler nazarlarıyla seni mülahaza edemez, akıllar düşünceleriyle seni mütalâada bulunamaz. Şân-ı ulûhiyyetin bir şeye benzemez, ihsanın nihayet bulmaz, bizler ise seni bilmekte mütehayyirleriz (şaşkınlarız), merâsim-i şükranını îfada acizleriz, turuk-ı ma'rifetine hidâyet et, hukuku ni'metini edaya muvaffak buyurmanı Sen'den niyaz eyle­riz. Sen'in senanı sayıp bitiremeyiz. Sen'den başka mâbud yoktur. Sen'den mağfiret dileriz ve Sana rücu ederiz."
       
      Ebussuûd Efendi'nin bu mealdeki mütalaatı hakikaten pek güzeldir. Mü-fessir Alûsîzade bu âyet-i kerîmenin tefsirinde evvelâ Fahrü'ddin-i Râzî'nin pek hakimane olan beyanatını naklediyor ve sonra da Mevlânâ Ebûssuûd'un son mütalaatını naklederek şöyle diyor: "Bundan tebarüz ediyor ki, Ebussuûd, bu makamın tahkikinde, İmamı (Razî'yi) arkada bırakmıştır. Eğer Razî bunu işitecek olsaydı elbette bunun zikrinde Ebû's-Suûd'a iktidâ eder ve ona iktidâyı ni'metten sayardı."
       
      Görülmektedir ki Ömer Nasuhî Bilmen Hoca bu tefsiri İslâm dünyası­nın en şöhretli tefsirleriyle Razî ile Aliyyülkaari ile ve Alûsizâde ile kıyasla­yarak nefis bir ilmi ziyafet sunmakta ve Ebussuûd Efendi hazretlerini tebcil ve tefsirini bazı noktalarda hepsinin üzerine çıkarmaktadır.
       
      Bir tevafuk olarak şunu da belirtmek isteriz ki, Ebussuûd muhteremin Hakk'ın nimetleri konusunda verdiği misaller devrin âlim ve şâir padişahı Kanunî Sultan Süleyman'ın "Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi? Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" anlayışına ve anlatı­şına da uygun hattâ paralel düşmektedir.
       
      İsrâiliyyât meselesi
       
      İslâm Mekke'de müşriklerin, Medine'de de Yahudilerin muhlefetiyle kar­şılaşmıştır. Kur'an, bilhassa Sûre-i Bakara "Yâ beni isrâile" diye başlayan bir çok âyetlere mâliktir. Yahudilerden Müslüman olanlar da vardır. Bu bakım­dan gerek onların ve gerekse muhitin bu konuda vermiş oldukları bilgiler demek olan "İsrâiliyyât" tan mutlak
      sakınmak mümkün değildir.
       
      Nitekim muhterem müellif Ebussuûd Efendi de, bu konuda bazı alıntı­lar yapmıştır. Esasen onun bir metodu bütün rivayetleri sıralamak fakat so­nunda itibar edilmesi veya edilmemesi gerekeni açıkça belirtmektir. İsrâiliyyât konusunda da Hazret bazı rivayetleri almışsa da bunları ya kısmen menkıbe olarak zikretmiş fakat ekseriya da niçin kale alınmaması gereğini göstermiştir. Harut ile Marut meselesindeki akli izahı bunlardan bir misal­dir. Tarih araştırmalarının gelişmemiş olduğu o devirde meşhur "Târihte ef­sane, fakat efsanede de târih vardır" fehvasınca bu gibi rivayetler zikredilmiş ve fakat daima "Akl-ı selîm'e havale edilmişlerdir.
       

      Eserin yayına hazırlanışı
       
      1-Eser önce Arapça aslından tercüme edildi. Çok yüksek bir Arapça ile yazılmış ve medrese kültürünün zirvesinde oluşmuş eserin tercümesinde azamî dikkat gösterildi ve en küçük bir mânâ kayması önlenmeye çalışıldı.
       
      2-İcaza ve Arapçanın inceliklerine çok Önem veren eserdeki gramer bil­gilerinin tekrarı ve tamamen dilbilgisine ait bazı kısımlar terkedidi.
       
      3-Sonra redaksiyon faslı başladı. Aradaki beş yüz yıla yakın zamanın koyduğu engeller kaldırılmaya çalışıldı.Redaksiyonda öne alınan hedef ese­rin öğretici ve kolay anlaşılır olması idi.
       
      4-Bu sebeble önce âyetlerin asılları
       
      5-Sonra Latin alfabesiyle yazılışları
       
      6-Daha sonra da mealleri verildi.
       
      7-Bununla da iktifa edilmedi ve yorumda âyetlerin hem latince alfabe­siyle asılları ve hem de mealleri tekrar verildi. Böylece biraz Osmanlıca bi­lenlerin âyetlere daha kolay nüfuz etmeleri ve Kur'an diline yakınlaşmaları hedeflendi.
       
      8-Öğreticilik vasfını daha da güçlendirmek için âyetler cümlelerine bö­lünerek ve cümleler ayrı ayrı ele alınarak yorumları verildi ve böylece anla­şılmasını kolaylaştıracak her şey yapılmış oldu.
       
      9-Yukarıda, İbrahim Suresinin 34. âyeti hakkında, Ebussuûd Efendi'nin eserdeki açıklamasının, Ömer Nasûhî Bilmen tarafından yapılmış çok muh­kem tercümesinin bile, anlaşılabilmesi için, neredeyse tekrar tercümeye muhtaç görünmesi ortaya koymaktadır ki eserin bu günkü dile çevrilmesi çok güç bir iştir. Bu bakımdan bazı deyimleri ve terimleri olduğu gibi zik­rettik ve mânasını da parantez içinde gösterdik.
       
      10-Mütercim, tefsirde isimleri geçen şahısların ölüm ve doğum tarihle­rini ve soy nisbe'lerini ilâve etti ki kronolojik anlayış ve kontrol kolaylaşsın.
       
      11-Dipnotları ilave edildi ve bunlarla;
       
      a- Bu tefsirin bu günkü tefsirlere tesirini göstermek
      b- Bu tefsirde bahsedilen hadisi şeriflerin, bu günkü kaynaklardaki yerini belli etmek
      c- Bazı mefhum ve müesseseleri açıklamak
      ç- Diğer bazı tefsirlerle mukayesesini yapmak gayesi güdüldü.
       
      12-Her sayfaya sûre ve âyet numarası başlıkta konarak verildi.
       
      13-Her cildde eserin içindekiler tafsilatıyla verildiği gibi, endeks de kondu.
       
      14-Bu Tefsir'in iki kaynağı olan Keşşaf ve Kazî tefsirleri veya hakkında özet bir bilgi de ayrıca sunulmuştur.
       
      Sallallahü aleyhi vesellem, Radiyallahü teala anh ve benzeri tazim de­yimleri için aslî harfleriyle yapılmış istif işarederi kondu.
       
      15-Etraflı bir sunuş yazısından maada Ebussuûd Efendinin hayatının kronolojisi de verildi.
       
      16-Böylece, zenginleştirilmiş ve adetâ güncelleştirilmiş ansiklopedik bir kaynak tefsir ortaya çıktı. Kısaca, Kanuni Sultan Süleyman'ın, Mimar Koca Sinan'a yaptırdığı Süleymaniye'nin, tefsir sahasındaki ikizi olan bu muhte­şem ilmi esere gerekli hizmet layıkıyla yapılmaya çalışıldı.
       
      Dinî düşünce sahasında olduğu gibi, tefsir konusunda da neredeyse bir anarşinin yaşandığı ülkemizde ve şu günlerde toplumumuzun sağlık ve yü­celik devrinin verimli meyvesi ve Süleymaniye kadar sade ve muhteşem bu eser bir ana kaynak olarak elbette daha da büyük bir ehemmiyet kazanmış bulunmaktadır.
       
      Bu Tefsir, yüksek bir fikir adamının, kudretli bir dini seciyenin ve ken­dini kabul ettirmiş bir devlet recülünün "Eser-i tefekkürü" dür. Bu fark kendisini hemen her satırında hissettirmektedir. Zaten bu tefsirin isminin "Irşâd-ı akl-ı selim"le başlaması da akla ve tefekküre verdiği önemi göster­mektedir. Bunun ötesinde dengeli ve muvazeneli olmak vasfını daima koru­yan bu Tefsirin ilmi seviyesinden maada bize göre iki büyük fazileti var. Bi­rincisi çok büyük bir edebi belirtmesi, ikincisi bir çok kere de coşkun bir dinî vecdile okuyucusunu kuşatmasıdır. Dini hayatın bölünmez bir hayatiyet kaynağı olan edeb ile vecdi de ihmal etmeyen bu ilmi eseri İslâm-Türk Kül­türüne beş yüz yıl sonra da olsa kazandırmanın hamd'i ve şükranı içindeyiz.
       
      Veminallahı tevfik.
       
      Editör
       
       
                     MÜELLİFİN ÖNSÖZÜ

      Allah'ın Yüceliği
       
       
      Resulü Hz. Muhammed'i (sav) hidâyet ve hak din (dini'l-hak) ile gönderen; ilâhî emir ve nehiylerle ilgili hükümleri muhtevi mukaddes usullerin (şer'-i şerif) âdet ve rükünlerinden (şeâir) büyük küçük her şeyi Resûl'üne bildiren; inananları el-A'zîz (her şeye gaalib ve üstün) ve el-Hamîd (her türlü övgüye lâyık) Allah'ın sırat-ı müstakıîmine ileten; daha önceki semavî kitapları onay­layan (musaddık); her işin doğrusunu söyleyen (nâtık); hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bilakis kâinattaki her şeyin kendisine ihtiyaç duyduğu (es-Samed) hak ma'buda (ma'bud-i bi'l-hakk) ibâdeti emreden; bütünüyle ahenkli ve âyetleri birbiriyle müteşabih, tekrar tekrar bıkılmadan okunan (mesânî) ve okunduğunda haşyetiyle tüyleri ürperten (Zümer 39/23); mehabetiyle (hey­bet, celâl ve azamet) sanki dağları sarsan, demir kütleleri ve sert kayaları eri­ten (Ra'd 13/31); çözümü her güç meseleyi kolaylaştıran; Arapların atası Kahtan'dan bu yana gelmiş geçmiş bütün söz ustalarını susturan; şiir ve edebiyat sihirbazlarını şaşkınlık içinde bırakan; bir araya gelip toplamalar ve aralarında yardımlaşsalar bile benzerini veya eşdeğerini meydana getirmek hususunda bütün insanları ve cinleri âciz bırakan (Bakara 2/23-24); beyyinelerin en aşikârı ve hüccetlerin en parlağı Kur'an-ı Kerîm'i, akıl sahip­leri (ülü'l-elbab) üzerinde düşünüp ibret alsınlar (tedebbür ve tezekkür et­sinler) diye eğrisi-büğrüsü olmayan (gayra zîı'vec/Zümer 39/28) bir Arapça ile Resûlü'ne indiren Allah ne yücedir!
       
       
      Kur'an'ın çağrısına uyan kurtulur
       
      Yüce Rabbimiz uzunca bir fetret devrinden (Peygambersiz geçen bir za­man dilimi) sonra Hz. Muhammed'e (sav) Kur'an'ı indirdi. O da insanlar apa­çık bir dalâlet (sapıklık) içindeyken onlara Kur'an ile hak yolu gösterdi. Böy­lece bâtılın karanlığı sıyrılıp açıldı ve Hakk'ın nuru ufukta yükseldi. Şimdi kim Kur'an'ın çağrısına uyarsa o kurtuluşa erer; kim ona karşı direnir, heva ve heveslerini Tanrı edinirse o felâket çukurunun kenanndadır ve sonuçta da oraya yuvarlanır. Şurası da bir gerçektir ki Allah'ın nurundan nasibi ol­mayan kimsenin âkibeti karanlıktır.
       
      Yüce Allah (cc), Resulü Hz. Muhammed'e (sav), onun Ehl-i Beyt'ine, itaat­kâr ve faziletli Ashab'ına, hayırda onların izinden gidenlere salât, selâm ve rahmet eylesin; onların sânlarını yüceltsin; yıldızlar birbirini izledikçe, gece ve gündüz birbiri peşinden gidip geldikçe salât ve rahmetini onların üzerine yağdırsın!
       
      Bütün bunlardan sonra (emma ba'd) hidâyet eden, doğru yolu gösteren (Hâdî) Rabbinin rahmetine muhtaç; O'nun fakir kulu (el-a'bdü'l-fakıîr) Ebussuûd b. Muhammed el-I'mâdî der ki:
       
       
      Yaratılışın gayesi
       
      Bu kâinat kitabının tek harfi henüz yazık değilken onun meydana geti­rilmesindeki asil sebep, Adem babamız henüz ortada yok iken, onun hamu­runun yuğrulmasındaki derin hikmet; Mecîd (gerçek şeref, lütuf ve kerem sahibi), Muîd (her şeyi ilk yaratılıştaki hâline çeviren, öldürdükten sonra di­rilten, hayata iade eden) ve Bârî (yaratan, şekil ve nizam veren, düzenleyen) Yüce Yaratıcı'nın hakkıyla bilinmek ve kendisine kulluk (ibadet) edilmek is­temesidir (Zâriyat 51/56). Bu maksada erişmek için de Kur'an hükümlerini iyice anlamaktan başka yol yoktur.
       
      Gerçi Aziz (her şeye üstün ve gaalib) Allah (cc)-, sonsuz kudretinin delille­rini kâinat kitabının sayfalarına yazmış; vahdaniyetinin bayraklarını madde­nin cevher (öz) ve arazlarına (ilinti, vasıf) dikmiş; cihanın her zerresini, bil­ginin her damlasını, kudret kaleminin geçtiği her noktayı, örneksiz icat lev­hasına yazılan her harfi cemalini gösteren bir ayna; kemal sıfatlarını düşün­düren bir vâsıta; şüphe götürmeyen kesin delil ve kendisine yönelenler için sapma imkânı vermeyen düz ve geniş bir yol kılmıştır. Özetle tabiatın her zerresi Rabbin belgelerini okuyup açıklayan bir hatib gibidir. Bu seslere ku­lak verip dinleyenler onun insanlara akılları ölçüsünde sırlarını açıkladığını, sorulanları uygunca cevaplandırdığını, hikmetlerinin bazılarını gizlediğini ba­zılarının da ince işaretlerini verdiğini göreceklerdir.
       
       Yaratılışı anlamak için Kur'an'ın gerekliliği
       
      Fakat söz konusu bütün bu belge ve delillerden yararlanmak; işaret ve alâmetleri amaca uygun kullanmak; o beşer üstü ifadelerin mânâlarını, satır aralarında gizlenmiş kaza ve kader sırlarının sembollerini kavramak güç ve kuvvet sahibi Allah'ın (cc) tevfiki olmadan yalnız insan aklının üstesinden ge­lebileceği bir şey değildir. İşte Rabbin kitabı Kur'an'ın indirilmesinden murad budur. Kur'an öyle bir İlâhî kitaptır ki İslâm'ı ayrıntılarıyla ortaya koyar (tafsil eder); müteşabihatın müşkillerini açar; hazeratü'l-kudsün, en­biya ve evliya ruhlarının toplandığı makamların örtülerini aralayarak insanlı­ğın pek gizli sırlarına ulaşmayı sağlar. En üstün melekeler bu kitapla kazanı­lır, dünya ve âhiret saadetine yine bu kitapla erişilir. Bununla beraber sânı yüce Kur'an'ın âyetlerinden bazılarının ifâdeleri kapalı (muğlak) olduğundan anlaşılmaları oldukça güçtür. Zaten onu her yönden mutlak manâsıyla an­lamak, semânın sonunu bulmak veya onun burçlarına çıkıp oturmak kadar imkânsızdır. Böyle olması da tabiîdir. Çünkü birbirinden farklı konulara te­mas eder; nazarî ve amelî bilim ve fenlerin birçok inceliklerini, şer'î hü­kümlerle bunların delillerini içerir; mülk ve melekût âlemlerinden haberler verir; aynı zamanda birtakım emirler ve yasaklar öngörür. Kur'an-ı Kerîm, eşsiz ve benzersiz bir üslûpla Levh-ı Mahfûz'dan istinsah edilmiş; çehresi i'caz (herkesi âciz bırakma, az söz ile çok mânâ anlatma) nuru ile peçelenmiş; zamanı gelince açıklanması gerekli gerçekler, o gün için akıllardan giz­lenmiş; onun ışığının parlaklığı gözleri kamaştırmış tır.
       
       
      İşte bunun içindir ki her zaman ve her ülkede kalem erbabının sultanları sayılan büyük bilginler, Kur'an-ı Kerîm'i tefsire, âyetlerinin anlaşılmasını ko­laylaştırmaya çalışmışlar ve bu alanda pek değerli eserler tasnif ve telif et­mişlerdir.
       
       İlk tabaka müfessirler ve sonrakiler
       
      Hz. Peygamber'den bu yana kendilerine ulaşan rivayetler doğrultu­sunda çalışan tahkik ehli ilk tabaka tefsir uleması âyetlerin mânâlarını, keli­melerin kök ve iştikaklarını, kıraat imamlarının okuyuşlarına göre kazandık­ları anlam inceliklerini açıklamak ve bunlardan istihraç edilen hükümleri or­taya koymakla yetinmişlerdir. Daha araştırmacı olan son devir tefsir ulemâsı ise Kur'an'ın mucizevî vasıflarını ve diğer ilâhî kitaplar karşısındaki üs­tünlüğünü göstermek amacıyla yukarda zikredilenlerin yanısıra âyetlerin içerdikleri sır ve işâretleri de açığa çıkarmak için büyük çaba harcamışlardır. Özellikle Zemahşerî'nin (Ebu'l-Kasım Car Allah Mahmud b. Ömer b. Ahmed; Doğ: Hârizm'e bağlı Zemahşer, 467/1075-01: Amuderya kenarın­daki Ürgenç 538/1144) "el-Keşşâf an Hakaikı't-Tenzîl ve Uyun el-Akavil fî Vucûhe't-Te'vîl" ve Beyzavî'nin (Abdullah b. Ömer; Doğ:?-Öl: Tebriz, 716/1291) "Envâru't-Tenzil ve Esrârü't-Te'vil" adlı tefsirleri gerçekten eş­siz ve kendi dönemlerinde bu alanda yazılmış olan eserlerin en üstünleridir. Bu iki kitabı okuduğum ve okuttuğum geçmişteki yıllarda sürekli içimde duyduğum bir arzu vardı: Bunların yararlı görüş ve düşüncelerini inciler gibi dizeyim; diğer kitaplarda gördüğüm paha biçilmez hakikat ve incelikleri, ilâhî inayet ve sübhanî hidâyetin bir lütfü olarak kalbime doğan ilgi çekici bir takım bilgileri de bunlara ilâve edeyim. Böylece Kur'an hazinesinde saklı ha­kikat ve rumuzları nefisleri tatmin edecek, gözleri aydınlatacak ve onun sâ­nına yakışacak hoş bir tertip ve üslûp ile te'lif ederek Allah'ın yeryüzündeki halîfesi, İslâmiyetin sancaktarı, nice zâlimlerle firavunlara boyun eğdiren, kayzerlerin ve kisraların alınlarını topraklara bulayan, Azîz Allah'ın nusraü ve cesur ordusunun gücüyle doğu ve baü ülkelerinin fâtihi, şehinşâh-ı cihan, fahametlû (ulu, kadri ve sânı yüce) Hakan, Sultan Süleyman Han'ın bayındır hazinesine armağan edeyim. O gayret ve himmeti büyük padişah, aydınlık bir azimle doğuya yöneldi de doğunun en uzak ülkesine kadar gitti; sonra batıya yöneldi de güneşin battığı yere hattâ daha aşağısına vardı. (Kehf 18/83-84)'. Böylece doğu-baü ufuklarıyla, kuzey-güney kutupları arasında kalan ülkeler onun hâkimiyeti altına girdi ve onun adaletli bayrağının gölge­sine sığındı. Eski dünyanın dört bir yanında kurulu minberler onun adının okunmasıyla şereflendi. O öyle bir hakandır ki devleti dünyayı kapladı, ge­mileri Bahr-i Muhitlerde yüzdü.
       
      Sultan Süleyman, kendisi gibi pek çok ülkenin sahip ve mâliki; âlemler üzerinde Allah'ın (cc) gölgesi; Arab'ın, Acem'in ve Rûm'un sultanı; doğuların ve batıların hakanı; ilâhî kudretin teyid ettiği muktedir önder; sübhanî izze­tin azîz kıldığı halîfe; "Hâdimü'l-Haremeyni'ş-Şerîfeyn" (ta'zime lâyık iki ha­remin, Mekke ile Medîne'nin hizmetkârı); memlekette mer'î kanunların vâzıı; Osmanlı padişahlarının onuncusu, fetihleri kitaplar dolduran, ünlü kahraman, mansur ve muzaffer Yavuz Sultan Selim Han oğludur. Sultan Se­lim Han da saâdedû (mutluluk bahşeden) Sultan Bayezîd Han oğludur. Onun saltanatının silsilesi müteselsilen zamanın silsilesinin sonuna kadar zeval bulmasın ve eslâf-ı izamının ruhları Rıdvan cennetlerinde mütenezzih olsun!
       
      Fakat aczim, azmime engel oldu. Niyetlendiğim işin azameti karşısında tereddüt içinde kaldım. Dağların etekleri ile dorukları ne kadar mesafeli! Ül­ker yıldızı ile yeryüzü arası ne kadar uzak! Anka kuşunu avlamak ne kadar zor! Gökteki burçlardan "İkizler"i tutup bağlamak ne kadar imkânsız!
      1 Müellif merhum burada el-Kehf (18) sûresinin 83-85. âyetlerine imâ yoluyla te­mas ederek kapalı bir istiare ile Sultan Süleyman Han'ı, İskender-i Zülkarneyn'e benzetiyor.


      İşlerim daha da çoğaldı
       
      Aradan akıp geçen zaman şartları değiştirdi. Kadılık ve kazaskerlik gö­revleri nedeniyle omuzlarıma ağır işler yüklendi. Savaş ve seferlerde pek çok yer dolaşmak zorunda kaldım. Ama hep bir fırsat çıkmasını beklemektey­dim. Güya sükûnet içinde, kalb huzuru ve gönül rahatlığı ile geçmişi telâfi edecek ve gayeme ulaşacaktım. Ne yazık ki şartlar daha da ağırlaştı; önceki­lerden daha meşakkatli işlere düştüm. İnsanların müşkillerini çözümlemek ve aralarında tahaddüs eden da'vaları karara bağlamak üzere Şeyh-ül İslâm­lık makamına getirildim. Yağmurdan kaçarken sellere tutuldum. Zeyd ile Amr'm maceraları benim de başıma geldi. Artık hâlimi şâirin şu mısralarıyla anlatmaya başladım:
       
      "Bir zamanlar başımdaki olaylardan sana dert yanıyordum.
      Sağlıklı günlerimi hasta sanıyordum.
      Sonra asıl kaçındığım olaylar başıma gelince geçmiş günlerimin kıymetini o zaman anladım. "
       
       Nihayet yazmaya başladım
       
      En sonunda sakin bir kafa bulma ümidim tamamen kayboldu. Baktım ki fırsat hızla kaçmakta, eldeki imkânlar yok olmakta, ihtiyarlık bastırmakta, gücüm zayıflamakta, ecel yaklaşmakta, hayât güneşi batmaya yüz tutmakta­dır. O zaman işlerin çokluğuna bakmaksızın öteden beri niyet ve arzu etti­ğim tefsiri yazmağa ve Yüce Allah'ın (cc) lûtfu ve tevfikiyle tamamlandığında onu "İrşâdü'l-Akli's-Selîm İlâ Mezaye'l-Kitabi'l-Kerîm = Akl-ı Selîm'in, Bit­işik Kaynağı Olan Kur'an-ı Kerîm'e İrşadı" olarak isimlendirmeye karar verdim.
       
       Niyaz ve duâ
       
      Celâl ve azamet sahibi, mülk ve melekût âlemlerinin tek yaratıcısı Rabbimden beni, niyet ve arzumu gerçekleştirmeye muvaffak kılmasını; yanlış ve yanılgıya düşmekten korumasını; bu eseri en güzel şekilde tamamlamak için bana yol göstermesini; kıyamet .gününde yararlanacağım en hayırlı hiz­met saymasını niyaz ederim.
       
      Ey yalvarıp yakarmak için izlerimizi koruyucu kapısına zilletle çevirdi­ğimiz Yüce Mevlâ! Ey dilek sahiplerinin yüce katına el açtığı Rabbimiz! Tevfik nurlarını üzerimize yağdır; bizi hakikatlerin ince sırlarına vâkıf eyle; hidâ­yet yolunda ayaklarımızı sabit kıl; bizi buyruğuna ve rızana uygun olarak ko­nuştur.
       
      Bizleri bir an, bir saniye bile kendi nefsimize bırakma; hayır neredeyse başımızı oraya çek. İşte boynumuz bükük, başımız yerde, yalvararak sana geldik, feyiz dağıtan kapını çalıyoruz. Her işte sığınılacak yalnız Sensin, Sen­den başka Rabbimiz yoktur, Senin hayrından başka hayır da yoktur. Bütün işlerin anahtarları yalnız Senin elindedir. Yaratmak da Senin, buyurmak da Senindir. Kıyamet günü dirilişten sonra dönüş yine yalnız  Sanadır.  ( ebusuud tefsiri kitap, ebusuud tefsiri oku, ebusuud tefsiri kitabı, şeyhülislam ebusuud efendi tefsir külliyatı, ucuz ebusuud tefsiri, 12 cilt ebusuud tefsiri fiyatı, Ali akın tercümesi, ebusuud tefsir tercümesi, Boğaziçi yayınları, ucuz tefsir )





      Boğaziçi Yayınları Şeyhülislam Ebussud Efendi nin yazdığı 12 cilt Ebusuud Tefsiri adlı Kuranı Kerim tefsiri ni incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok KoduSuud Tefs 2
      MarkaBoğaziçi Yayınları
      Stok DurumuBu ürün geçici olarak temin edilememektedir.
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.