• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Hz. Ademden Bugüne İslam Tarihi, Mahmut Şakir

      Hz. Ademden Bugüne İslam Tarihi, Mahmut Şakir
      Hz. Ademden Bugüne İslam Tarihi, Mahmut Şakir
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      400,00 TL
      İndirimli Fiyat (%42,5) :
      230,00 TL
      Kazancınız 170,00 TL
      5.0 1
      230.00 www.goncakitap.com.tr
      57,50 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
               Stoktan Kargo 

      Kitap              Hz. Adem’den Bugüne İslam Tarihi
      Yazar             Mahmud Şakir
      Tercüme         Ferit Aydın
      Yayınevi         Kahraman Yayınları
      Etiket Fiyatı    400 TL 
      Kağıt - Cilt      2. Hamur -  8 Cilt, ciltli
      Sayfa - Ebat   3.840 sayfa  -  17x24
      Yayın Yılı        2004
      ISBN               9789757954590

      Kahraman Yayınları , Mahmud Şakir tarafından yazılan Hz. Ademden Bugüne İslam Tarihi adlı kitabı incelemektesiniz.
      Hz. Ademden Bugüne İlam Tarihi kitabı hakkında yorumları okuyup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla  oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

       

             Hz. Adem den Bugüne İslam Tarihi
       
       
                         HANGİ TARİH ?
       
       "... Her ümmet, dinî inançlarından ve hayatının gerçeklerinden hareketle kendini tanıtan bir tarihe sahiptir ki; onun saf kalabilmesi, fertlerinin zevk ve meyilleriyle uyum içinde bulunması ve gelecek nesillerin ondan ilham alarak yetişmesi için tarihini kendi inançlarını aykırı olan herşeyden korumaya özen gösterir."

      "Ne yazık ki bazı sapık eller geçmişte İslam ümmetinin tarihi ile oynamıştır. Öyle ki yeni safhasıyla da İslam Tarihi'ni, eski dönemlere ait saptırılmış tarihin bir devamı olarak ve günümüz Avrupa'sının tarihi ile de bir benzerlik içerisinde akıp gitmekte olduğunu görüyoruz. Dünya tarihi, Avrupa'da cereyan eden tarihe uydurularak üç kısma ayrılmaktadır:
       
      Eskiçağ, Ortaçağ, Yeniçağ
       
      Evrenseldir diye ileri sürülen bu tarih elbette ki Avrupa'dan başka bir yere ait olamaz ve başkasını da kapsayamaz."
       
      BİZİM TARİHİMİZ
       
      " İslam Tarihi 'ne gelince... Bunu da faziletlerimizin, manevi değerlerimizin, inançlarımızın ve kavramlarımızın ışığında üç kısma ayırmamız mümkündür:
      1- İslam Öncesi Tarih : Peygamberleriyle birlikte yaşamış onları izleyip yollarından yürümüş cemaatler istisna edilecek olursa uzun sürmüş bir 'Cahiliye Dönemi'dir.
      2- İslam Tarihi : Hz. Muhammed'in (S.A.V) ve sonraki Raşid Halifeler'in dönemini kapsar.
      3- Yeni Tarih: Hükümdarların İslami çizgiden saptıkları, hükümetlerin anarşi ve cehalet içinde bocaladıkları ve yabancılara körü körüne uyguladıkları "İkinci Cahiliye" dönemidir. Bu dönemde salih amellerde bulunmuş kimseler olduysa da devirleri kısa sürmüştür.
       
      İşte bu bilgiler ışığında görüş mesafimizin netleşebilmesi ve özgün kişiliğimizin ortaya çıkabilmesi için tercih etmemiz gereken tarih budur."
       
      HZ. ADEM'DEN BUGÜNE İSLAM TARİHİ
       
      Günümüzde " İslam Tarihi " adıyla yayınlanan pek çok eser sadece Hz. Peygamber (S.A.V) dönemini, kısmen de Hulefa-i Raşidin devrini ihtiva etmektedir.
       
      Sekiz ciltlik bu eser ise insanın yaratılışından başlayarak modern çağa kadar tüm İslam coğrafyasının tarihini kapsamaktadır:
       
      • İnsanın ilk yaratılışı
      • Peygamberler dönemi 
      • Cahiliye dönemi
      • Hz. Muhammed'in (s.a.v) dönemi
      • Dört halife dönemi 
      • İslam devleti 
      • Emeviler dönemi
      • Abbasiler dönemi
      • Memluklar dönemi
      • Osmanlılar dönemi
      • Modern çağ
       
            MAHMUD ŞAKİR VE ESER HAKKINDA
       
       Mahmud Şakir, 1933 yılında Şam'ın Hırista kasabasında doğdu. Dımışk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümünden mezun oldu. Coğrafya öğretmenliği yaptı. Müslüman toprakları tanıtmak amacıyla İslam ülkeleri adlı tarih serisini hazırladı. 1972'de Riyad'taki İmam Muhamed Bin Suud İslami İlimler Üniversitesi ile sözleşme imzalayarak İslam Tarihi Kürsüsünde ders vermeye başladı. Aynı zamanda bu bilim dalında eserler verdi.

      Üniversite yönetimine, İslam Tarihinin yeniden ve gerçeklere uygun şekilde yazılması için ilmi bir komisyon kurulması teklifinde bulundu. Ancak bu teklifi ırkçı eğilimler yüzünden kabul edilmedi. Bunun üzerine üniversitedeki görevinden ayrılarak kendi imkanlarıyla "İslam Tarihi"ni kaleme aldı. Derin bilgisi ve geniş ufkuyla, yıllarca yaptığı seyahatler ve geniş araştırmalar sonucu bu ünlü eserini ortaya koydu.
      Yazar, ilim adamlarının güvenine mazhar olmuş, Siret-i İbn-i Hişam, El-İbâr (İbn-i Haldun), Tarihu'l-İslam (Hasan İbrahim Hasan), Tarihu'l-Hulefa (İmam Suyûtî), Tarih-i Taberî, El-Bidaye ve'n-Nihaye (İbn-i Kesir), El-Kamil (İbn'ul-Esir) gibi kaynaklardan faydalanılmış ve olaylar belgelendirilmiştir. 
      Mahmut Şakir 'in bu eseri araştırmacı-yazar ve mütercim Ferit Aydın tarafından akıcı bir üslup ve büyük bir titizlikle Türkçe'ye çevrildi. 
      • Okuma rahatlığını sağlamak için ithal kitap kağıdına basıldı. Genciyle yaşlısıyla herkesin rahatlıkla okuyabileceği büyüklükte punto ve karakter kullanıldı.
      • Konu ile ilgili harita, tablo ve çizimlere yer verildi.
      Kitapta belirtilen kaynaklara oku yucunun daha kolay ulaşabilmesi için, söz konusu kaynakların Türkçe çevirileri ndeki karşılığı verildi. 
       
        
                      YAYINEVİNİN   ÖNSÖZÜ
         
      BİSMİLLAHÎRRAHMANİRRAHÎM
       
      Allah'a hamd, Rasulullah'a ve O'nun âl ve ashabına salat ve se­lam olsun.
       
      Değerli okuyucular,

      Yıllardır İslamın, hakkın ve gerçeklerin hizmetinde olan yayı­nevimiz bu kez de usta bir kalem tarafından yazılmış gerçek İslam tarihini yine uzman bir mütercimin kalemiyle Türkçe'ye aktararak size sunmakla kıvanç duyar.
       
      Çağımızın müslüman aydınları arasında kendi sahasında hakettiği şöhretiyle tanınan değerli yazar Mahmud Şakir'in öz anadi­li olan Arapça kaleme aldığı bu nadide eseri araştırmacı, yazar ve mütercim (Feriduddin) Ferit Aydın'"(*)  sizler için Türkçe'ye çevirdi.
       
      Bu eserin, emsallerine göre farklılığı nedir?
      Haklı olarak yöneltilebilecek böyle bir soruyu özetle şu şekilde cevaplamak mümkündür:
      (*) Mütercimin asıl adı Feriduddin Aydın'dır. Muhitinde, kısaca Ferit Aydın olarak tanınmaktadır.
                             
      Eserde tarihi olaylar baştan sona kadar tarafsız ve objektif olarak yansıtılmıştır.
      Yazar tarafından tüm ilim erbabının güvenine mazhar ol­muş
       
      El-İbar (İbni Haldun)
      Tarih'ul-İslam (Hasan İbrahim Hasan)
      Tarih'ul-Hulefa (İmam-ı Suyuti)
      Tarih-i Taberi
      El-Bidaye ve'n-Nihaye (İbni Kesir)
      El-Kâmil (İbn'ül-Esir) gibi kaynaklar gösterilmiş, olaylar bel­gelendirilmiştir.
       
      Yazar, her türlü mübalağa ve yorumdan uzak, gerçekleri ce­saretle ve olduğu gibi yansıtan akademik bir metodla, İslam alim­lerinin geleneklerini ve usullerini örnek alarak İSLAMİ TELİF SİSTEMİ'ni bu eseriyle ihya etmeye çalışmıştır.

      Türkçe'de olduğu kadar, Arapçada da uzman olan ve aynı zamanda (tüm mütercimlerden farklı olarak) bu iki dili, ana dil olarak öğrenen ve günlük hayat dili olarak da kullanan özellikle "Ortadoğu Tarihi" konusunda derin bilgilere ve geniş bir ufka sa­hip bulunan araştırmacı yazar Ferit Aydın, bu eserin tercümesini gerçekleştirmiştir.
       
      Böylece mütercimin orijinal tabiriyle eserin aktarılmasında: "Günümüzün ticari zihniyetine dayalı -sentetik tercüme - hileleri­ne" kesinlikle yer verilmemiş, zaman alan hummalı bir çalışma so­nucu, tek kalemle sorumlulukla ve titizlikle, akıcı ve arı bir dille bu kitap Türkçeye kazandırılmıştır.
       
      Burada açıklanması gereken çok önemli bir nokta vardır:
       
      Zamanımızın okurları arasında çeşitli tercüme spekülasyonla­rı hakkında hiç bir bilgisi olmayan ve -yapılan anketlere göre- iki ayrı dili özellikle (Arapça ve Türkçeyi) aynı anda ve en mükemmel seviyede kullanabilenlerin, aynı zamanda ana dilden yabancı dile de başarıyla tercüme yapabilenlerin yurdumuzda sayılarının on kişiyi bile geçmediği gerçeğinden tamamen habersiz milyonlarca kimse vardır.
      Bunu açıklarken ve kültür alış verişinde olağanüstü önem taşı­yan tercüme konusunda ülkemizde yaşanan bu soruna dokunur­ken iftiharla ifade edebiliriz ki bu eser kendi alanında rakipsiz bir kalem tarafından çevirilmiştir.
        
      Mütercim, eserde geçen manzum parçaları da aynen man­zum olarak çevirmiş, böylece edebi değerlerin kayba uğraması en­gellenmiştir.
      Herhangi bir istifhamı gerektirecek kavram ve konular, yine mütercim tarafından (bir kitap hacmine ulaşabilecek kadar) ay­rıntılı dip notlarıyla izaha kavuşturulmuş, okuyucunun aydınlan­ması konusunda olağanüstü titizlik gösterilmiştir.

      Birinci baskıdan sonra kitabın kaynaklarının belirtilmesi hususunda yoğun bir taleple karşılaştık. Araştırmacı okuyucudan gelen bu talebi karşılayabilmek için yazarın temel kaynakları üze­rinde kaynak taraması çalışması başlattık. Ciddi bir tarama netice­sinde olayların çok büyük bir kısmının yerini tesbit etmeyi başar­dık ve bunları yeni baskıda dipnot olarak gösterdik. Kaynaklara fazla sayıda okuyucunun ulaşabilmesi için Türkçe'ye çevirisi ya­pılmış olanları belirtmeyi tercih ettik.

      Müslümanların şanlı geçmişlerinde tarihe işlemiş sayısız kah­raman lıklar, fetihler, ilim, sanat, hak, adalet ve insanlık dünyası­nın saadete kavuşturulması uğruna verilmiş hizmetler kadar çe­şitli gaflet, yenilgi, cinayet ve zulüm örnekleri de yaşanmıştır. Gü­nümüzün ve bizden sonraki nesillerin bütün bu olaylardan ibret dersi çıkarmaları maksadıyla Türkçeye tercümesini ve neşrini Al­lah'ın izniyle başardığımız bu eserden araştırmacıların, ilim erba­bının ve tüm değerli oku yucuların faydalanması en büyük arzu­muzdur.
       
      Bütün çabalarımıza rağmen eserin basımı ve düzenlenmesi sı­rasında vuku bulmuş bazı teknik kusurlar görülürse bunların sa­mimiyetimize bağışlanmasını, gerekli düzeltmeler için değerli oku yucularımızın faydalı uyarılarını bekliyoruz. ( Hz. Ademden Bugüne İslam Tarihi, Mahmud Şakir, Ferit Aydın, Kahraman Yayınları, islam tarihi oku, satın al,  dini kitap,  islami kitap, onlıne satış, ucuz kitap,  yazar, islam tarihi mahmud şakir )
        
      Gayret bizden başarı ise Allah'tandır.
       
       
      Kahraman Yayınları

       
                    MÜTERCİMİN ÖNSÖZÜ
       
       
      İslam tarihi insanlık tarihinin hiç şüphe yok ki en önemli bir kesitini oluşturmaktadır.

      Allah'ın son mesajını beşeriyete iletme yükümlülüğü ile yola çıkan müslümanlar Kur'an'ın ilk ayetlerinin inmesiyle birlikte bu süreci başlatmış ve bin dört yüz küsur yıldır yaşadıkları olaylar zin­ciriyle, nesilller boyu yankıları devam edecek olan ders ve ibretler­le dolu bir tarih vücuda getirmişlerdir. Bu tarih, bazı çarpık zihni­yetlerin tariflerinde olduğu gibi özel olarak şu veya bu millete ait değil, bilakis Arabıyla, Acemiyle, Türküyle tüm müslümanlara ait­tir. Dolayısıyla bu uzun tarih kesiti içinde cereyan etmiş bulunan başarıların, kahraman lıkların göğüs kabartıcı adalet örneklerinin övüncünde, bütün müslümanlar ortak oldukları gibi aynı tarihin sayfalarına işlemiş bulunan çöküşlerden, cinayetlerden, siyasi kavgalardan ve her türlü olumsuzluklardan da o dönemlerde ya­şamış bulunan müslümanlar sorumludur.

      İşte bu sebepledir ki müslümanlar her devirde diğer bilim dal­larının yanında -sağlam kaynaklara dayanarak- kendi tarihlerini de çok iyi bilmek zorundadırlar. Peygamberimiz ve dört halifesi­nin altın çağı denen dönemleri hariç onlardan sonra günümüze kadar devam eden karanlık devirler gibi tarihin bundan sonraki safhalarının da müslümanlar için anlamsız ya da talihsiz bir teker­rürden ibaret kalmaması için bu şarttır.
       
      Müslümanları, geçmişleri hakkında bilgilendirmek için esa­sen her devirde ufku geniş İslam alimleri üstün çabalar sarfetmişlerdir. Bu cümleden olarak çağımızın büyük tarihçilerinden değer­li müellif Mahmut Şakir Bey de bu fevkalade önemli görevi üstle­nerek sarfettiği olağanüstü gayretlerle müslümanların geçmişine ışık tutmak için işte elinizdeki bu bilgi hazinesini hazırlamıştır.
       
      Riyad Üniversitesi Öğretim Üyelerinden olan sayın müellif Mahmud Şakir 'in arapça kaleme aldığı bu eseri dilimize çevirirken itiraf etmek lazımdır ki türkçenin arapçayı kucaklayacak zenginlik ve kapasiteye sahip olmamasından dolayı yer yer aktarım zorluk­larıyla karşılaştık. Bununla beraber bir yandan metnin aslına son derece sadık kalma titizliği gösterilirken, diğer yandan eserin oku­yucu tarafından rahatça anlaşılarak okunabilmesi için akıcı bir dille tercümesi gerçekleştirilmiş ve bu konuda elden gelen hiç bir gayret esirgenmemiştir.
       
      Kitabın muhteva olarak kalitesine gelince belki de eleştirilebi­lecek tek yanı şudur:

      Olabilir ki okuyucuyu daha büyük hacimdeki ayrıntılar içinde boğmamak ya da işi bir edebiyat gösterisine dökerek onu uzun uzadıya anlatım zincirlemeleriyle oyalamamak için yazar bilhassa şahısların özel hayatlarını çok seri ifadelerle geçmeye çalışmış, an­cak kavramlar ve genel konularda ayrıntılı açıklamalar yapmıştır. Özellikle kavramlar hakkında getirdiği izah tarzları ümmet anlayı­şının yaygınlaşması ve yerleşmesi bakımından çok eğitici ve bilinçlendiricidir. Nitekim günümüzde müslümanların en çok muh­taç oldukları şey de işte bu ümmet olma bilincidir.
       
      Bilindiği üzere "Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Ümmeti" tanımı­na layık olmuş toplumlar vaktiyle tarihe gömülmüş olmalarına rağmen ne enteresandır ki İslam'a ait değerlerin bilinçsiz ve birbirilerinden kopuk müslümanlarca asırlar boyu, her türlü hayat ve anlayış çelişkileriyle birlikte yaşatılmış olması bu tarihi biriki­mi hazırlamıştır. İslam ümmetinin yeniden vücut bulmasında ve yapılanmasında bu birikimden alınacak birçok dersler ve ibretler vardır.
       
      Bu kitap hiç şüphe yok ki hem yazılırken hem de tercüme edi­lirken her müslümanın bu derslerden payını alması amaçlanmış­tır. Dolayısıyla bu samimi hizmet eğer müslümanların bilgilenme­sinde ve bilinçlenmesinde etkili olabilirse bundan büyük mutluluk duyacağız.
       
      Bizi, muhtemel hatalarımızdan dolayı uyaracak değerli oku­yucularımıza şimdiden teşekkürlerimizi sunar, eserden umulan faydayı görmelerini dileriz.
       
      Saygılarımızla
      Mütercim
      Feriduddin Aydın
       
       
                             ÖNSÖZ
        
      Alemlerin Rabbine hamd, Peygamberlerin efendisine, O'nun âline, ashabına ve yolunda yürüyenlere salat ve selam olsun.
       
      Bilindiği üzere her ümmet, dini inançlarından ve hayatının gerçeklerinden hareketle kendini tanıtan bir tarihe sahiptir ki; onun saf kalabilmesi, fertlerinin zevk ve meyilleriyle bir uyum içinde bulunması ve gelecek nesillerin ondan ilham alarak yetiş­mesi için tarihini kendi inançlarına aykırı olan her şeyden koru­maya özen gösterir.

      Bu husus İslam ümmeti hariç, yeryüzündeki bütün ümmetler için söz konusudur. Ne yazık ki bazı sapık eller geçmişte bu ümme­tin tarihiyle oynamıştır. Günümüzde ise emperyalistlere ve islam tarihini yan­daşlarına ait kalemler bu tarihi saptırmaya çalışmaktadır. Öyle ki yeni safhasıyla da, eski dönemlere ait saptırılmış ta­rihin bir devamı olarak ve günümüz Avrupa'sının tarihiyle de bir benzerlik içerisinde akıp gitmekte olduğunu görüyoruz.
       
      Tarihimiz bugün Avrupa tarihiyle bir uyum içinde seyretmek­te ve üzerinde yaşadığımız vatanımız da onu tamamlamaktadır. Bununla beraber hür kalemler İslam tarihini saf ve temiz şekliyle henüz çizmeye başlamış değildir.
        
      Güçlü bir ümmet, zayıf durumda bulunan veya kılıçla dize ge­tirmiş olduğu milletleri diliyle ve tarihiyle daima etkilemeye çalı­şır. Şurası bir hakikattir ki Avrupa ülkeleri yakın geçmişte İslam yurduna karşı zulüm ve baskılarda bulunmuşlardır. Müslümanla­rın diyarında kendi tarihlerini egemen kılmış, dillerini de egemen kılmaya çalışmışlardır. Ne varki Kur'an-ı Kerim, onların, dillerini yaygınlaştırmak için sarfettikleri çabalar önünde büyük bir engel teşkil etmiştir. Tarihlerinin ise, sömürgeciliğin zevale ermesinden sonra bile İslam ülkelerinde okutulmasına devam edilmiştir. Dün­ya ülkelerinin çoğunda da aynı şekilde ve sırf Avrupa tarihi olarak okutulmaktadır. Hatta ve hatta mahalli tarihimiz bile Avrupa'nın görüşünü yansıtmaktadır. Çünkü dünyanın büyük bir kısmına hükmediyorlardı. Bu sebeple de onlara göre kendi tarihleri evren­sel tarihe dönüşmüştür. Çünkü eğitimcilerin çoğu vaktiyle Avru­pa'ya gidiyor, oralarda öğrenim görüyorlardı ve yönlendirme müf­redatını da oradan alıyorlardı ki Avupalıların ziyadesiyle önem verdikleri tarih de ders müfredatının bir maddesini oluşturuyor­du. Eğitimciler ise aldıkları müfredatı onların bakış açısına uygun ve onlara mahsus hareket noktalarına göre uyguluyorlardı.
       
      Bu eğitimciler, ayrıldıkları yurtlarına dönünce elbetteki öğren­miş oldukları şeyleri yazacak ve edindikleri bilgileri öğretmeye ça­lışacaklardır. Böylece kuşak kuşak nesiller bu şekilde yönlendirile­cek, kitaplar bu doğrultuda yazılacak ve yetişen yeni araştırmacı­lara işte bu kitaplar kaynaklık edecektir.
      Evrenseldir diye ileri sürdükleri bu tarih elbetteki Avrupa'dan başka bir yere ait olamaz ve başkasını da kapsayamaz.
       
      Avrupa'da cereyan eden tarihe uydurularak dünya tarihi üç kısma ayrılmaya çalışılmaktadır.
        
      Şöyle ki:
       
      1- ESKİ ÇAĞ: Bu devir, insanın yazıyı keşfettiği M.Ö. 3200 tari­hinde başlar, Roma'nın Germen barbarları tarafından alındığı M. S. 476 yılında sona erer. Büyük imparatorlukların ve -Avrupa zih­niyetine göre- medeniyetlerin oluştuğu bir çağ özelliğini taşır.
       
      Bu devirden önceki zaman işe tarih öncesi olarak bilinir. İnsa­nın bu sıralarda ilkel ve geri olduğunu, giyimi henüz bilmediğini, iyi konuşamadığını, isteklerini güzelce anlatamadığını, vücudu­nun kıllarla kaplı olduğunu ileri sürüyorlar. Bu da Avrupa'nın laik ve materyalist zihniyetine uymaktadır.

      Avrupalılar Allah'ın insanı yaratmış bulunduğu çok daha ön­ceki devirlerde beşeriyetin hidayeti için eskiden beri gönderdiği peygamberleri ve elçileri hiç dikkate almamaktadırlar.
       
      ORTA ÇAĞ: Roma'nın düşüş tarihi olan M.S. 476 yılında başlar, Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet tarafından İstan­bul'un fethedildiği H. 857-Milâdî 1453 yılında sona erer. Bu devir­de kilise hegemonyası, feodalite ve cehaletin yaygınlığı gibi özel­liklerle tanınır.
       
       
      YENİ ÇAĞ: İstanbul'un fethiyle başlar, zamanımıza kadar devam etmektedir. Bu çağ ise sanayi devrimi, ilmin yaygınlaşması ve -Avrupalılara göre- modern uygarlığın varolması gibi özellikler­le tanınır. Tarihin bu çağı da ayrıca iki kısma ayrılmaktadır:
       
      Yakın Çağ: H. 1193 - M. 1789. Fransız ihtilaliyle sona erer.
       
      Modern Çağ: Bu dönem ise Fransız ihtilali ile başlar zama­nımıza kadar devam etmektedir.
      Bu sınıflandırmaya şöyle bir göz atmak bile bu olayların ve her parçasıyla ilgili özelliklerin ancak ve ancak Avrupa'ya uyduğunu, Avrupa'dan başkasına ise hiç yakışmadığını açıkça göstermektedir.
       
      Laik Avrupa, ilk Çağ'da meydana gelmiş eski medeniyetlerden bahsetmektedir. Halbuki biz kendi anlayışımızda bu görüntüleri medeniyet saymamaktayız. Olsa olsa bunlara ancak bir takım ya­pı ve mimari Örnekleri diyebiliriz. Çünkü medeniyet ancak insanî nitelikleri taşıyan bir olgudur. Bu vasıf ondan soyutlandığı zaman artık o, yalnızca baskı ve terörden ibaret kalır. Medeniyet dedikle­ri yapılar ise insanların, zorla çalıştırdıkları kendi kardeşlerinin ka­fa tasları ve binlerce cesedi üzerinde kendi elleriyle kurup yükselt­tikleri binalardan başka şeyler değildir. Kılıçların gölgesinde ve sırtlarından kırbaç eksilmeyen insanlar bu işlerde zorla çalıştırılırken ölüp gittiler.
        
      Avrupa, günümüze kadar kalmış olan eski eserle­re ait yapı kalıntılarına medeniyet diye bakmaktadır. Ortadan yok olmuş şeylere gelince; bunlarla birlikte yeryüzünü adalet ve fazi­letle doldurmuş olsalar bile birçok insanlar kaybolup gitmişlerdir. Hem de zulüm kalıcı ve adalet geçiciymiş gibi bu insanlar yok ol­muşlardır.

      Avrupa'da feodalite düzeni, kilise hakimiyeti ve yaygın cehalet gibi özelliklerle bilinen Orta Çağ'a gelince, bu, hususiyetler Avru­pa'dan başka bir kıtada mevcut değildi. Nitekim kilise Avrupa'dan başka hiç bir yerde egemen değildi. Çünkü dünyanın geriye kalan başka yerlerinde kilise yoktu. Olsa bile mensupları son derece az­dı. Ne başkalarına hükmedebilecek güçleri, ne de zulmedebilecek imkanları vardı.
       
      Feodaliteye gelince, hiç bir yerde Avrupa'daki boyutlarda fe­odal düzen mevcut değildi. Avrupa'da toprak işçileri ve çiftçiler mal gibi alınıp satılıyorlardı. Toprak sahibi onların üzerinde istedi­ği şekilde her türlü tasarrufta bulunabiliyor, onlardan istediğini öl­dürüyor ve kimseye de hesap vermiyordu. Hiç bir engelle karşılaş­madan çiftçi ailesinin fertleriyle istediği şekilde çirkin fiiller işleye­biliyordu. Cehaletse dünyanın hiç bir yerinde Avrupa'daki boyut­larda yaygın değildi. Öyle ki: Orta Çağ tabiri genel anlamda Avru­pa için, geri kalmışlık, eğitimsizlik, anarşi, disiplinsizlik ve tüm de­ğerlerin hiçe sayıldığı bir devir anlamına gelmektedir.
       
       
      Sözünü etmekte olduğumuz bu devirde İslam Dünyamızın ise ne durumda olduğuna bakacak olursak: İlmin yaygın, düzenin ha­kim ve değerlerin mevcut olduğunu görürüz. Bu devirde islam Dünyasında şehirler, medreseler ve kütüphanelerle dolu bulun­makta, öğrencilerle dolup taşmaktaydı. Camiler ise birer feyiz merkezi durumundaydı. İlaveten söylemek gerekir ki, bu devrin medeniyeti insan sevgisini de aşarak hayvana karşı şefkatla dav­ranmak gibi faziletler üzerinde kurulmuştur. Öyleyse medeniyet, insanın yine insana hizmet uğrunda yaptığı etkinliklerden, düzen­li ve planlı çalışmalardan ibarettir. Eğer medeniyet denilen şey in­sana hizmet etmiyorsa elbetteki medeniyet değildir.
       
      İslam medeniyeti insana, sadece insana önem veriyordu. Do­layısıyla ilk müslümanlar bina işlerine ve büyük yapılara pek iltifat etmemişlerdir. Halkı çalıştırmak için zor kullanmamışlardır. Hele kendilerine ve inançlarına yararı olmayan, başka milletlerde oldu­ğu gibi sırf başlarındaki idarecilerin amacına hizmet edecek işler­de insanları zorla çalıştırmamışlardır. Müslümanlar sadece İslama davetle ve inançlarını yaymakla meşgul olmuş, bu sebeple arkada ne dev yapılar, ne de saraylar bırakmışlardır.

      İnsanlığa hayırlı emeller besleyen herkes için en büyük örnek olmak üzere Hz. Resulullah (sav)'in ve O'ndan sonraki Raşit Hali­felerin adalet, eşitlik, hakseverlik ve vatandaşlara hizmetle bilinen devirlerindeki İslam medeniyetinin çizdiği çeşitli tablolar arasın­dan basit bir tanesini burada verebiliriz.
       
       Gönül rahatlığı, doyumluluk ve güvenle dopdolu olan ve her­kesin ihtiyacının giderildiği o günlerde insanlar mutlu bir hayat sürdürüyorlardı. O devirde sorumlular, insanı çiğneyen, ona hiç bir hizmeti amaçlamayan ve mutluluk temin etmeyen, bilakis onu zorlayıp ezen hiç bir yönteme başvurmamışlardır. Fetihler sona erince müslümanlar, idarecilerin ve kralların hizmeti için değil, bi­lakis halkın hizmeti ve mutluluğu için ana yollar üzerinde -daha sonra han adıyla bilinen- yapılar ve haberleşme merkezleri inşa ettiler. Bu yapılar, İslam medeniyetinin ilk dönemlerinden beri mevcut olmasına rağmen, biz ancak son devirlerine ait bulunan­lara şahit oluyoruz. "Han" kelimesi ise "Hakan"m kısaltılmış şekli­dir. Bu da Türkçede Amir demektir ki işte bu yapıların masrafları­nı üstlenmiş olan ya da adlarına bu binaların inşa edildiği idareci­leri sembolize etmektedir.
       
      Bu kervansaraylar büyük yollar üzerinde kurulurdu. Uğrayan herkes bu misafirhanelerde üç gün süreyle konuk olma hakkına sahipti. Bu süre içinde her yolcuya karşılıksız olarak yiyecek, içe­cek, yatacak yer temin edilir, istirahatı için her türlü hizmet sunu­lurdu. Buna ek olarak bitişik bir binada da yolcunun hayvanına yem verilirdi. Güzergah üzerindeki bu merkezler arasında birer merhale kadar mesafe bulunurdu. Bu uzaklık yaklaşık kırk km. dir. O günler için bu mesafe ancak bir günde katedilebilirdi.
       
      Bazan bumisafirhaneler yol kavşaklarında da bulunurdu ki bu durumda iki konaklama yeri arasındaki mesafe daha da kısalırdı. Şehirlere uğ­rayan yolcuların çokluğu ve devam eden iş ilişkileri nedeniyle bu­ralarda bulunan hanların sayısı ise bir hayli kabarıktı. Gerek yolla­rın üzerinde, gerekse şehirlerde bulunan hanların kalıntıları gü­nümüze kadar devam etmektedir. İzleri yok olmuş olsa bile bulun­dukları muhitte halen kendi orijinal adlarıyla anılmaktadırlar. Bu hanların şehirlerdeki tipleri iki kattan oluşmaktadır. Genellikle alt kat hayvanlar için kullanılmakta, üst katta da yolcular barındırıl­maktaydı. Bazan hanın bitişiğinde ayrıca bir elbise evi de bulu­nurdu ki yolculardan kimisi herhangi bir sebeple ve mecburiyet halinde, mesela elbisesi yırtıldığı, söküldüğü veya üzerine yağ ve benzeri şeyler döküldüğü zaman gider burada elbisesini aynı ölçü, renk ve biçimdeki başka bir elbiseyle değiştirir, kendi elbisesini de karşılıksız olarak ve minnet etmeden buraya bırakırdı. Terk edilen bu elbiseler merkez tarafından tamir edilir, temizlenir, hazır duru­ma getirilir ve gelecekte lüzumu halinde kullanılmak üzere muha­faza edilirdi.
        
      Müslümanlar zayıf düşüp başka milletler onlara hükmedince medeniyetleri de yıkıldı. Bu kez o yolcu hanları sadece hayvanlara barınak olmak üzere kullanılmaya başlandı. Ve artık han kelimesi de ahır anlamında kullanılır oldu
      .
      İslam medeniyeti, hizmetçilerin korunmasına kadar varan in­sancıl faaliyet örneklerini sergilemiştir. Mesela şehirlerde Dar'uz-Zebadi yani kapkacakevi demek olan bazı merkezler kurulmuştu. Bunların amacı, efendilerine ihtiyaç maddeleri taşırken yolda elle­rindeki kapları kıran hizmetçilere yardımcı olmak, onların, efendi­leri tarafından cezalandırılmalarını önlemekti. Müslümanlardaki insanî düşünce bu seviyeleri de aşarak hayvanlara şefkat gösterme derecelerine kadar varmıştı. Bunun bir belirtisi olarak her şehirde Merc'ül-Haşiş adıyla bilinen hayvan esirgeme evleri bulunuyordu. Bu birimler otlarla dolu, geniş ve etrafı surlarla çevrili sahalardan oluşurdu. Çiftçilerden herhangi birine ait bir hayvan artık çalışa­maz bir duruma düştüğü zaman, -ortalıkta terkedildiği takdirde-bakımsızlıktan ölebileceği ve civardaki halkın sağlığı için zararlı olabileceği endişesiyle sahibi tarafından buraya gönderilirdi. Hay­van esirgeme evleri tıpkı insanlar için inşa edilen huzur evleri amacını taşırdı. Hayvan bu sahalara nakledilince buradaki görev­lilerin sorumluluğunda bakıma alınırdı. Eğer hayvanın henüz ken­di kendine otlayacak mecali varsa bu sahadaki otlağa salıverilirdi, yok eğer bu imkanı yoksa kapalı sahaya alınır ve ölünceye kadar kendisine gerekli su ve yem verilirdi. Öldükten sonra yerleşim merkezinden uzak bir bölgeye nakledilir; ya yabani hayvanların ölen hayvanın etinden faydalanması için uygun bir yere bırakılır, ya da gerekirse gömülürlerdi.
       
      Bu hayvan esirgeme evlerinin son kalıntılarından biri de yakın zamana kadar aynı isim altında anılan Şam'daki Merc'ül-Haşiş'tir. Burası daha sonra Belediye Stadyumu olarak bilinen spor sahası oldu. Daha sonra da bu alanda fuara ait binalar kuruldu. Bu me­kan üç cepheden Barada nehri ile onun kolu olan Banyas arasında ve kavuştukları noktaya kadar olan yerdedir. Dördüncü cephesin­de ise meşhur Osmanoğlu Sultan Süleyman Tekkesi'nin karşısında bulunan ve bugünkü müzenin yerine rastlayan bir takım ahırlar vardı. Acaba dünya medeniyetleri arasında bu manada bir mede­niyet biliniyor mu?

      İşte yükselebilmek için mevcut olması gereken insani yakla­şımlar bunlardır; ta ki bu olguya medeniyet denilebilsin. Aynı za­manda gelecek nesillerin ruhuna işlememiz gereken de budur. Onlara devamlı bunu öğretmeliyiz ki gerçek medeniyet kavramını sindirerek yetişsinler, ümmetimizin bu alanda neler yaptığını ve medeniyetinin hangi değerleri taşıdığını öğrensinler. Esasen bili­min ve mimarinin bazı görüntülerini Avrupa yaklaşımıyla mede­niyet adı altında nesillerimizin ruhuna işlememeliyiz; ta ki mede­niyetten amaçlanan anlam onun zayıf görüntüsü arasında kaybo­lup gitmesin ve aynı zamanda yetişen çocuklarımız da terimlerle tanımlar arasında şaşırıp kalmasınlar.
      Avrupa'ya göre tarih işte böyle... islam Tarihine gelince, bunu da faziletlerimizin, manevi değerlerimizin, inançlarımızın ve kav­ramlarımızın ışığında üç kısma ayırmamız mümkündür:
       
       
      İSLAM ÖNCESİ TARİH:
       
      Bu devir, -Peygamberleriyle birlikte yaşamış, onları izleyip yol­larından yürümüş olan cemaatler istisna edilecek olursa- özellik­lerinin çoğuyla uzun sürmüş bir cahiliyet dönemidir. Dolayısıyla bu uzun devri ilk Cahiliyet diye de adlandırabiliriz. Çünkü bu de­virde Allah'ın peygamberler vasıtasıyla göstermiş bulunduğu yol­dan büyük ölçüde
      sapmalar olmuştur.
       
       
      İSLAM TARİHİ:
       
      Bu devir, Hz. Peygamberin (sav) ve ondan sonraki Raşit Halifelerin(1) hayatını kapsar. Şüphe yok ki Halifeler, Yüce Peygamber'in çizdiği yolda yürümüş, bu yoldan zerre kadar sapmamışlardır. An­cak Halifeler devrinin sona ermesiyledir ki sapma açısı göze çarp­maya başladı. Bu açı zamanla gerek Emeviler, gerekse Abbasiler döneminde gitgide büyüdü. Öyle ki Abbasiler döneminin sonun­da artık çember yırtılmış oldu.
      Düşünmek mümkündür ki İslam tarihini Hicret'ten birkaç yıl öncesinden başlayarak ve Hicri yıllarla yazmamız gerekir. Taki bi­zim de kendimize ait müstakil tarihimiz ve belirgin kişiliğimiz or­taya çıksın.
       
      1. YENİ TARİH:

        Bu devir, Hükümdarların İslami çizgiden saptıkları hükümet­lerin anarşi ve cehalet içinde bocaladıkları ve yabancılara körü körüne uydukları ikinci cahiliyet dönemidir. Her ne kadar bu Hü­kümdarların tümünü aynı seviyede sayamıyorsak da gerçek bu­dur. Nitekim bunların bazıları diğerlerine nazaran daha az sapmış olabilir. Ezcümle bu dönemde Memluklar, Osmanlılar ve onlardan sonra gelenler mutlak iradeleriyle müslümanlara hükmetmişler­dir. Aralarında salih amel üzere bulunmuş ve müslüman halkın yararı için çalışmış kimseler de bulunmuş olabilir. Ancak bunların devirleri kısa süreler almıştır. Binaenaleyh cahiliyet kaşla göz ara­sında yine geri gelmiş ve hükmünü sürdürmüştür.

        
       (1) Raşid Halifeler: Hz. Ebubekir, Hz. Ömen'Hz. Osman ve Hz. Ali'dir. Türk Tarih literatüründe bu zevattan genellikle 4 Halife diye söz edilir. Arap literatü­ründe ise El-Hulefau'r-raşidun diye geçer. Raşid: rüştüne ermiş, doğru yolu bul­muş, haktan sapmayan demektir. (Mütercim)
       
       
      Ne yazık ki bu süre içerisinde Miladi takvim kullanılmıştır. Bu sebeple tarihimizde genel olarak çift standartlı bir durum ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla biz de Bağdat'ın, Moğolların eline düşmesi üzerine yıkılan Abbasi Devleti'nin son bulduğu Hicri 656 yılına ka­dar olan dönemi Hicri Takvime göre, bundan sonraki süreyle Hic­ret'ten önceki süreyi ise Miladi takvime göre yazacağız. İşte İslam Tarihi ve işte Avrupa Tarihi... Aralarında hissedilir büyük farklar vardır. Öyleyse görüş mesafemizin netleşebilmesi ve özgün kişili­ğimizin ortaya çıkabilmesi için bu iki tarihten birini diğerine ter­cih etmemiz gerekir. Çünkü bizi Batıya uydurmaya çalışanlar oldu ve bu çabalar uzun zaman da devam etti. Keza ecdadımızın emek sarfederek vücuda getirdikleri ve zirvesine ulaştıkları medeniyete ait uygarlık anlayışını açıklamamız gerekir. Çünkü ecdadımız bu anlayışla tüm dünyaya hizmet vermiş ve onu hızla ileriye doğru götürmeye çalışmışlardır.
       
      Biz, işte bu doğrultuda ve aşağıda sınırlandırıldığı üzere İslam Tarihi'ni inceleyeceğiz.
       
       
      Bi'set Öncesi (Hz. Muhammed'in Peygamber oluşundan) önceki dönem
      Siret (Hz. Peygamber'in) dönemi
      Hulefa-i Raşidin (Dört Halife) devri
      İslam Devleti
      Emeviler Dönemi
      Abbasiler Dönemi
      Memluklar Dönemi
      Osmanlı Devleti Dönemi
      Modern Çağ.
        
      Kavramların ve değer hükümlerinin tamamen değiştiği ve toplum düzeninin alt yapısında yepyeni bir yapılanma oluştuğu Hz. Peygamber ve Dört Halife devri olarak bilinen kısa süre hariç, dünya tarihinin tamamı cahilî bir tarihten ibarettir. Cahiliyet, bu tarihe kadar zihniyetlerinin ve değer yargılarının tamamıyla ha­kim olmuştur. Hz. Peygamber ve Dört Halife devri sona erer er­mez, cahiliyet tekrar adım adım geri gelmiş ve nihayet her şeye yi­ne hakim olmuştur.

      Tarih -özellikle Eski Çağ tarihi- bu bölgeye ait bazı verileri giz­leyip saklıyor. Dolayısıyla bu tarihte bir çok boşluklar göze çarp­maktadır. Buna ek olarak materyalist tarihçilerin, hayata bakış açı­ları doğrultusunda yazıp çizdikleri, bu zihniyetle yorumladıkları, gerçek sayıp insan topluluklarına sundukları kendi kanaatleri ile o devirde yaşamış olan insanların hayat gerçekleri ve bu gerçeklere dair Allah'ın kitabında yer alıp, -ilahi emirlere aykırı davranmış, peygamberlerinin davetini reddetmiş ve cezalandırılmış milletler­den söz eden- ayetlerin verdiği bilgiler arasında apaçık çelişkiler mevcuttur. Kur'an-ı Kerim'de yer alan bu işaretler elbetteki her­hangi bir bölgeye ait ayrıntılı tarihi bilgiler değildir. Ancak bu ayet­ler kendi akışı içinde ders ve ibret olmak üzere bazı olaylara işaret ederken tarihe de ışık tutmaktadır.
       
      Ben bu boşlukları doldurmak üzere Allah'ın kitabında yer alan işaretlerden yararlanarak, tarihte geçmiş olayları tesbit etmek, gerçeklerinin dışında kalmamaları için onları ait oldukları çerçe­veye oturtmak amacıyla oldukça gayret sarfettim. Bu da, bu bölü­mü, İslamiyetten önce geçmiş olmasına rağmen 'İslam Tarihi' ana başlığı altına koymaya beni şevketti. Bundan amacım insanlığın bu süre içinde geçmiş olan yaşayışını İslami bir bakış açısıyla yaz­mak ve kendilerine, bilinmekte olan peygamberlerin gönderildiği milletlere ait tarihi ortaya çıkarmaktır.
       
      Elbetteki Kur'an'da gerçek olmayan hadiseler yer alamaz. Kur'an-ı Kerim ancak ve ancak tarihte yaşanmış, aslı esası olan ve beşerin hayatında yeri bulunan aynı zamanda dileyenler için ders ve ibretle dolu bulunan olayları zikretmektedir.
       
      Allah'ın izniyle, gerçekleştirmek azminde bulunduğum bu ta­rihe hizmetler sunabilmek için Allah'tan yardım diliyorum. Bu alanda geniş hizmetler verebilmesi amacıyla çalışmalarımın baş­kası üzerinde teşvik unsuru olmasını temenni ediyorum. Ta ki üm­metine, ümmetin arzu ettiği hizmeti versin. Ben büyük bir iş ba­şardığımı iddia etmiyorum, ancak ilim adamları ve ihtisas sahiple­ri bu konuyu daha da genişletip ileri götürsünler diye sadece ana hatlarını çizdim. Şunun da bilinmesini isterim ki: Ana kaynaklar­da yer alan dallandırılmış tarihi rivayetlere bağlı kalmadım. Çün­kü tarihçiler ilmî emanet diye isimlendirdikleri konuda kendileri­ni çok zorlamış ellerine geçen hemen her haberi bize nakletmişlerdir. Bu bakımdan bize çok çeşitli ve zaman zaman çelişen riva­yetler intikal etmiştir. Bu rivayetlerin çoğu da o günün hükümdar­larının görüşlerine ters düşmektedir. Bu da kanaatlerini açıklama­yı ihmal etmiş olan sorumlulardan daha çok, muarızlarının bu ri­vayetleri yaymaya çalışmış olduklarını göstermektedir. Aynı za­manda hükümdarlar da sırf yönetimlerini meşru göstermek ve kendilerinin, önceki yöneticilerden daha üstün olduklarını kanıt­lamak için seleflerini kötüleyen rivayetleri cesaretlendirip yayıl­ması için çalışmışlardır. Bu sebeple rivayetler elbette ki araştırılıp incelenmeye ve hadis alimlerinin sistemiyle Cerh ve Tadil(2) edil­meye ondan sonra uygulanmaya muhtaçtır. Ben bu sisteme uyan her rivayeti kabul edip, uymayanı ise reddedeceğim. Bu araştır­mada elimizden geldiğince imanımız bize rehber olacaktır.
       
      Son olarak da bu çabalarımızın, Allah rızası için samimi olma­sını ve Allah Teala'nın her işte bize yardımcı olmasını diliyorum. Gerçekten O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır! O'nun irade­si olmadan elbetteki hiç bir şey değişemez ve hiç bir şeye güç ye­temez.
       
       
      MAHMUD ŞAKİR
       
       
      (2) CERH ve TADÎL bir Hadis Usulü Terimidir.
      Cerh: Uzmanlık derecesindeki bir hadis aliminin Hz. Peygamber'e ait sözleri nakleden bir kimsenin ahlak ve davranışlarında bulunabilecek şüpheli bir durum sebebiyle o kimsenin rivayet ettiği hadisi veya hadisleri reddetmesine denir. Tadil ise, hadis rivayet eden kimseyi doğrulukla vasıflandırmaktır. (Mütercim)  ( Hz.Ademden Bugüne İslam Tarihi, Mahmud Şakir, Ferit Aydın, Kahraman Yayınları , islam tarihi , yazar , islam tarihi mahmud şakir, 8 cilt islam tarihi, özel kutulu. kahraman neşriyat )
       
       
        
      Kahraman Yayınevi Mahmut Şakir Hz. Adem den Bugüne İslam Tarihi kitabı tanıtımı bitti.

      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789757954590
      MarkaKahraman Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789757954590
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.