• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG ve PTT kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Fütuhatı Mekkiye, Muhiddin-i Arabi

      Fütuhatı Mekkiye, Muhiddin-i Arabi
      Görsel 1
      Fiyat:
      100,00 TL
      İndirimli Fiyat (%40) :
      60,00 TL
      Kazancınız 40,00 TL
      60.00 www.goncakitap.com.tr
      Aynı Gün Kargo

      Kitap             Fütuhat-ı Mekkiye      
      Yazar            Muhyiddin-i İbn Arabi
      Yayınevi        Esma Yayınları
      Tercüme        Selahaddin Alpay - Mustafa Varlı
      Kağıt - Cilt     2.Hamur ,  Ciltli
      Sayfa - Ebat  680 sayfa,  17x24 cm
      Yayın Yılı       2018



      Mihiddini Arabi Futuhatı Mekkiye kitabını incelemektesiniz.
      Esma Yayınları Fütuhatı Mekkiye kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
        
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
       


        futuhatı mekkiye muhiddini ibni arabi


        ÖNSÖZÜMÜZ
       
       Muhterem okuyucularım, Aziz Müslümanlar!
       
      Himmetleri varolsun bir çok münevver din adamlarımız bu memleketin yarım asra yaklaşan dini ilimlerdeki aksayan ve gerileyen bilgileri telâfi etmek için bir çok faydalı eserleri telif ve tercüme ederek tarihi boyunca Allah'ına, Resulüne ve vata­nına devletine kalben bağlı ulan müstakbel ve dindar Türk gençliğinin hizmetine vermiş bulunmaktadır. Şu nokta iyice bilinmeli ki Allah'sız ve imansız bir kütle hiç bir zaman payidar olamaz. Vatanın yükselmesi, yaşaması, ve payidar olması an­cak sağlam bir akide kalpte yaşatılan kuvvetli bir iman ve Al­lah aşkiyle mümkün olur.
       
      Bilhassa dinimizin getirdiği İlahi kanunlar ve hükümler, yalnız müslümanlar için değil bütün dünya için bir nur ve rah­met olmuştur. Bilhassa Türkler bu dine bütün varlıklarıyle sa­rıldıklarından, ve ahkamını amel ettiklerinden dolayı vatan te­sis etmişler ve büyük bir imparatorluk ve medeniyyet kurmuş­lardır.
       
      Resulüllah efendimizin hayırlı ümmetlerinden ve en başta gelen fedakâr bir kütle olmuşlardır. Şu cihet açıkça biliniyor ki İslâmiyet çalışmayı emreder, İslâmiyet güzel ahlâkı emreder, İslâmiyet ataleti, tenbelliği, manâsız ham taassubu red eder. İslâmiyet dünya ve ahiret huzuru ve Mutluluğunu temin eder. İslâmiyet tecavüzü (yerine göre) red eder, İslâmiyet barışı se­ver, İslâmiyet her türlü ilim ve fende ilerlemeyi emreder, İslâ­miyet bid'at ve hurafeleri kabul etmez, İslâmiyet zulüm ve zor­balığı şiddetle red eder. İslâm'da adalet ve hukuk vardır, İs­lâm'da kölelik yoktur.
       
      Bütün bunlardan anladığımıza göre İslâmiyet dört başı ma­mur bir dindir. İşte bu zayıf ve naçiz arkadaşınız da içleri imanla dolu memleket çocuklarının hizmetine İslâm'ın en bü­yük mutasavvıflarından Şeyh Mühiddin-i bin Arabinin Müellefatından olan Fütuhatı Mekkiyeyi tercüme edip sunmakla şeref duyar.
       
      Muhterem okuyucularım! Sizlere sunduğumuz bu eser hak­kında biraz bilgi verelim. Bu muhterem zatın hayat hikâyesini tafsilatiyle kitabımızın sonunda bulacaksınız. Kendisi İspanya kıtasının Endülüs'ünde dünyaya gelmiş hicaz araplarının en Asil bir ailesine intisabı vardır. Bu Aile cömertliğiyle, söz ve ahitleriyle, şairliğiyle ün almış bir aile idi. Abbasi Devletinin kurulmasiyle Şam Emeviye devletinin yıkılması takibata uğra­yanlardan bazı kütleler, mağribe iltica ederek oradan İspan­ya'ya geçmişler Endülüs Emeviye devletini kurmuşlardı.
       
      Tarık bin Zeyyad, Musa bin Naşir gibi İslâm kahramanları, cebelüt-tarık boğazını geçtikten sonra gemilerini yakarak maiyyetlerine ya ölüm veya yasamak için mücadele ruhunu alev­lendirmiş ve İslâm'ın İspanya'ya tutunup kalmasına ve yayıl­masına sebep olmuşlardır.
       
      İşte İslâm fütuhatı İspanya'da genişlemiş Abdürahman Gafiki kumandasındaki İslâm orduları Pireneleri aşarak Fran­sa'yı dahi tehdit ederek, Puvatya'ya kadar varmışlardır.

      İşte bu Muazzam fütuhatı Batı'dan Araplar, Doğudan da Türkler tamamlamış olsalardı, bugün için bütün Avrupa İslâm ülkesi haline gelirdi. İşte bu olay, İspanya'da kurulan Endülüs İslâm devletinin sekiz buçuk asra yakın payidar olmasına se­bep olmuş muazzam İslâm medeniyetinin doğmasına amil ol­muştu.
       
      Avrupa o devirlerde cehalet içinde ve şövalyelik yaşantısını yaşarken İspanya'da şehirler kuruluyor, kütüphaneler tesis ediliyor, alimler yetişiyor, saraylar, hastahaneler, imaret hane­ler, camiler, mescidler, hamamlar, yollar yapılıyor. İlme susa­mış binlerce talebe Avrupa'dan, Afrika'dan, Asya'dan oraya akın ediyor, ve feyizlerini alıyorlardı... Tıb, Astronomi, yapı ilimleri tarih coğrafya, edebiyat, ve bilhassa dinî ilimler, fıkıh, hadis, felsefe, mantık, gibi ilimler oldukça gelişmiş, ve büyük alimler yetişmiş, bunların yazdıkları binlerce eser, kütüphane raflarını doldurmuştu.
       
      Esefle arz edeyim ki, bu gün için bu İslâm diyarında, tarihi bir kaç kalıntıdan ve o muazzam medeniyetin cansız yapıların­dan başka bir şey kalmamıştır, Avrupa'da Rönesansın doğması­nın birinci amillerinden biri Endülüs İslâm medeniyyetidir. Bin bir tercüme ve telif eserlerle dolu kütüphaneler, yağma edilmiş yıkılmış ve yakılmış, İslâm halkı da kılıçtan geçirilmiş, ve son olarak sahillere doğru kaçışan Müslümanları da Barba­ros Hayrettin paşa kurtararak Cezayir'e götürüp yerleştirmiş, ve böylece Endülüs İslâm devleti de bunca asırdan sonra, düş­tüğü sefahat ve Ahlâksızlığın, bir birini çekememezliğin cezası­nı ağırca ödemişti. Son hükümdarlarından üçüncü Abdürrahman bu muazzam İslâm diyarının parçalanması ve yok olması acısiyle ağlarken, faziletli annesi oğluna şöyle hitap etmiştir:
       
      Ağla gözüm ağla hicran yaraşır
      Vatansız erkeğe zindan yaraşır
       
      Böylece İslâm'ın arasına nifak, adaletsizlik, zulüm tefrika, girmesi Allah, Kuran ve Peygamberi yolundan ayrıldığı için bu azamet çökmeye başlamış, ve bilhassa ilimden uzaklaşma keyif ve sefaya, sefahate meyletme koca Endülüs İslâm medeniyeti­nin yok olmasına sebep olmuştur, Bu bizler için bir ders olmalı, seciye ve ahlâkımızı sağlam tutmalı, örf ve adetlerimizi bin yıl­lık tarihimizi sarsacak, ahlâki düşkünlüklerden uzak kalmalı­yız, tarih bir dersi ibrettir, koca İmparatorluğumuzdan bize emanet kalan Anadolu, ancak kuvvetli bir seciye ve ahlâk, sağ­lam bir akide ve iman, ve durmadan çalışmak, ve ilme fenne bağlanmakla bu vatanı ve şüheda diyarını koruyabiliriz.
      Muhterem okuyucularım! İşte bu kitabın yazarı böyle bir di­yarda doğmuş yetişmiş, zamanının büyük mutasavvıflarından biriydi. Hayatı boyunca eser yazmış, talebe yetiştirmiş doğu ve batıyı dolaşmış, adı bütün cihana ve İslâm ülkelerine yayılmış ve itibar görmüştü.
       
      Futuhatı mekkiyesini hicazda yazmış, ve hocasına ithaf et­mişti. Tahminen 2800 sahife tutan bu muazzam eser, gayet ka­palı, zor bir dil ve lisan üzerine ve üslubu ile yazılmıştır. Cüm­leler arası, başlangıç ve sonu hiç bir şekilde noktalanmamış ve ayrılmamıştı. Ağır tasavvufi fikir ve münakaşalarla lebaleb do­ludur.
       
      Mana ve fikir bakımından bu eserde üç yön görülmektedir,
       
      — Kendi şahsiyyeti ve ermişliği ve fikirleri,
      — Şeriat ve Ahkâm yönünden düşünceleri ve tavsiyeleri,
      — Tasavvufi şiirleri.
       
      Yaşadığımız günlerin, zorluğu, hayatın ağır olması, bir insa­nın vakit bulup üç bine yakın Ağır manâlı, ve herkesin hazım edemiyeceği, bu eseri okumaya vakit bulmaması yönünden ve Ahkam şeriat kısımlarında, İslâmda oturmuş ve yerleşmiş ol­ması bakımından, bizler bu büyük zatın tasavvufi düşünceleri­ni, yani Allah ahiret ve din telakkisini, nazara alarak, bu ese­rin faydalı ve en önemli muğlak kısımlarını nıüslüman kardeş­lerimize yarayacak ve anlayacak bir dille tercüme etmeye ka­rar verdik, ve arz ettiğim gibi diğer kısımlarının tercümesinden sarfı nazar ettik. Gayemiz bu şahsiyetin büyüklüğünü, ermişli­ğini, müslüman halkımıza anlatmak ve tanıtmaktır.
       
      Çok kıymetli okuyucularım! Geceli gündüzlü çalışarak mümkün mertebe yanlış yapmadan bu şahsiyyetin fikriyyat mümkün mertebe yanlış yapmadan bu şahsiyetin fikriyat kıs­mını çıkarmak için, beş ay uğraştım, şairliğim olmadığı halde, bazan şeyhin ruhaniyetinden ilham alarak bir kaç kıymetli şi­irini yerine göre ve kendi şiirine sadık kalarak, türkçeye çevir­dim, bunda hece veya aruz vezni diye bir sanat yokur, yalnız aslına uygun bir mana vardır.
       
      Tam kemal sahibi Hazreti Allah olduğu için benimde mu­hakkak bir çok kusur ve noksanlarım vardır ve olacaktır. Ter­ceme sırasında yegâne dikkat ettiğim nokta ifadenin aslına sa­dık kalmak olmuştur. Çünkü bu eser bir biriyle çelişen fikirleri kapsadığı için bunları bugünkü saçma terimlerle ve uydurma kökü olmayan kelimelerle bu günkü türkçemizde ifade etmek imkansızdır. Bu sebeple biraz eski birazda yeni türkçedeki oturmuş ve yerini bulmuş terim ve kelimeler kullanarak mak­sadımızı anlatmaya çalıştık. Kitabımızın sonunda burada ge­çen bazı kelime ve istilahların türkçe olarak kısa bir lûgatcesini koydum.
       
      Bu kitabın tercümesine başlamadan evvel uzun uzun dü­şümdüm, daha doğrusu cesaretim yoktu, büyük şeyhin ruhani-yetinden çekmiyordum. Hata yapmaktan korkuyordum. Fakat Allah'ın inayeti bana yetişti, rüyamda bu ulu zatın bana sesle­nerek beni Anadolu çocuklarına ve halkına tanıt, ben onları se­verim, vaktiyle o diyarları da ziyaret etmiştim. Mevlâna gibi bir talebem vardır, diye seslenmesi bana bu kitabı terecüme et­meme, ve bilhassa beni tanıyan Allah sever vatandaşlarımın ve hususiyle Şakir Hoca Kitabevi'nin maddî ve manevî teşvik ve desteğiyle bu eserin tercüme ve tabına tevessül edilmiştir. Zatın rızasını kazanmış isek ne mutlu bizlere.
       
      Muhterem kardeşlerim! Bu kitabı okurken bir masal veya uydurma bir hikâye veya bir vehim mahsulü ve maksadiyle ya­zıldığını zan etmeyin, bu zat gerçek olarak miraç sahibi bir ev­liyadır. Allahü teâlânın, Evliyaları için Kuranında zikrettidiği gibi onları hiç bir korku ve endişe tutmaz, buyururlar. Bütün imbatlarını Kur'an âyetlerinden, hadislerden ve kendisinin manen olan esrarından almış, gördüğünü bildiğini, duyduğu­nu yazmış ve anlatmıştır. Hadisleri iyi bilenler ve büyük zatla­rın başta Peygamberimiz olduğu halde naklettikleri rivayet ve hadislerden bu zatın doğru ve gerçekçi olduğunu anlar ve tas­dik ederler.
       
      İşte bu sebeple zamanının ham düşüncelileri, bu zatı zındık­lıkla, veya peygamberlik iddiasiyle linç etmeye kalkmış Hak Tealâ onu her defasında korumuştur. Kendisi su katılmadık bir gerçekçi idi. Ve hatta Nasihat babası idi. Bildiklerini, duyduk­larını cesaretle söyler etrafını uyarırdı.

      Sizlerde bu kitabı okurken ilk önce hayrete düşeceksiniz, okudukça bu zatı benimseyeceksiniz, ve bu zatın ruhuna indik­çe hakikati görmüş olacaksınız, sakın aklınızdan bir şey geç­mesin, ben bu ön sözümdeki yazımla onun propagandasını yap­mıyorum, yalnız hakikatleri ifade ediyorum. Şeyh Mühiddin hazretleri her şeyden münezzeh temiz ve pak, ilahi Aşkın bir sembolüdür.
       
      Mevlâna Celâleddin Rumî Harretlerine de vaktiyle hücum edilmiş ve bin bir itham altında tutulmuştu. Her büyük kişinin mutlak çekemeyenleri ve düşmanları olduğu gibi bu zatında mevki ve yüceliğini çekemeyen ham kafalar vardı. Bu sebeple kendisine yakışmayan adlar takılmış, ve bir takım kimseler ileri giderek ona (Evliyayı küfür) adını takmışlardı. Bu ne denaet, bu ne bayağılık, bir kerre evliyadan kafir nasıl olur. Bu açıkça Kuranla alay ve istiskal değilmidir?
       
      Muhterem okuyucularım! Bu zat Kuran ahkâmından, tefsi­rinden, hadislerden ve kendine vahiy olunandan başka bir şey ifade etmemiş ve söylememiştir. İşte felsefesi, ilahi anlayışı böyle idi, hiç bir noktasında ne küfür, ve nede bir hezeyana, rastlanamaz, düşünceleri tasavvufidir, tasavvufun ne olduğu­nu bilenler, bu zata hayrandır ve onu anlarlar ve doğrularlar.
       
      Dikkat edilecek olursa bütün hayatı boyunca ilim ve fenne karşı gelenlere karşı koymuş ve onlarla uzun mücadeleler et­mişti.
       
      Fenayı fena, iyiyi iyi olarak göstermiştir. Bundan dolayı se­vilmiş ve takdir edilmiş, maddiyattan uzak ve fakir, ruhan zen­gin olarak yaşamıştır.
       
      Gerek Suriye Selçuklarının ve gerekse Anadolu Selçuk Padi­şahlarının takdir ve sevgisini kazanmıştır. Ne yazık ki ömrü pek uzun sürmemiş 76 yaşının en verimli zamanında göçüp gitmiş doğduğu ve yetiştiği vatanından uzakta ve yine tarihi bir İslâm ülkesinde gözlerini hayata yummuştu. Vatan hasreti gerek şiirlerinde gerekse fikir ve yazılarında açıkça sezilir.
       
       
      Okuyucularımı daha çok tatmin için bu zatın o devirdeki va­tanı olan Endülüste yetişen ulema ve günümüze kadar gelmiş ve dillerde destan olan yapılariyle kütüphanelerini anlatan ve tarafımdan yazılan, bir yazıyı da kitabımızın hitamında bula­caksınız.

      Bu kitabı sizlere tercüme edenin Hayat hiyayesini gelince: Kısaca, sabık hicaz hattı kumandanlarından ve askeri mühen­dislerinden şehit Erzurumlu Osman Feyzi bey mahdumu aslen İstanbullu, ve Rumelili Türk bir babadan 1326-1910 da Medinei Münevverede doğdum, samda nüfusa kayd oldum. Çok küçük yaşta Samda çalık mahallesindeki Şeyh Abdullah tekkesine de­vamlı Kuran tilavetini öğrendim. Daha sonra. Şeyh Hamit et-taki Elnakışbendi hocamdan, arapça sarf ve nahiv, inşa imla, kitabet ve hat, ile Kuran tefsiri, mana ve hadisleri öğrenip yüksek derecede icazet aldım, bu meyanda arapçadan gayri ya­bancı bir dile de merak edip öğrendim.

      Cumhuriyetin ilanın­dan sonra, İzmir havalisinde, yunan işgal ve katliamından son­ra hayatta kalanlarla, İstanbula gelerek, Üsküdar’a yerleştik, ve kuleli askeri idadisine 1925 senesinde girerek ve orayıda 1931 1932 senesinde harp okuluna ve daha sonra, 1934 sene­sinde bir muvazzaf subay olarak şerefli ordumuzun sıralarına katıldım. 15 sene hizmetten sonra, İkinci Dünya Harbinin hi­tamında, 946 senesi sonunda yetiştiğim bu şanlı ordu ocağın­dan ayrılmak mecburiyetinde kaldım. Tekrar hicaza döndüm yüksek okullarda İslâm tarihi, astronomi, topografya okuttum ve bir hayli talebe yetiştirdim, on iki sene memleketim olan İs­tanbul a döndüm. Baki kalan hoş bir sedadır.

      Bu eserin tercümesi Allah'ın inayetiyle 15/haziran/1971 gü­nü temamlamış oldum.
       
       
      Selâhaddin ALPAY
       

       
              Önsöz
        
      Bismillahirrahmanirrahim
       
      "Elhamdü lillahi Rabbı âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedi'n hâtemil enbiyâi vel mürse-lîn. Ve alâ âühi ve sahbihi ecmain."
       
      Hamd, alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, Din gününün sahibi olan Allahu Teâlâ (c.c.)'ya; salat ve selam; Alemlere rah­met olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu ve's selam'a, temiz ehli beytine, ashabına ve bütün ehli islâm ve bütün mümin kullarına olsun.
       
      Yaratıcı ve yaratılmışların arasındaki ilişkiyi, bağı, his ve duyguları, sevgi muhabbet ve aşkların ifadesi ne iledir? Yara­tılmışların canlı olanlarından bitkilere dek baktığımızda her an, her lahza yaratıcısına şükretmenin hazzını zikrederek ya­şadığını duymaktayız ve hissetmekteyiz. Hatta öyle anları olur ki bitki, nebatat âleminin gözyaşlarını ta toprağa kadar ulaştı­rır, toprakta bu gözyaşların ne için aktığını bütün benliğiyle Rabbine olan aşkın ifadesindeki hazzı duyar.
       
      Allahü Zülcelâl, göründü ve gösterdi. Lâkin bu sırrı sonra­dan gizledi. Ve örttü. Kuldaki göz ve görüş, ilk olarak onun isim ve yüceliğini isbat etti. Çünkü bu müşahede ve görüş,
       
      Onun yüce mevcudiyetinin kat i bir subut delilidir. Yani Birinci Adın subutiyetidir. İkinci Adile, bizlere yokluğun ve Mahviye­tin, tahdir müşahadesinin subutuna imkân verdi. Çünkü bun­dan evvel var oluşunu bizlere isbatlamıştır. Şayet asrımız ve asrımızdakiler olmasaydı, yani Alim ve cahiller olmasaydı, hiç bir kişi bu yüceliğin ne birinci ve nede ikinci adını bilip ve öğ­renemezlerdi. Ne Batın ve ne de Zahir bulunabilirdi. Ve ne de Hak Teâlâ'nın (Esmaül Hüsna) yani güzel adlarını ve nede yü­celiğe giden yolu göremezler ve bulamazlardı. Şu varki, bu yol menzillerde yani konaklarda bir tebayün görülür bu hususa Hulul [inceden inceye bir şeye nüfuz etmek] edildiğinde her şey zahir olur ve görülür.
       
      Mesela: Abdülhalim - Abdülkerim olamaz, Anlamdada eşitlik yoktur, na bakımdan sakin ve uysal kula, cömert eli açık kul diyebilir miyiz? Şunun tersi de böyledir. Ve yine Abdülgafur Abdüşşekur olur mu? Tabiatile cevabı olmaz. Her şey sıfatı ile müsemmadır. (Adlandırma isimlendirme) Her Abd (Kul – köle) ile bezenmiş ad ol kimsenin rabbıdır. O bir cisim adı ise O cis­min kalbidir.
       
      O her şeyi bilir ve öğretir O öyle bir yargıçtırki, yargılar ve yargılatır. O öyle bir kuvvet ve azametdir ki, kudretine, büyük­lüğüne, erişilmesi imkansızdır. O öyle bir kahirdir ki kahreder ve kahrettirir. O öyle bir Bakidirki, Ezelden var olan, sonsuzlu­ğu olmayan bir varlıktır. O her menzil ve durakta temiz ve pâkdır. Fakat bir kul, karar kılacak bir menzilde Onu tenzihe hakkı yoktur. Çünkü Süphanehu ve Taalayi o parlak Azametli mevkiinde kendisine benzetmiş olur ki, haddi zatında onun benzeri olması gerek. Aksi halde o kulda yönler değişir zülcelala nazar ettiğinde, o İlahi mültefit bakışlar yok olup gider.
       
      İzzet ve Azametinin hicap perdesi kendisinden gayrisine ka­panmış olur. Bana hibe ettiği ilmi, başına bahş ettiği güzel sı­fat ve İlahi terbiye ve göstermeyi lütf ettiği celal çehresinden dolayı yüce Tanrıya Hamd ve senalar olsun. O Tanrı ki Zâtını bilme yolları kapalı ve kilitlidir. O bir kula hitap ettiğinde, emrini duyurur ve işittirir. Şayet o kul onun emir ve isteğiyle ha­reket ederse, O kul terbiyeli ve itaatlidir. Bu hakikat belli olduğundan, hayretimi mucip olmuş, bu hikmete göre irticalen şu şiirimi söyledim.
       
      Allah Haktır kulda haktır    bu şirimle zorlanmasaydam
      kul der isem o fanidir  Allah der isem ne zorluğu vardır
       
      Allahü Teala kendi nefsine itaati, kendi güzel Hulkile kendi nefsinde icra eder. Kendi Azameti Hakkaniyetine göre insaf hakkına sahiptir. Bunun aksi ise damları yıkılan hayal kaşane­lerinin çıkardığı hoş bir gürültüden başka bir şey olamaz. Bun­lar öyle sırlar ki, ancak hidayet yolunda yürüyüp, doğruya eri­şenler bunu duyar ve bu gizliliği bilir. Allah'a şükürler olsun ki, bu yolda Mahviyetle, sabırla güçlükle araştırma ve incelemele­rin neticesinde Allahın yüce ismi bana zahir ve beyan oldu.
       
      (La havle vela kuvvete illa Billah) manayı celili ile O ulu varlığın seha ve kerametinin cömertliğinin Hakikat ölçüsü zu­hur etmiştir. Aksi halde Cenneti amel mükâfatı olarak kulları­na verseydi, o İlâhi kerem ve cömertlik nasıl düşünülürdü.
       
      Kişiliğine göre ilim sana ondan bir bağıştır. Bu yöne göre nefsin yani kişiliğin utangaç ve gizlidir. Eğer sana ait olmayan bir ceza veya mükafatı istemiş olsan, kendi esas gayeni veya amelini nasıl görürsün? Öyle ise Halikı ve seninle halk ettiği şeyleri bırak rızıklarla rızıkların sahibini unut?... Bıkmadan usanmadan kuluna hibe ve ihsanda bulunan, Ata ve kerem vasfile herkese sonsuz bol bol veren, ancak O dur. İzzet ve Sal­tanatının celali kendindedir. Kullarının her yaptığını bilen ve onlara karşı daima iyi olan, güzellik sıfatının sahibi ancak odur. O duyar ve görür. Hiç bir benzeri yoktur.
      Kainatin gizliliklerine ve inceliklerine, Alemin istek ve arzu­larına, elleri Allah'a doğru uzanan, veçhesi rabbma doğru yö­nelen, ve yedi yolu aşan kalbi mükaşefe ve bir gaybet anında huzur-u süphaniyesine kabul eden yüce bariye selât ve selâm­lar olsun.
       
       
      Bu hutbeyi yazarken âlemi hakikatte, ve huzuru celâlide o yaradanın gaybetinde kalbi mükaşefe anında büyük Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem i o lemde hâkim, maksatları ma­sum, müşahedeleri yazılı ve mahfuz, ve harekatile muzaffer ve galip gördüm. Bütün Peygamberler elleri arasında sıralanmış duruyorlardı. Onun sevdiği hayırlı ümmetide etrafını çevirmiş­ti. Göz kamaştıran vazifeli Melekler etrafında dönüyorlar, di­ğer melâikeler de emrine amade olarak bekliyorlardı.
       
      Hazret-i Sıddık sağında, hazret-i Faruk ise sol tarafı kudsilerinde idi. Elinde mührü nübüvveti taşıyordu! Hazret-i Ali ise bu mührün dili ile tercümanlığını yapıyordu. Zinnureyn[Hazreti Osman] ise haya ve hicap dolu halile ona yönelmiş duruyordu. O sırada Nur ve keşif sahibi, zerafet ve güzellik sahibi, temiz­lik ve paklığın bir timsali olan o en büyük Efendimiz beni bu hatmin arkasında gördü. Benim oradaki mevcudiyetim, her ikimiz arasında müşterek bir karar ve hükme varmak ve ken­dilerde istişarede bulunmak içindi.
       
      Bu sırada Hatim[Mühür, yüzük] e işaret ederek ve beni gös­tererek: Bu efendi senin bacanağın ve eşindir. Oğlun ve dostun­dur. Ona ılgın ağacından bir minder kur? önümde ve ellerimin arasında olsun. Sonra bana işaret ederek: kalk ya Muhammed(Şeyh Muhittin-i İbn-i Arabi'nin esas adı] ona doğru yürü seni bana göstereni bana getir. Sende benim saçımdan bir kıl var! Benden ayrılmak istemez işte o senin sultanlığının işareti­dir. Bana dönecek olursan bu kilye [Tac, zinetli kanat, süs] ile dön. İlerdede mutlak döneceksin. Bu dönüş zor ve sıkıntılı ol­mayacaktır. İşte benim için bu müjde bir seâdet oldu. Buna şü­kürler ettim. Bu sırada minber kuruldu bu azamet bütün heybetile göründü. Minberin cephesinde nurla yazılı parlak bir ya­zı vardı. Bu yazı şöyle idi: «Bu minber Muhammedin makamı­dır, buna kim çıkarsa onlar Muhammedin varisleridirler. Şeriat-ı İlâhiyyeyi yaymaya ve hakları korumaya memurdurlar». O vakit bu Hikmet ve hitabın azameti bana Cenab-ı Allah'tan bir lütfü ilâhi ve bağış olarak verildiğini his ettim. Allah'a hamd ve şükür ederek minberin en yüksek yerine çıktım. Yüce Peygamberle karşılaştım. O Allah'ına yakın ben de ona yaklaş­mıştım. Benim bulunduğum son basamakların birinde bana be­yaz birkaç örtü vererek bulunduğum basamağa yaydım. Ve üs­tünde durdum. Bunun sebep ve manası yerimi bilmek ve onun bulunduğu dereceyi aşmamak idi. Ve bizlere de bir tenbih ve ih­tar idi. Allah'ın vechini görmek ve ona bakmak için ve kendisi­nin gördüğünü görmek, biz Varisleri için ancak ve ancak onun elbisesi arkasından bu imkâna kavuşa bilirdik. Bizlerde bu ha­kikati ayan beyan görür ve keş? ederdik. Onun bildiğini de bi­lirdik.
       
       
      Onun izi üzerinde yürüyenleri görmüyor, musunuz? Onun iz­lerini bizler görmüyor, onun sıfatlarını, çalıp nasıl haber verip anlatacaksın? mesela O sıfatı olmayan bir toprak parçası gördü ve üstünde ilerledi. Sen onun kendisini değil ancak ayak izleri­ni görürsün. Burada öyle bir sırrı ilahi [Gizlilik] hafi hali vardır ki eğer bundan konuşacak olursam ve açıklarsam, sen de bu sırrı vakıf olursun. O hidayetten beri önder olduğu için en ön­der oldu Ve ilerledi. Hiç bir izi görmez ve bilmezdi ' ben Onun keşfetmediğini keşf ettim?... İşte bu makam Hazret-i Musa nın inkarıile zahir oldu. Ona, peygamberlere ve Hızır Aleyhisselâm'a selâm ve salât. olsun, İşte bir gaybet haline o Esra [Miraç - huzuru, ilâhiye çıkış] gecesi huzur-u celâlde ve onun elleri ara­sında ondan Kabe Kavseyn [iki yay uzaklığı] ve Edna mevkiine vardığımda bana bir hal gelerek kendimden utandım. Bu kudsî Ruhu Teyit ederek irticalen şunları söyledim:
       
      Yâ münezzile el âyati vel enbiya
      Enzil âleyye mealimi il esmaî
      Hâttâ ekûne lihamdi zatike camian
      Bi ma hamide esserrai vel zerrai
       
      Manası: Ey Ayetlerin ve Haberlerin münezzili, banada isim ve sıfatım öğret ki, senin iyiliklerinin, ve iyiliklerinin tümüne hamd ve senada bulunayım. Bundan sonra efendimize dönerek şunları söyledim:
       
       
      Ve yekûne haza esseyyidü el ilmi ellezi
      Cerredethû min devreti el hulefai
      Vecaltehû el aslu elkerimi ve ademe
      Mabeyne tineti helkihi velmai
      Ve nekaltehu hattâ estedare zemanihi
      Ve ateftû ahirihi alâ elibdai
      Ve ekimtuhu abden zelilen hadıan
      Ve hırren binacikûm bigari harra
      Hattâ atahu mubeşşiren min indekum
      Cibrile elmahsusi bil embai
      Kale esselâmu aleyke ente muhammeden
      Surru el ibadi ve hatime elenbiyai
      Ya seyyidi hakken akûlu ve kale li
      Sıdkan netaktü ve ente velle zidai
      Fahmid vezid fî hamdi rabbike cahiden
       
       
      Felaked vehebtü hakaiki el eşyai
      Ve esirlena min minşeni rabbike maencelâ
      Li fuadike elmahfudi fî el zulema
      Min kullî hakkın kaimin bi hakikatihi
      Yetike memlûken bigayri şirain
       
      Bu Şiirin Türkçe Mana ve Karşılığı Şöyledir.
      Odur İlmin Efendisi Onu Hülefalardan ayırdın
      Cömertlikle Ona Hulk verdin çamur ve suyla yarattı
      Zamanı gelince onu gönderdin bize kurremize
      Başlangıcına bağladın sonunu öyle bize
      Onu öyle İtaatli bir kul yaptın ki, bulunmaz
      Senelerce gözleri Hara de yüce Bâriden ayrılmaz
      Sizlerden ona bir müjdeci geldi sevindirdi
      O haber Eltisinin adı Hazret-i Cibril idi
      Va Muhammed Selâmlar olsun sana seslenerek
      Sen bu i bâdın sırrı elçilerin hatimisin diyerek
      Ey efendim sana doğruyu söyledim ne dersin
      Doğruyu söyledin Sen Benim örtümün gölgesisin
      Hamdet Allah'ına duaların artsın ve yağsın bana
      Ben sana Bahş ettiğim hak esrarım öğrettim ya
      Hak ve tecelli için bizlere şirinle devam et
      O temiz kalpte saklanan esrarı bize İfşa et
      Her Hakkın Hakikatim bizlere böylece söyle
      Bunları alacak, parasız köleler gelecektir bekle
       
      ………………..
       
                      
              Esma Yayınevi -   Son Dua
       
      Elhamdülillabi rabbil âlemîn. Ve's-salâtu vesseiâmu alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn.
       
      Ey Yüce Rabbimiz. dünyanın sıkıntılarıyla, günahlarıyla bu­nalan ruhlarımızı, kararan kalplerimizi Kur'ân ile huzura, du­ruluğa ulaştır, bizi senin ve sevgili resulünün aşkına yaklaştır.
       
      Ettiklerimize binlerce tevbeler olsun Rabbimiz, büyük Al­lah'ımız. Beşer âcizdir; şaşar, ayakları doğru yoldan kayar. Hi­dayet de, reşâd da senin elindedir. Bizi daima doğru yolunda tut, şeytanın kalbimize girip bizi saptırmasına fırsat verme, zikrinle kalblerimizi cilâlandır, daima aşkını içimizde yandır. Amin, bihurmeti seyyidîl mürselin, velhamdülillâhi rabbil-âlemîn.  (  futuhatı mekkiye kitabı al oku , fütuhatı mekkiye kitap , muhiddini ibni Arabi futuhatı mekkiye , muhyiddini arabi , tercümesi , esma yayınevi futuhatı mekkiye )
       

      Mustafa VARLI
       
       
                İçindekiler
       
      Önsözümüz
      Başlangıç     
      Yüce Peygamberimiz Hakkan Bilgi ve Onun Hakimiyyet Devri
      Arş ve Arşın Taşıyıcıları Hakkında Bilgiler        
      Enbiyanın Sırlan Hakkında Bilgiler       
      Nefesler ve Bunların Kutupları Hakkında Bilgiler       
      Kevnî ve Süfli İlimler, Allahı Bilmenin Başlangıcı, Ebdal, Evtad, Bunlardaki Ulvî Ruhlar, Bulundukları İklimin Tertibi Hakkında Bilgiler  
      Sonsuz ve Tükenmeyen İlâhî İlimlerin Kevnî İlimlere İntikali Hakkında Bilgiler
      Masuniyeti Olan Kutuplar, Bunlardaki Sırlar Hakkındaki Bilgileı Kevnî İlimlerden Gelen İki Şeriat Arasındaki İştirak, Nefs Alemi ve Bunların Basamakları Hakkındaki Bilgiler Özel ve Uzun Ömürlü Bir Veted Dört Basamaklı İlim - Menziller - Gizliliğin sahibi olan Uzman Kutuplar Hakkında Bilgiler       
      İşaret ve Rumuz Ehlinin Kutupları Bunlardaki Haller ve Gizlilikler Hakkında Bilgiler    
      Cehennem ve Ateş Ehlinin Mertebeleri, Menzilleri ve Buraya Girecekler Hakkında Bilgiler    
      Ölümden Sonra İnsan Ruhunun Dünya ve Ba's Arasındaki Berzahtaki Durumu Hakkında Bilgiler
      Kıyamet Gün ve Durakları, Ba'sın Ne Şekilde Olacağı Hakkında Bilgiler
      Cennet Durakları ve Basamakları Hakkında Bilgiler  
      Cehennemde En Çok Azap Görenlerle Bir Kısım Ulvî Yaradışlar Hakkında Bilgiler      
      İnhiraf ve Mukabelede Müşahitlerin Göreceği Gizlilikler Hakkında Bilgiler          
      40 lar, 300 ler, 7 ler, 3 ler ve Allah Ehli Olan Diğer Kişiler Hakkında Bilgiler        
       
      Melâmiler     
      155 Soru ve Cevapları     
      Musa Makamından Nefis ve Muhabbetin Helak Evi Hakkında Bilgiler
      Arşı Hakkında Bilgiler     
      Arş, Kürsü, İki Ayak Kademesi, Arşın Kurtulduğu Su, Havayı Taşıyan Atlas Felek, Burçlar, Cennetler, Tuba Ağacı, Kevkeplerle Dolu Feleğin Düzeyi Hakkında Bilgiler 
      Kevkeplerle Dolu Yuvarlak Felek, Arzumuz, Üç Esas Rükün, Semaları, Tutan Direk, Maden, Nebat, Hayvan İnsan Hakkında Bilgiler          
      Mahşeryeri, Bunun İçinde Bulunan Tertiplenmiş Mertebeler, Arşın Mekânı, Mahkeme ve Azalan ve Etrafı Kuşatan Melaike Sıraları Hakkında Bilgiler   
      Cehennemin Şekli, Kapıları, Evleri, Derinlikleri Hakkında Bilgiler İlâhi Adlar Çevresi, Dünya, Ahiret ve Berzah Hakkında Bilgiler
      Miskden Yapılmış Eksibeler Alanı, Yaratıkların Oradaki Durumu Hakkında Bilgiler
      İlâhî Ahlâk ve Ahlâkı Muhammediye Hakkında Bilgiler     
      İman Hakkında Bilgiler    
      Bütün Alemin Ruhan ve Cismen Toplu Olarak Katlariyle Birlikte Tertibi Hakkında Bilgiler          
      Gerçekçilerden Kimsenin Keşf Edemediği Beşinci Tevekkül Menzili Hakkında Bilgiler Allah Yolunda Yürüyerek Faydalanmak İsteyenlere Hükmî Vasiyet Kur'an Tefsiri Hakkında Genel Bilgiler           
      Fütuhatı Mekkiye Müellifinin Hayat Hikâyesi
      Kitabın Ek Lügatçesi       
       
       
       
       
       
      Esma Yayınları Muhyiddini Arabi Futuhatı Mekkiye kitabını incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789756354224
      MarkaEsma Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789756354224
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.