• Tüm Kategoriler
    • AXES BONUS CARD FİNANS WORLD PARAF MAXİMUM KARTLARA 3 TAKSİT CANLI STOK Sistemi ile Çalışıyoruz. Tedarik Sistemi Şeklinde Çalışmıyoruz. Stoktaki Ürünlerle Hızlı Kargo

      İbni Kesir Tefsiri ( Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri )

      İbni Kesir Tefsiri ( Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri )
      Görsel 1
      Fiyat:
      1.000,00 TL
      İndirimli Fiyat (%31,5) :
      685,00 TL
      Kazancınız 315,00 TL
      4.3 43
      685.00 www.goncakitap.com.tr
      239,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
              Stoktan Kargo 
       
      Kitap              İbni Kesir Tefsiri Hadislerle Kuran Tefsiri
      Yazar              İbni Kesir
      Tercüme         Prof. Dr. Bekir Karlığa, Pof. Dr. Bedreddin Çetiner
      Yayınevi         Çağrı Yayınları
      Etiket Fiyatı    1000 TL 
      Kağıt Cilt        Şamua Kağıt - Bez ciltli, 16 cilt
      Sayfa Ebat     10.240 sayfa - 16x24 cm
      Yayın Yılı        2018
      ISBN               9789754542462
      NOT               Son baskı kırmızı renkli olandır. Bu set gönderilecektir.
       
      Çağrı yayınları İbn-i Kesir tarafından yazılan İbni Kesir Tefsiri Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri adlı tefsir kitabı nı incelemektesiniz.
      İbni Kesir Tefsiri Hadislerle Kuranı Kerim Tefsiri hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları ve bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır.  Alak 1-2
       


            İbni Kesir Tefsiri Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri
       
      Bugüne kadar yazılmış, bütün tefsirleri bir araya getiren şaheser.Kur ân-ı Kerîm i anlamak istiyorsanız; Kur ân ın Kurân la tefsîrini öğrenmek istiyorsanız, Kur ânın Hadislerle Tefsîrini öğrenmek istiyorsanız, Ashâb-ı Kirâm ın Kur ân ı nasıl tefsîr ettiğini bilmek istiyorsanız, Kur ân ın Tâbiîn ve Tebai Tâbiîn tarafından yapılan tefsîrini bilmek istiyorsanız, Dört mezheb imamları; İmam Âzam, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed İbn Hanbel in Kur ân tefsîrlerini bilmek istiyorsanız, "Rivayet Tefsîri" okumak istiyorsanız, "Dirayet Tefsîri" okumak istiyorsanız, Taberî Tefsîri ni, Ebu l-Leys Semerkandî nin tefsîrini, İmam Süyûtî nin tefsîrini, İbn Kesîr Tefsîri ni, Zemahşerî nin Keşşâf ını, Kurtubî nin tefsîrini, Fahreddîn Râzî nin Tefsîr-i Kebîr ini, Muhyiddîn Ârabî nin tefsîrini, Kadı Beydâvî nin tefsîrini, Nesefî nin Medârik ini, Hâzin Tefsîri ni, İsmâîl Hakkı Bursevî nin tefsîrini, Âlûsî nin tefsîrini, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ın tefsîrini, Tantâvî Cevherî nin tefsîrini, Ömer Nasuhî Bilmen in tefsîrini, Seyyid Kutub un Fizilâlil-Kurânını, Mevdûdî nin Tefhîmul-Kur'ânını okumak istiyorsanız, Ayrıca 200'e yakın tefsîr âlimini tanımak istiyorsanız, Yüzlerce cildi okumaya vaktiniz yoksa, maddi imkanımız kafi gelmiyorsa, aynı şeyleri tekrar tekrar okumak istemiyorsanız, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesîr tefsirini okumalısınız.
       

            SUNUŞ
        
      Sayın Okuyucu!
       
      Kuruluşumuzdan bu yana okuyucularımıza temel ve kaynak eserlerin orijinallerini sunduk.

      Bunlar arasında; 6 ciltlik (4.000 sayfa) Mecma'u't-Tefâsîr, 23 ciltlik (23.000 sayfa) Kütüb-ü Sitte, 10 ciltlik (6.500 sayfa) el-Mebsût gibi İslâm ilimlerinin temeli olan tefsîr, hadîs, fıkıh ilmine dair eserlerin Arapça metinleri bulunduğu gibi, İmâm Gazâlî'den Seyyîd Kutub'a kadar klasik ve çağdaş düşünürlerimizin 40'ın üze­rinde -gerek tercüme gerekse telif- Türkçe eseri de bulunmakta­dır.
       
      Şimdi ise; Asr-ı Saadet'ten günümüze kadar yaşamış bütün müfessirlerin görüşlerini ihtiva eden ve dilimizde yazılmış tefsirle­rin en büyüğü; « Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri » ni de­ğerli okuyucularımıza sunmanın mutluluğu içindeyiz.
       
      İnsanların yeryüzünde mutlu bir hayat sürmeleri için gerekli düstûr lan toplayan, insanlar için hidâyet rehberi olan yüce kitabı­mız Kur'an-ı Kerîm Peygamberimize Arapça olarak indirildi. Pey­gamberimizden günümüze bir çok müfessir Kur'an-ı Kerîm'in in­sanlar tarafından iyice anlaşılabilmesi için çalıştı, gayret gösterdi. Bunlardan bir kısmı Kur'an-ı Kerîm'i, Kur'an-ı Kerîm âyetleri, Peygamberimizin hadîsleri ve sahabenin nakilleriyle tefsîr ederek «Rivayet Tefsîrleri»ni meydana getirdiler. Diğer bir kısım ise İslâm kültüründe ve müsbet ilimlerdeki derin vukûfiyetleriyle Kur'an-ı Kerîm'i yorumlamaya çalıştılar ve «Dirayet Tefsîrleri»ni meydana getirdiler. Günümüze kadar her iki usûlde yazılmış, %90'ı Arapça olan bu eserleri günümüz insanının baştan sona okuması, yeteri kadar anlaması mümkün olmadığı gibi ülkemizin büyük bir kültür değişimi geçirdiği ve nesiller arasındaki büyük anlayış ve kavram farkları bulunduğu da inkârı imkânsız bir gerçektir. Temel İslâm kültürünün bir çok kelime ve kavramları, yeni nesiller tarafından bilinmemektedir. Dinî eserlerin birçoğu gibi, dilimizde yazılmış, yayınlanmış Kur'an-ı Kerîm tefsirlerinin çoğunluğu da yeni nesil tarafından yeterince anlaşılamamaktadır. Bizim amacımız bu eserlerin bir benzerini neşretmek değil, Bugüne kadar Türkçemizde mevcut olmayan hem «Rivayet», hem «Dirayet» tefsirini ihtiva eden anlaşılır Türkçeyle hazırlanmış ihtiyaç duyulan, eksiklikleri gideren yediden yetmişe herkesin okuyup anlayabileceği bir tefsir ortaya koymaktır.
       
      « Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri » hazırlanırken kendisinden önce geçen bütün rivayet tefsirlerini toplayıp değer­lendirerek sahîh gördüğü rivayetleri eserine alan büyük müfessir «İbn Kesîr'in Tefsîr el-Kur'an el-Azîm » i tercüme edildi. Buna ilâ­veten Asr-ı Saadetten bu güne kadar eser vermiş yetmişi aşkın müfessirin eserleri tek tek gözden geçirildi. Farklı görüşleri bulunan müfessirlerin görüşleri iktibaslar yapılarak tercüme edildikten sonra izah başlığı altında esere ilâve edildi. Ancak tekrarlar alın­madı. Böylece başlangıçtan günümüze kadar gelen «İslâm Müfessirleri» nin eserlerini bir araya toplayan, ansiklopedik biçimde ha­zırlanmış, zengin malzemelerle dolu, zevkle okuyacağımız mü­kemmel bir tefsir ortaya çıktı.
       
      Elinizdeki bu eserin güvenilir bir «Rivayet» ve «Dirayet» tefsiri olarak büyük bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.
      Kağıt ve baskı giderlerinin baş döndürücü bir hızla yükseldiği, okuyucunun alım gücünün azaldığı bir ortamda yirmileri aşan cilt­lere yayılmayı israf kabul ettik. Böylesine geniş bir muhtevayı yazı karakterini küçük (10 punto) ciltlerde, sayfa alan ve sayılarını ge­niş tutarak 15 cilde sığdırmayı başardık.

      Bu eser şimdiye kadar yayınlanmış tefsirlerde bulamadığınız, genel anlamda Kur'an-ı Kerîm ve Kur'an ilimlerini anlatan bir gi­riş cildi ile 14 ciltlik Kur'an-ı Kerîm tefsirinden ve İslâm müfessirlerinin hayatlarını, yaşadıkları devrin özelliklerini ve Kur'an-ı Kerîm'e bakış tarzlarım bulabileceğiniz bir ciltlik tefsir tarihinden ibaret olmak üzere ceman 16 ciltten oluşmaktadır.
       
      Eserin mükemmel bir baskıyla çıkması için hiçbir fedakârlık­tan kaçınmadık, elimizden gelen titizliği gösterdik. Okuyucuları­mıza her bakımdan mükemmel bir eser sunmayı gaye edindik. Alım gücünün düşüklüğünü gözönünde bulundurarak eseri iki cins kağıda bastık. Herkesin istifade edebilmesini sağlamaya ça­lıştık.
       
      Çağrı Yayınları mensûbları olarak; lâyık olmadığımız halde bi­ze, Kur'an-ı Azimüşşan'a böylesine hizmet imkânı bahşeden Rabbımıza sonsuz hamd ve senalar olsun.
       
       Çağrı Yayınları
       
               
                             ÖNSÖZ
        
       «Doğrusu bu Kur'an; en doğru olana götürür.»1
       
      Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
       
      Hamdolsun âlemlerin Rabbı olan Allah'a. Salât ve selâm olsun onun sevgili peygamberine ve o yüce peygamberin âline, ashabı­na.
       
      Günümüzde insanlığın büyük bir bunalım geçirdiği ve bu bu­nalımın bütün insanlığın mahvına vesile olacağı gerçeği üzerinde hemen hemen doğulu ve batılı aydınların hepsi ittifak etmiş bulu­nuyor. Gösterdikleri çare birbirinden farklı da olsa; ister Allah'a inansın, ister inanmasın, ister materyalist olsun, ister maneviyâta bağlı bulunsun düşünen kafalar bu bunalımın dünyamızın gelece­ğini tehdîd ettiğini, değişik ifâdelerle haykırmaktadırlar. Mark­sistler ise bu bunalımdan, ideolojileri adına bir pay çıkarmaya ça­lışmaktadırlar. Dolayısıyla tarihin diyalektik yorumunun zorunlu gereği olarak; bunalımın neticesinde insanlığın tamamen komü­nist olacağım savunmaktadırlar. Ekonomik konularda marksizme karşı, fakat materyalist temelde onunla ortak olan öteki görüşlerin taraftarları ise bu felâketten kurtuluşu değişik iktisâdi çözümler­de, kültürel ve felsefî akımlarda aramaktadırlar.
      (1) İsrâ, 9.
       
      Görülüyor ki; bütün dünya ortada bir bunalımın bulunduğun­da müttefik, ancak bu bunalımdan kurtuluş mevzuunda farklı tek­lifler Öne sürmektedirler. Gerçekte bu tekliflerin hiç birisi, dünya­mızı içine düştüğü bu bunalımdan çıkarabilecek niteliğe sahip de­ğildir. Çünkü bu görüşlerden hiçbirisi bunalımı her yönüyle ve ob­jektif olarak ele alıp çıkış yollarını gösterememektedir. Körlerin fili tarifi gibi, herbiri kendi açısından bir çâre sunmakla meseleyi çözümlediğini sanmaktadır. Buna karşılık bu bunalımdan insanlığı kurtaracak olan en büyük düşünce sisteminin mensûbları, ne ya­zık ki kendi düşünce sistemlerim yeterince değerlendirip de kurtu­luş bekleyen insanlığın imdadına koşma gücünden yoksun bulun­maktadırlar.
       
      Temeline inmeye çalıştığımız zaman, bu günkü bunalımın asıl sebebinin; ilim ve din mücadelesiyle başlayan ve akılla vahyi birbi­rine düşman kardeşler haline getiren batılı anlayış olduğunu söy­lemek mümkündür. Bilindiği gibi, Hıristiyan dünyası orta çağda akıl dışı bir inanç sistemini insanlığa kabul ettirmeğe çalışmıştı. XII. asırda, Endülüs'te İslâm ilim ve düşüncesinin Latin dünyası­na tercümesiyle birlikte gelişmeye başlayan pozitif ilimlere karşı kilise kendi doğmalarını savunabilmek için bir takım engelleyici kararlar almıştı. Bunun sonucunda kâfir oldukları gerekçesiyle İbn Sina, İbn Rüşd, Gazzâlî gibi büyük islâm düşünürlerinin eser­lerini okuyanları engizisyon mahkemelerine şevketmiş, bir kısmı­nı da acımasızca meydanlarda yakmıştı. Batı dünyasında ilim ile dinin -daha doğrusu Hıristiyanlığın- arası gittikçe açılmış ve neti­cede ilmî çalışma yapabilmek için dinî doğmaları reddetmek gerek­tiği kanaati hâkim olmuştu. Zaman zaman dozajını artıran bu ça­tışma, en sonunda ilmin zaferi ve kilisenin yenilgisiyle neticelendi. Ve artık ilim adamı olabilmek için, dinî inançları bütünüyle reddet­mek gerektiği ilim adamları arasında bir müteârife haline geldi. Böylece Batı ilmi, gittikçe materyalistleşti ve pozitivizmin etkisiy­le de büsbütün putlaştı. Kilise bir takım mahkemeler ve yasaklama kararlarıyla ilmi mağlûb edemeyeceğini anlayınca onun verilerini kabullenmek gereğini duydu ve XLX. yy.'ın sonlarına doğru dinî doğmalarla ilmî veriler arasında bir dostluk münâsebeti kurmayı denedi. İşte böylece yüzyılımızın başında artık dinin sâhâsı ile il­min sâhâsı birbirinden tamamen ayrılmış oldu.
       
      Batıda Hıristiyanlıkla, daha doğrusu Hıristiyanlığın kurum­laşmış merkezi olan kilise ile, ilim arasında cereyan eden bu 500 yıllık mücâdelede ilim, hâkimiyeti elde edince bunu fırsat sayan XIX. yy. materyalistleri ve dolayısıyla pozitivistleri Hıristiyanlığın ilme karşı tavrını bütün dinlere teşmîl ettiler.
       
      İşte bu gün insanlığın içice bulunduğu bunalımın temelinde kı­saca belirtmeye çalıştığımız bu ilim ve din mücâdelesi ve o uğursuz din ve ilim ayırımı yatmaktadır. Hıristiyanlıktan yakasını kurtar­mış olan ilim, pozitif sâhâda büyük gelişmeler kaydetti. İnsanlığın milyonlarca senede elde edemeyeceği sonuçları kısa zamanda ba­şararak fezanın fethini gerçekleştirdi. İlmî gelişmeler sayesinde hayat standardı yükseldi, insanların gelirleri arttı. Refah nisbeten topluma yayılmaya başladı. Ama bir şeyi alıp götürdü. Huzuru... İnsanın manevî dünyasının altüst ederek onu başıboş bir varlık hali­ne getirdi.
      Batı medeniyetinin insanlığı sürüklediği felâketin boyutlarını, bu medeniyetin çocuğu olan ve acılarını bizzat içinde yaşayarak gö­rüp, bilâhare müslüman olan Roger Garaudy şöyle dile getiriyor:
      «Batı bir karışık olaydır. Ortaya koyduğu kültür dayanıksız­dır. Bu kültür derin çatlaklarla bölünerek parçalanmıştır. Yüzyıl­lardan beri Batı, Greko-Romen ve Yahûdi-Hıristiyan türünde ikili bir mirastan sözediyor...
      Toplarla donatılmış Avrupalı fâtihlerin hayatına kıydıkları milyonlarca Amerika yerlisinin yanında Timur'un İsfahan sava­şından sonra 70.000 kelleyi üstüste koyarak diktiği piramitin ne değeri vardır? Bu olay 10 veya 20 milyon Afrikalıyı yerinden oyna­tan büyük yıkımın yanında ne anlam taşır? 1980 yılında silâhlan­ma yarışında 450 milyar lira harcayan, eşitlik ilkesi tanımayan alış-veriş oyunları yüzünden aynı yıl III. dünya ülkelerinden 50 milyon insanın hayatım kaybetmesine yol açan Batının günümüz­deki hegemonya biçimine ne isim vermeli? Eğer geçip giden zaman­lar binlerle ölçülecek olursa Batı, tarihte görülmemiş en büyük cânîdir. Bu gün Batı, ortak tanımayan iktisadî, siyâsî ve askerî gü­cüyle kendi gelişme modelini herkese zorla kabul ettiriyor. Bu mo­del, üzerinde yaşadığımız gezegeni toplu intihara doğru sürükle­mektedir. Zira bir taraftan insanlar arasındaki eşitsizlikleri bir daha hiçbir zaman kapanmamak üzere geniş uçurumlarla genişle­tirken, diğer taraftan her yaşayan dünyalının başı üzerine 5 ton­luk bir patlayıcı madde atarak son kalan ümit kırıntılarını da orta­dan kaldırmıştır. Bir şeyi daha Öğrenmenin zamanı geldi: Batının bu hayat görüşü insanları amansız bir hayat veya acele bir ölüme doğru götürürken aynı zamanda kendi kendisini doğrulamak mak­sadıyla yine içinde ölüm korkusu taşıyan bir kültür ve ideoloji mo­deli hazırlamaktadır. Çarpılmış bir tabîat anlayışı bu. Onu kendi malımız sayıyor ve istediğimiz gibi kullanma ve harcama hakkına sahip olduğumuzu düşünüyoruz.
       
      Roma hukuku da böyle düşünü­yordu. Bu tahrib ve harcamayı yeryüzünde hiçbir tabîî zenginlik kalmayıncaya kadar sürdürmek niyetindeyiz. Dünyayı bir çöp te­nekesine çevirmeye yemîn etmişiz. Kaynakları sonuna kadar tahrîb ederek, her tarafı yakıp yıkmaya yönelik bu yoldan bizi hiç kimse geri çeviremez... Geleceğe karşı hiçbir ümit beslemeyen bir anlayış doğmuştur. Buna göre; gelecek yaşanan zamanın sayısal fazlalığından başka bir şey değildir. Değişecek hiçbir şey yoktur. İnsan için bir amaç yahut tanrı için bir hareket söz konusu değildir. Sonsuzluklara doğru uzanan tutkumuzu genişleterek bizim haya­tımıza anlam kazandıracak, yahut bizi ölüm yolundan geri çevire­cek hiçbir şey yoktur. Dünyada yeni bir kültür düzeni doğmadıkça, yeni bir ekonomik düzen de doğmayacaktır. Dünyanın yeni kültür düzeni Batı hegemonyasını yıkarak insanî bir projeyi gerçekleştir­mek üzere yeryüzünde her ulusun âhenktâr katkıları ile şekillenecek ortak bir düzene geçmek demektir. Medeniyetler arası diyalog şimdi her zaman olduğundan çok daha zorunlu bir durum kazan­mıştır. Bu bir hayat meselesidir. Alarm zilleri çalmıştır. Belki za­man geçmiştir bile. Yaşadığımız çağda hayatî önem taşıyan asıl ko­nuşulacak konu, henüz sömürgeciliğin artıklarından kurtulama­mış bir kapitalizm, yahut sonu gelmeyen savaşlar veya bizim Batı uygarlığımızın son krizleri değildir. Gösterdiği aynı çizgi üzerinde gelişmesini sürdürecek aynı kapitalist Batı gibi kendi halkının sö­mürücüsü kesilen III. dünya ülkelerinde baskı ve sömürü odakları kuran, silâhlanma, terör ve hegemonya yarışında ortaklarından hiç de aşağı kalmayan Sovyet modeli Sosyalizm de değildir. Yaşadı­ğımız çağda asıl konuşulacak konu; Batının bir tür intihar anlamı­nı taşıyan efsânevî gelişme ve büyüme ideolojisidir. Bu ideoloji bi­lim ve teknikte yani imkânların sıraya konması ve kuvvet kaynağı ile hikmet yani hayatın sonu ve anlamın arasında meydana gelen derin boşluktan doğmuştur. Bu ideoloji insanlara insanlıklarını unutturacak bir egoizm aşılar. Düşünceyi aşma, yani geçmişin kor­kusundan ve zamanın kaygısından kurtularak henüz bilinmeyen geleceğe doğru uzanmayı ve bu geleceği yaratmaya çaba harcama­yı imkânsız kılar. Bu düşünce insanları toplum halinde yaşama duygusundan uzaklaştırarak, aramızda yaşayan herkesin diğerle­rinden sorumlu olduğunu unutturur. Böylece dünyada varlık sür­düren her kadın, her erkek, her çocuk için ilim ve tekniğin ekonomi politika ve kültürün bütün kapılarını açarak onların tüm insanî zenginliklerini ortaya koymalarına ve yaratıcı güçlerini harekete geçirmelerine engeldir. Kaçırılan tarihî fırsatları ve Batı insanının kaybettiği ölçülerin karşısında bugün bize düşen görev, Doğu ve Batı medeniyetleri arasında yeniden diyalogu kurabilmeyi başar­mak ve Batının kahredici monologuna bir son vermektir.»1
       
      1. Roger Garaudy, İslâm'ın Vaadettikleri, 16-19; Türkçe çev. Nezih Uzel, 1st. 1983.
      Bu ünlü düşünür Batı medeniyetinin bugün insanlığı götürdü­ğü felâketli uçurumu da şöyle anlatıyor:
       
      «İsfahan'ı ele geçirdikten sonra Timur'un 70.000 insan kellesi­ni üstüste koyarak koca bir piramit inşâ etmesi için herhalde gün­lerce uğraşması gerekirdi. Hiroşima'da ise aynı sonuç bir kaç daki­kada alınmıştır. Bu olay baş döndürücü bir bilimsel ve teknik iler­lemedir. Dünyamızın üzerinde şu anda Hiroşima bombasının 1.000.000 kere daha fazlasına eşit nükleer patlayıcı madde vardır. Bu ölçü yerküresinde yaşayan her insan başına 5 ton klasik patla­yıcı madde demektir. Bu da bir başka bilimsel ve teknik gelişmedir. Ve gelişme durdurulamaz... Yeşil devrim ve mucize yaratan Ekim sistemleriyle Güney Doğu Asya'da beş yıldan beri pirinç zirâatı acaba nasıl bir şekilde gelişiyor? Üçüncü dünya ülkelerinde Batılı­lar tarafından uygulanan geniş toprak sürme metodlarıyla en ince pirinç tarlası kayboluyor. Batının daha fazla enerji yükü taşıyan kimyevî gübreyi satışa çıkardığı sırada III. dünyanın gittikçe daha fazla borca batan petrolsüz ülkeleri bunu satın alacak güç bulama­mışlardır. Batının ormancılık ve mono kültür tekniklerinde elde ettiği gelişme sonucu Himalaya dağlarının etekleri ormansız kal­mıştır. Bangladeş'i su basmış, sahilde açlık başlamıştır. Bilimsel ve teknik gelişme 1980 de rekor bir seviyeye ulaşmış ve dünyada o yıl 50.000.000 kişi açlıktan ölmüştür. Bu rakam 5 yıl sonra 85.000.000'a ulaşacaktır. ...Ve gelişme durdurulamamaktadır... Batının gelişme modelinin bir hilkat garibesi ve tarihî bir hastalık olduğu acaba ne zaman anlaşılacak?...» 1
       
      1. Roger Garaudy, A.g.e., 86-87.
       
      Batı medeniyetinin insanlığa takdîm ettiği en büyük hediye Garaudy'ninde belirttiği gibi büyük savaşlar, ekonomik ve ruhî bu­nalımlar, siyâsî ve sosyal krizlerdir. Bu krizler sonucu dünya iki ci­han savaşının sancılarım çekmiş ve bir yandan dünyanın az geliş­miş kısmı sürekli ateş hattına sürülürken, diğer yandan da büyük bir kısmı korkunç bonbardıman tehlikleriyle yüzyüze gelmiş bu­lunmaktadır.
      Ne yazık ki insanlığı Batı medeniyetinin sürüklemiş olduğu bu felâketli uçurumdan kurtarabilme gücüne sahip yegâne dünya gö­rüşü olan islâm günümüzde en zor dönemini yaşamaktadır. Gerek mensûbları tarafından iyice anlaşılıp değerlendirilememiş olması, gerekse düşmanları tarafından her bakımdan düşmanca bir saldı­rı hedefi haline getirilmiş olması, İslâmı dünya konjonktüründen uzak bir noktaya itmiştir.
       
      Bilindiği gibi, Haçlı savaşlarının acımasız saldırısı ve bilhassa Moğol istilâsının her bakımdan yıkıcı ve mahvedici hücumları neticesinde İslâm dünyasının fikir kaynakları kurutulmaya çalı­şılmıştır. Böylece Selçuklu ve Osmanlı dönemleri boyunca İslâm dünyası sürekli savaş ve saldırı alanı olarak seçilmiş bu sebeple fikrî sâhâda yapılması gereken faaliyetler daha çok askerî alanlara teksif edilmiştir. Fikrî alandaki durgunluk bir kaç yüzyıl sonra İslâm cemiyetini büyük bir atâlet içerisine itmiş, neticede de geliş­me imkânlarından yoksun bırakmıştır. Bir süre sonra İslâm dün­yasının en büyük dinamizm kaynağı olan ilim yuvaları çağın deği­şen şartlarına ayak uyduramaz duruma gelmişler ve belirli sahala­rın dışında hayat ile ilgilerini kesmişlerdir. Buna bağlı olarak İslâm toplumu; uzun süren bir durgunluk dönemine girmiştir. Kendi dışındaki gelişme ve ilerlemelerden habersiz, içine kapalı bir toplum hayatı sürmeye başlamıştır. Diğer taraftan Batı; aynı dönemlerde İslâm düşüncesinin tercümeler kanalıyla verdiği ener­ji sayesinde ilmî ve teknik alanda büyük başarılar elde etmiştir. Rönesans hareketiyle birlikte de Batı her alanda dünyaya egemen olmanın keyfini çıkarmaya başlamıştır.İslâm dünyası, uzun yıllar Batıdaki bu gelişmelerden asla haberdar olmadığı gibi, sürekli bir savunma psikolojisi içerisinde kendi dışındaki dünyaya ilgisiz kal­mıştır. Ancak sanayi devriminin gerçekleştirilmesini müteakip sü­rekli mağlûbiyete dûçâr olmanın verdiği eziklikle İslâm dünyası Batıdaki gelişmelere ilgi duymaya başladı. Ve böylece İslâm ülke­leri Batı problemiyle yüzyüze geldiler. Ve bu karşılaşma müslümanlar bakımından bir şok tesiri icra etti. Batıdan neyin alınıp ne­yin alınmaması gerektiğini iyice kararlaştırmadan yetiştirilmek üzere Batıya elemanlar gönderildi.
       
      Batının ilim ve tekniğini almak üzere gönderilmiş olan bu ele­manlar, ülkelerine Batı hayranı olarak döndüler. Geleneksel an­lamda Islâmî ve millî değerlerini muhafaza eden büyük halk yığın­ları bu taklîdçileri tepkiyle karşıladı. Böylece İslâm dünyasında yepyeni bir çatışma alanı zuhur etmiş oluyordu. İlim ve tefekkür yerine; «eski-yeni, Doğu-Batı, ilerici-gerici» gibi bir takım yaftaları esâs alan ve temelde kendi ülkelerinin değerleriyle ters düşmüş ki­şilerle, kendi değerlerinden nelerin yaşaması, nelerin atılması ge­rektiğini tam ve şuurlu olarak ayırd edemeyen iki zıt kutub ortaya çıktı.
       
      Teknik ve ilmî sahada baş döndürücü gelişmelerin sonucunda güçlenen materyalizm ve pozitivizmin etkisiyle İslâm dünyasına kurtuluş reçeteleri hazırlayan bir takım düşünürler; İslâm ülkele­rinin kurtuluş yolunun Batıyı olduğu gibi taklitten geçtiğini ve bü­tün kurumlarıyla Avrupayı örnek almadıkça ilerlemenin imkânsız olduğunu savunmaya başladılar. Gerçekten tutarlı bir çözüm geti­rememiş oldukları için eski değerlere bağlı kitleler tarafından red­dedildiler. Buna karşılık büyük halk kitlelerini peşinden sürükle­yen ve dinî makamları elinde bulunduran kişiler ise mes'eleyi din, ilim ve teknoloji mes'elesi halinde ele almaktan çok bir din ve mede­niyet mes'elesi olarak ele almayı tercih ettiler. Dolayısıyla kendi köklü medeniyetlerini, detaylarını idrâk etmekten uzak da olsa dinî sevk-i tabîî ile üstün bir medeniyetin mensûbları olduklarım kabul ederek Batı medeniyetine karşı tavır takındılar. Batıya kar­şı takınılan bu tavır, bir süre sonra Batının her türlü faydalı ve fay­dasız bilimlerine de teşmîl edildi. Neticede Hıristiyan-İslâm, Haç ve Hilâl mücâdelesi, Batı kaynaklı her fikre karşı mücâdele halini aldı. İki tarafın da kendince haklı gerekçeleri bulunuyordu. Ancak bunun ortasından günümüzde dahî tartışması yapılan III. bir yol olup olmadığı pek tartışılmamıştır. Batıdan gelen her değere karşı çıkmakla Batıdan gelen her değeri kabul etmek arasında netîce iti­bariyle pek önemli bir fark yoktur. Çünkü her ikisi de şuurlu bir muhasebeye dayanmamaktadır. Ve her ikisi de sonunda aşırı bir fanatizm içerisinde muhalifini inkâr edecek bir kavga ortamından başka bir şey meydana getirmez. Bu mücâdele XX. yy. ın başında çok daha şiddetlendi. Ükemizde özellikle Fikret'le Akif in tartış­malarında ortaya çıktığı gibi; en sonunda bir İslâm ve Batı mücâdelesi şeklini aldı.
       
      Batının da büyük desteği ile en sonunda İslâm ülkelerinde Ba­tılı düşünce her alanda söz sahibi oldu. Sahipsiz ve korumasız ka­lan karşı düşünce ise her alanda susmak veya kabuğuna çekilmek zaruretini hissetti. Batı düşüncesinin hâkimiyeti ile birlikte yep­yeni bir durum ortaya çıktı. Artık eskinin şuursuz da olsa cemiyeti ayakta tutan bütün değerleri birbir sökülüp atılırken, yerine Batı­dan aktarma sun'î değerler yerleştirilmeye çalışıldı. Fakat toplu­mun bünyesi bu değerleri kabul etmedi. Böylece İslâm ülkelerinde belirli karakter yapısına sahip iki önemli kitle karşı karşıya yaşa­mak zorunda kaldı. Batı ve Doğu arasındaki bu mücâdele günü­müzde de hâlâ sıcaklığını devam ettirmektedir. Ne var ki islâm dünyası bu Doğu-Batı mücâdelesi içerisinde birbirine girip durur­ken, Batı siyâsî, sosyal ve ekonomik alandaki başarılarım devam ettirip dünyanın söz sahibi biricik gücü olma imtiyazım korudu. Günümüzde de İslâm dünyası hâlâ bu ikilemin çözülememiş olma­sının verdiği acılar, sıkıntılar ve buhranlar içerisinde yüzmekte­dir.
       
      Bugün insanlık bir kurtarıcı beklemektedir. Bu kurtarıcı deği­şen şartları içerisinde insanın, bütün düşünce dünyasını kuşatan ve onun kafasında yer eden bütün problemleri objektif, dengeli, uyumlu ve tutarlı çözümlere kavuşturan bir dünya görüşü ve fikir sistemidir. İşte insanlık böyle bir fikir sisteminin hasreti içerisinde bulunmaktadır. Ve bu hasreti giderecek tek tutarlı düşünce de İslâm düşüncesidir.
       
      İnsanlık ve yeryüzü günümüzde İslâm'a en çok muhtaç olduğu bir dönemi yaşamaktadır. Günümüz insanı, islâm'ın kurtarıcı sadâsından mahrum olduğu için, bataklıktan kurtuluşu; ya alkol­de, ya uyuşturucu maddede ve buna bağlı olarak ta ortaya çıkan lüks hayat yaşama özlemleriyle koştuğu dans pistlerinde ve disko­teklerde aramaktadır. Ama ruhunun derinliklerinde yereden boş­luğu bu yolla da dolduramadığı için en son durak olarak intiharı seçmektedir. Refah ve ekonomik kalkınma ile birlikte yükselen in­tihar grafikleri medenî denilen âlemin önüne bu korkunç manzara­yı sermektedir. Fakat bu durumla yüz yüze gelen o âlem, gerçeği ikrar etmek yerine yine kurtuluşu bir başka yolla inkârda aramak­tadır ve bu gelişmelerin psikolojik sosyolojik motivlerini araştırdı­ğını söyleyerek hakikati çarpıtmaktadır. Çarpıtmak ne demek, gerçekle karşılaşmaktan korkup kaçmaktadır.
       
      Yüzyılımızın ilk çeyreğinde bu gerçeği çok yakından görmüş olan büyük şair Muhammed İkbâl, yanık nefesleri ıstırâb ve heye­can dolu mısraları ile müslümanları sürekli uyarmış ve Kur'an'a dönmeye çağırmıştır.
      «İnsanlık Frengin (Avrupalının) elinden inim inim inledi. Hayat onun yüzünden huzura kavuşamadı.
       
      O halde ey Şark milletleri, ne yapmalıdır ki Şark tekrar ay­dınlığa kavuşsun.
      Şarkın kalbinde bir inkilâb görünüyor. Artık gece sona er­di, güneş yükseldi.
      Avrupa kendi kılıcı ile kendini boğazladı. Çünkü dine yüz çevirdi.
      O, kuzu postuna bürünmüş bir kurttur. Pusuda kuzu bek­ler.
      İnsan onun yüzünden müşküller içindedir. İnsanlığın için­de kanayan gizli dert onun yüzündendir.
      İnsanlık onun nazarında bir su ve çamurdur. (Maddeden ibarettir) Hayat kervanının konak yeri (bir gayesi) yok­tur.
      Her gördüğün şey Hakkın nurlarından vücûd bulmuştur. Bütün eşyânın varlık sebebi Hakkın sırlarıdır.
      Her şeyde Hakk'ın âyetlerini (alâmetlerini) gören insan hürdür. Bu hikmetin aslı Kur'an-ı Kerîmdeki «Unzur» (gör ve düşün) hükmüdür (emridir).
      İmanlı kul, bu hükme inkiyâd ederek daha bahtiyar, insan­lara karşı da daha merhametli olur.
      İlim maddesini aydınlattıkça gönlü daha ziyade Allah'tan korkar. Madde ilmi bizim toprağımızı altın haline getiren kimyadır. Yazık ki bu ilim Frenge başka türlü te'sîr etmiş­tir.
      Onun aklı ve fikri güzelle çirkini ayırdetmek. Gözü yaşarmaz, kalbi taş gibidir.
      İlim onun yüzünden rezîl rüsvây olmuştur. Cebrail onunla arkadaşlık ettiği için şeytân olmuştur.!
      Frenklerin ilminin omuzunda kılıç vardır. Bütün gayretini insanlığı mahvetmeğe sarfeder.
      İlim ve hüner aşkı bu hayır ve şer dünyasında alçaklarla anlaşamaz.
      Ah, bu frenkten ve onun usûl ve kanunlarından, ah onun dine yabancı olan tefekküründen.
       
       (1) Bazı okuyucularımız bize mektup yazarak Muhammed İkbal'in Hz. Cebrail'i -hâşâ- Şeytân yaptığı­nı, bunun ise dinen mahzurlu, hattâ küfrü mûcib olduğunu bildirmektedirler. Okuyucularımızın duyarlılığını anlayışla karşılayıp kendilerine teşekkür ederiz, ancak M. İkbâl gi­bi büyük bir mütefekkirin böylesine büyük bir hatâya düşecek kadar yeteneksiz olduğu düşünülemez. Büyük şair burada Avrupa'nın, herşeyi nasıl kötüye kullandığını, melek diye takdim ettiği şey­lerin bile arkasına şeytânları gizlediğini, ve karşısındaki milletleri böylece aldattığını belirtmekte­dir. Burada "Cebrail" melekliğin sembolüdür.
      M. İkbâl; hem İslâm'ı ve islâm âlemini, hem de Batı'yı ve Batı emperyalizmini çok iyi bilen büyük bir islâm düşünürü ve islâm'ı terennüm eden büyük bir şâirdir. ( Dr. Bekir KARLIĞA )
       
      Hak bilgisini sihirbazlık olarak öğrettiler, sihirbazlık değil kâfirlik Öğrettiler.
      Her taraftan yüzlerce fitne hücuma geçiyor. Eşkıyanın elin­den kılıcı al.
      Ey canı tenden ayrı bilen, bu dine yabancı terbiyenin büyü­sünü boz.
      Onun tenine şark ruhunu üflemek lâzımdır. Ta ki mânâ ki­lidini o anahtarla açsın!
      Gönlün hükmü altında olan akıl ilâhîdir. Gönlün hükmü al­tına girmeyen akıl ise şeytanîdir.
      Avrupa kanunu hiç tereddütsüz kuzuyu kurda helâl etmiş­tir.
      Dünyaya yeni bir şekil vermek lâzımdır. Kefen hırsızların­dan ne umulur?
      Cenova'da (Cemiyet-i Akvam) hîle ve desiseden başka ne vardır? Bu koyun senin, o koyun benim diye menfaat payla­şıyorlar.
      Sözle ifade edilemeyecek kurnazlıklar... Dünyalar kadar perîşânlık, keşmekeş ve fitne.
      Ey renge ve şekle esîr olan, bundan temizlen: Kendine imân et, Frengi inkâr et.
      Kalk milletlerin müşküllerini hallet! Frenk sevdasını gön­lünden uzaklaştır.
      Şark nizâm ve cemiyeti tarzında bir tarz ve nizam ortaya koy... Kendini Ehrimamn (şer mabudu) elinden kurtar.
      Frengi, onun neler yaptığını bilirsin! Ne zamana kadar Frengin zünnânna (rahiplerin bellerine bağladıkları ke­mer) bağlı kalacaksın.
      Yara ondan, neşter ondan, iğne ondan... Irmaklar gibi kanı­mız akıyor yine ondan şifâ umuyoruz.
      Padişahlığın (emperyalizm) ne derece kahredici olduğunu biliyorsun! Bizim asrımızda bu kahrı yapan ticârettir.
      Dükkân tezgâhı taht ve tacın ortağıdır. Ticâretten menfa­at, emperyalizmdeki haraçtır.
      Aynı zamanda ticâret te yapan o emperyalizmin hayır, di­linden düşmez ama içi, şer doludur.
      Eğer sen onun hesabını doğru bilirsen, senin pamuk bezin onun ipeğinden daha yumuşaktır.
      Onun dükkânının önünden ona muhtaç olmadan geç. Kış dahi olsa ondan kork.
       
      O hiç harbe lüzum hissetmeden öldürür. Onun makinası döndükçe ölümler saçar.
       
      Sen kendi hasırını onun halısına değişme, Piyadeni (sat­rançta Paytak) onun ferzine (kale) değişme!
      İncisi sakat, Lâ'li sakat... Bu tüccarın miski köpek göbeğin­den (ahu göbeğinden değil).
      Onun aldatıcı uykusu gözlerinin, rengi ve parlaklığı da id­râkinin yolunu vuran (Seni hakikatine ermekten meneden) bir eşkiyâdır.
      İşini binbir müşküle sokarsın; onun kumaşından sarık yap­ma.
      Akıllı insan onun küpünden şarap içmedi. İçen derhal meyhanede can verdi.
      Ticâretini yaparken ne kadar güleryüzlü ve mülayimdir. Sanki bizler çocuklarız da o şekerci.
      Sanki müşterisinin kalbinde ve gözündedir. Ya Rabbi bu büyücülük müdür, yoksa tüccarlık mı?
      Renk ve koku tacirleri türlü menfaatler temîn ettiler. Biz müşteriler ise kör ve fakır kaldık.
      Ey hür insan, sen sadece toprağından yetişen şeyleri sat, giy ve ye!
      İşin hakikatine eren iyi görüşlü insanlar, kendi kilimlerini kendileri dokudular.
      Ey bu asrın içyüzünü bilmeyen insan, Avrupa'nın mâhirâne çevirdiği dolaplara bir bak!
      Senin ipeğinden halı yapıp sana sattılar.
      Gözün onun dış görünüşüne aldanıyor. Rengi, parlaklığı se­ni çıldırtıyor.
      Yazıklar o denize ki icab ettiği gibi dalgalanmaz ve içindeki inciyi dalgalardan satın alır. (Büyük coşkun dalgalar incile­ri sahillere atar.)» 1
       
      İnsanlığı içine düştüğü bu felâketten kurtaracak tek kaynak Kur'an ve tek düşünce sistemi de Kur'an'a dayalı İslâm düşünce sistemidir. Ama sâf Kur'an'a ve Kur'an'm yorumundan ibaret olan sünnet-i seniyyeye. Bugün gerçek anlamda müslüman olmak iste­yen her ferd; Kur'an'a koşmalı ve Kur'an'm kurtarıcı mesajını ruhuna, kafasına ve hayatına bütünüyle sindirerek yeniden bir di­riliş, bir ba's ba'd'el - mevt ile dirilmelidir. Bu diriliş, yalnızca onun dirilişi olmayacak tüm insanlığın dirilişi olacaktır.' Zira bu rûh te­kamülüne eren mü'min, önce kendini, sonra içinde yaşadığı toplu mu, sonra kendi milletini, sonra İslâm ümmetini ve neticede de tüm insanlığı kurtaracaktır.
       
      1. Dr. Muİıammed ikbâl, Pes Çe Bâyed Kerd Ey Akvâm-ı Şark; Külliyât, 409-412. Türkçe çev. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan, 104-109.
       
      Bugün bizim elimizde bu imkân ve önümüzde de bu fırsat bu­lunmaktadır, yeter ki Kur'an'a dönelim ve Kur'an'ı yaşama azmine sahip olalım.
      Çünkü Kur'an, bize kendi özel diyalektiğini verir. Biz olaylara; daha başlangıçta, Kur'an'ın perspektivi ile bakar ve önceden de­ğerlendiririz. Beklenen olay ortaya çıkınca da apışıp kalmayız. Her olaya Kur'an'in koyduğu temel ölçüler içerisinde izah tarzı bulu­ruz.
       
      Kur'an bize geniş ufuklar açar. Hayatı dar çerçeveden değil de, geniş açıdan görmemizi sağlar. Meydana gelen şeylerin ardında Allah'ın gerçek gücünü görmemizi temin ederek basît gelişmelerle, kolay çözümlere gitmemizi önler. Bu sebeple, bazan aleyhimizdeymiş gibi görülen olaylarda bile bir hayrın saklı bulunduğunu ve bi­zim dar ufkumuzun, bilgi vâsıtalarımızın bunu kavramaktan âciz olduğunu öğretir.
      Kur'an diyalektiğine sahip olan insan; maddî değerlerin köleli­ğinden kurtulur ve gerçek anlamda özgürlüğe kavuşur. Hiçbir bas­kı onun hürriyetine engel olamaz.
       
      Kur'an'a gönül veren insan; eşsiz bir direnme gücü kazanır. Baskı ve sıkıntılar karşısında eğilip bükülmez. Onun için sinir krizleri ve karârsızlık sözkonusu değildir. Çünkü her şeyin ardın­da saklı duran ilâhi gücü bilir ve neticeyi ona havale eder.
      Kur'an'a gönül veren insanda; ihtiras olmaz. Çünkü hırs, aşırı isteklerin ve tükenmez emellerin sonucudur. Halbuki Kur'an'a bağlanan insan için sonuç elde etme veya insanlara bir şey sahibi olduğunu isbât etme zarureti yoktur. O, sürekli çalışmakla mükel­leftir. Netîce ise Allah'a havale edilmiştir. Neticeyi görmek ve her­kese «ben şu sonucu aldım» diye caka satmak onun şiarı değildir. Çünkü neticeyi Allah'ın verdiğini, kendisinin ise sadece bir vâsıta olduğunu bilir.
      Kur'an'a gönül veren insanın değersiz geçen bir ânı yoktur. O, her ânını değerlendirmek zorundadır. Sahibi olduğu en değerli şeylerin başında zaman gelir. Bu sebeple boş ve değersiz şeylerle uğraşmaz. Ömrünün her saniyesinde hesaba çekileceğini bilir. Ve bu nedenle değerli saniyelerini insanlığın ve dünyanın faydası için kullanır. Sonra da alnının akıyla emâneti, sahibi olan yüce Allah'a teslim eder.
       
      Kur'an'a gönül veren insan; korkmaz. Çünkü ölüm, onun için bir son değil, yepyeni bir başlangıçtır. Ebedî hayatın kapılarını önüne açan bir geçittir. Ölümle korkunç bir uçuruma yuvarlanmı­yor, aksine huzur ve mutluluk dolu bir hayata koşuyor. Çünkü ken­disine:
       
      «Selâm size, hoş geldiniz. Ebedî olarak girin buraya» derler (Zümer,73)
      Kur'an'a gönül veren insan; aşın bir tutkuyla hayata sarılmaz. Çünkü bu dünyanın geçici olduğunu, her şeyin burada sonuçlan­mayacağını, buranın âhirete giden yolda sadece bir durak olduğu­nu bilir:
      «Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.»
      (En'âm, 32)
      «Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir.» (Muhammed, 36)
      Kur'an'a gönül veren insan; dünyada Allah'ın kendisine lütfet­tiği nimetlerin hepsini iyice değerlendirir ve bunlardan yararlan­manın kendisi için bir vazife olduğunu bilir. Bunlardan yararlanır­ken egoistçe ve şuursuzca değil, kendi cinsinin ve tüm varlıkların yararını da gözetmeyi unutmaz.
       
      «Allah'ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet. Dünya­dan da payını unutma. Allah sana nasıl ihsan etti ise sen de öylece ihsan et.» (Kasâs, 77)
      Kur'an'a gönül veren insan; Allah'ın verdiği nimetleri yersiz şe­kilde israf edip kaynaklarım boş ve lüzumsuz yere tüketmez. Bilir ki, bu nimetlerin hepsinin hesabını verecektir. Nimetlerden yarar­lanırken de onları insanlığın ve varlıkların hayrına kullanmaya çalışır. Kendinden önce ve sonra bu nimetlerin kıymetini bilmeyip, onları yersiz şekilde tüketenlerin âkibetlerinin kötü olduğunu bi­lir:
      «Andolsun ki sizden önce nice nesilleri, zulmettiklerinden dola­yı helak etmiştik. Halbuki peygamberleri kendilerine apaçık bel­gelerle gelmişlerdi de onlar inanmış değillerdi. İşte böyle cezalan­dırırız. Suçlular topluluğunu. Sonra onların ardından, nasıl davra­nacağını görmek için sizi yeryüzünde halîfeler kıldık.» (Yûnus, 13,14)
       
      Kur'an'a gönül veren insan; Allah'ın kendisine verdiği nimetle­rin bir bölümünü başkalarına vermenin kendisi için bir görev oldu­ğunu bilir. Çünkü onun elinde bulunan şeylerin hiçbirisinin gerçek sahibi kendisi değildir. Gerçek mülk sahibi Allah'tır. O, verirken Allah'ın malından vermektedir. Allah, kendisini böyle bir imkâna kavuşturmuş olduğu için bir yandan mutludur; diğer yandan da elinin altında bulunan şeylerin hakkını verip vermediğini, Allah'ın huzurunda bunların hesabı görülürken işin içinden alnının akıyla çıkıp çıkmayacağını düşünür:
      «Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü Al­lah'ındır.» (Mâide, 17-18)
      «Ve Allah'ın size verdiği malından onlara verin.» (Nur, 33)
      Kur'an'a gönül veren insan; sürekli çalışır, didinir, emek sarfeder. insanlara iyi örnek olabilmek için her alanda gayret içindedir.
      Tenbellik yapmaz, verimsiz çalışmaz, değersiz şeyler için emek harcamaz:
      «İnsan için ancak çalıştığı vardır. Ve o, çalıştığının karşılığını görecektir.» (Necm, 40)
      «Gerek erkek olsun gerek dişi, kim de sâlih amel işlerse, mu­hakkak ki ona güzel bir hayat yaşatırız.» (Nahi, 97)
      Kur'an'a gönül veren insan; kimsenin çalışmasını karşılıksız bırakmaz. Kimsenin hakkını yemez ve çalışanın emeğini ânında değerlendirir. Bilir ki; emek kutsaldır ve onun eksiksiz değerlendi­rilmesi gerekir:
      «Onun meyvesini ve elleriyle yaptıkları şeyleri yesinler. Hâlâ şükretmezler mi?» (Yasin, 36)
      Kur'an'a gönül veren insan; bütün canlılara karşı sevgi besler, onlarla dostluk ve samîmiyet içerisinde olmaya çalışır. Kendisinin de bir bölümünü oluşturduğu evrendeki bütün varlıkların yarata­nının Allah olduğunu, dolayısıyla onlarla iyi geçinmek gerektiğini bilir ve ona göre davranır. Kendi Rabbi'nin bütün âlemlerin Rabbi olduğunu, bunun için de o Rabb'a kulluk etmekten başka bir şey yapmak durumunda olmayan varlıklarla ahenk kurmak gerekti­ğini kabul eder:
      «Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsûstur. O, Rah­mandır, Rahîm'dir.» (Fâtîha, 1-2)
      «Ve benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.» (aw, i56)
      Kur'an'a gönül veren insan; hakka riâyet eder. Öncelikle yer­yüzünde hakkın hâkim olmasını ve bâtılın yok olup gitmesini ister. Bunun için çalışır:
      «Hakkı hak olarak yerleştirmek ve bâtılı iptal etmek için...»
      (Enfâl,8)
      «Bilâkis hakkı bâtılın üzerine çarparız da onun beynini parça­lar.» (Enbiyâ, 18)
      Kur'an'a gönül veren insan; bilir ki hakkın bâtılı yoketmesi, hak ehlinin bâtıl taraftarlarım yoketmesi ile mümkündür. Hak ta­raftarları bâtılın üzerine yürüdüğü zaman, Allah yardım eder ve zafer hak ehlinin olur. Yoksa Allah, müşahhas olarak veya melek­lerini göndererek onları yok edecek değildir. Fakat hak ehli yete­rince imkâna sahip olmaz veya bütün çabasını sarfettiği halde neti­ce alamazsa o zaman Hak Teâlâ bizzat müdâhele ederek bâtılı yok eder.
      Kur'an'a gönül veren insan; herşeyin hakkım vermek zorunda olduğunu kabul eder. Nimetin de imkânsızlığın da; zaferin de ye­nilginin de hakkını vermek gerektiğini bilir.
      Kur'an'a gönül veren insan; bilir ki bâtılı ve bilcümle şer güçleri ortadan kaldırmak için cihâd etmek zorundadır. Cihâd etmeyenle­re Allah'ın gazabı ve bunun yanısıra da zillet vardır. Cihâd gücünü yitiren kişi ve toplumlar hayat ve cemiyet içerisinde bir varlık gösteremezler. Bu sebeple, Kuran taraftarları hayatlarının her ânını, geniş anlamıyla cihâd içerisinde geçirmek zorundadırlar. Cihâd ol­madan hiç bir şey olmayacağını bilir ve ona göre sürekli olarak cihâda koşarlar:
      «Cihâd edip Allah yolunda hicret edenler... İşte onlar Allah'ın rahmetini umabilirler.» (Bakara, 218)
      «Bizim yolumuzda cihâd edenleri dosdoğru yollarımıza ileti­riz.» (Ankebût, 69)
      Kur'an'a gönül veren insan; ruhunu ve bedenini her türlü pislik ve kirliliklerden antır. Engin bir rûh yapısına ve tertemiz, sağlam bir bedene sahip olmaya çalışır. Bilir ki; bedenin sağlığı için rûh, ruhun sağlığı için de beden sıhhati şarttır. Biri olmadan diğeri ol­maz:
      «Andolsun ki Allah; insanlara âyetlerini okuyan, onları temiz­leyip arıtan,onlara kitab ve hikmeti öğreten, kendilerinden bir peygamber göndermekle, lütfetmiştir.» (Âi-ilmrân, 164)
      «Nitekim biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildi­recek, aranızdan, bir peygamber gönderdik.» (Bakara, 151)
      Kur'an'a gönül veren insan; yalan söylemez. Çünkü: «Muhak­kak Allah, o israf eden ve çok yalan söyleyeni doğru yola iletmez.» (Gâfir, 28) İkiyüzlülük yapmaz. Çünkü «Allah, şehâdet eder ki muhak­kak ikiyüzlüler yalanalardır.» (Münâfikûn,1)  Gıybet etmez. Çünkü «Ey imân edenler, zannın bir çoğundan kaçının. Zira zannın birkısmı günâhtır. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı? Ondan tiksindiniz değil mi?» (Hücurât, 12) buyurulduğunu bilir.
      Kimseyle alay etmez. Çünkü «Ey imân edenler, bir topluluk, bir toplulukla alay etmesin. Belki de onlar kendilerinden daha hayırlı­dır. Kadınlar da kadınlarla alay etmesin. Belki de onlar kendilerin­den daha hayırlıdırlar. Kendi kendinize dil uzatmayın. Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayın. İmândan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü isimdir.» (Hücûrât, 11)
      Kur'an'a gönül veren insan; iftira etmez. Çünkü: «Allah'a yalan isnâd edenden daha zâlim kim vardır?» (En'âm, 21)
      «Allah'a andolsun ki, iftira ettiğiniz şeylerden dolayı sorguya çekileceksiniz.» (Nahl, 56) buyruğunu her an hatırında bulundurur.
      «Kur'an'a gönül veren insan; zulüm yapmaz. Çünkü: «Doğrusu zâlimler inkâr ederler.» (Ankebût, 49)
      «Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.» (Bakara, 193)
      «Ve Allah zâlimleri sevmez» (Âi-i îmran, 57) «Aralarından bir sesle­niri; «Doğrusu Allah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir,» diye seslendi. (Araf, 44) buyruğuna inanır. Ve özellikle zulümlerin en büyüğü 0lan Allah'a şirk koşmaktan, büyük-küçük her nevi şirk belirtisi bulunan davranışlardan kaçınır. Çünkü «Doğrusu şirk büyük bir zulümdür.» (Lokman, 13) buyruğunu bilir.
      Kur'an'a gönül veren insan; zulmetmeyeceği gibi zulme rızâ da göstermez, zâlime yardımcı da olmaz. En büyük zulm şirkin, küf­rün ve Tâğût'un hâkimiyetine rızâ göstermektir: «Bu uyandan sonra zâlimler güruhu ile oturma.» (En'âm, 68) «O gün zâlimlere maze­retleri fayda vermeyecektir. Lâ'net onlaradır, yurdun kötüsü onla­radır.» (Gâfir, 53)
      Kur'an'a gönül veren insan; hâkimiyetin Allah'a ait olduğunu bilir. Allah ile kul arasına aracılar koymaz. Allah ile kul arasına gi­ren aracılann ne olursa olsun şirki temsil ettiğini ve insanlann hep bu yüzden doğru yoldan saparak küfre sürüklendiklerini bilir. Ni­tekim müşrik Araplar da putlan için:
      «Biz sadece onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyo­ruz.» (Zümer, 3) diyorlardı.
      Kur'an'a gönül veren insan; fuhşun, ahlâksızlığın her türlü­sünden kaçınır. Sağlam karakter yapısına sahip kişiler; şehvet düşkünlüğünün insan için bir eksiklik olduğunu bilirler. İnsanlı­ğın kumanda makamına tâlib olan bir kitle; basît nefsânî istekleri­nin bile henüz tatmin edilmemiş olmasının utanç verici bir şey ol­duğunu kabul eder. Allah'ın helâl kıldığı yolların dışında tatmin aramanın hiçbir şekilde hoş karşılanmayacağını bilir. Çünkü: «Doğrusu mü'minfer felaha ermişlerdir. Onlar ki, namazlannda huşu içindedirler. Onlar ki, boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtlanı verirler. Onlar ki, ırzlannı korurlar .» (Mü'minûn, 1-5) buyru­ğunu okur.
      Kur'an'a gönül veren insan; hiçbir yaratığın canına kıymaz. Çünkü cana kıymanın insanlık için büyük bir felâket olduğunu, haksız yere bir insan öldürmenin bütün insanlığı öldürmek oldu­ğunu bilir:
      «Kim de bir cana can olmaksızın veya yeryüzünde fesada karşı­lık olmaksızın birisini öldürürse bütün insanları öldürmüş olur.»
      (Mâide, 32)
      Kur'an'a gönül veren insan; kötü yola düşmüş veya tehlike ile yüzyüze gelmiş bir insanı kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak olduğunu bilir. Çünkü: «Kim de bir insanı diri bırakırsa bütün in­sanlığı diriltmiş olur.» (Mâide, 32)
      Kur'an'a gönül veren insan; rüşvet almaz, haksız yere başkası­nın malına göz dikmez. İdareci ve sorumlulara para yedirerek hak­sız iş görmez. Çünkü: «İnsanların mallarından bir kısmım bile bile, günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.» (Bakara, 188) buyruğunu okur.
      Kur'an'a gönül veren insan; haksız kazanç sağlamaz. Özellikle toplumlar için en büyük felâket kaynaklarından birisi olan ve insanın insanı sömürmesi esâsına dayanan faize kesinlikle karşıdır. Faiz sistemini reddettiği gibi faizin İslâm'a karşı açılmış bir savaş olduğunu da bilir:
      «Ey imân edenler, faizi kat kat alarak yemeyin. Allah'tan kor­kunuz ki, felaha eresiniz. Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.» (Âl-i İmrân, 130-131) «Allah; faizi eksiltir, sadakaları bereket­lendirir.» (Bakara, 276)
      «Ey imân edenler, Allah'tan korkun. Ve eğer mü'minlerden ise­niz faizden arta kalanı bırakın. Şayet böyle yapmazsanız bunun Al­lah'a ve Rasûlü'ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin.» (Bakara, 278-279)
      Kur'an'a gönül veren insan; keyif verici ve uyuşturucu madde­leri kesinlikle kullanmaz. Bunun insan sağlığına ters düşen bir davranış olduğunu, toplumun yücelmesi ve geliştirilmesi için har­canması gereken değerleri heba etmek ve ömrü boşa tüketmek anlamına geldiğini bilir. İçki ve kumarın sağlığa zararını, toplum ya­pısı için belirttiği tehlikeyi kabul eder. Çünkü: «Ey imân edenler, içki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytân işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki, felaha eresiniz.» (Mâide, 90) buyruğunu hiçbir zaman hatırından uzak tutmaz.
      Kısacası, Kur'an'a gönül veren insan; bütün davranışlarında kendini Allah'a ve Rasûlüne teslîm eder. Ve bilir ki; bunda hayat vardır. Yaşamak, bir bitki, bir katı madde gibi belirli zaman dilimi­ni doldurup gitmek değil, bir iz bırakmak ve Allah'ın insana yükle­diği hilâfet görevini yerine getirmektir. Bu şuurla hayatını Allah'a ve Rasûlüne adar.
      «Ey imân edenler, Allah ve Rasûlü sizi; size hayat verecek şey­lere çağırdığı zaman icabet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Sonunda O'nun katında toplanacaksınız.» (Enfâl, 24)
      «Yoksa onlar câhiliyetin hükmünü mü istiyorlar? Halbuki ke­sin olarak bilinen bir kavm için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim vardır?» (Mâide, 50) «Kim de Allah'ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin kendileridir.» (Mâide, 44)
      Kur'an'a gönül veren insanlar; tarihin her devrinde eşine rast­lanmayan örnek davranışlar sergilemişlerdir. İlimde,san'atta, kahramanlıkta ve hayatın her alanında erişilmez hârikalar mey­dana getirmişlerdir.
      Daha sonra, Kur'an'a gönül verdiklerini söyleyip de bunu laf­tan öteye geçirmeyen nesiller gelmiş ve atalarının yaptıklarıyla övünmekten başka şey yapmamışlardır. Onlarla bunlar arasında isim benzerliğinden başka ortak bir nokta bulmak mümkün değil­dir.
      Kur'an'a gönül vermek; ne güzel sesli hafızların yanık, Dâvûdî seslerini dinleyerek kendinden geçmektir, ne de Tevrat'ın kötü uyarlamasından ibaret olan İsrail hurafelerine dayanarak Allah'ın son ve ebedî kitabını tefsir etmeye kalkışmaktır.
      Kur'an'a gönül vermek; onun yolunda olduğunu söyleyip de Kur'an'ı sırf zevklerini ve isteklerini tatmin için kullanmak da de­ğildir.
      Kur'an'ı okuyalım. Ama sayısız sevap kazanıp cennette kendi­mize daha iyi bir köşk edinmeyi hedef sayarak değil. Güzel sesli hafızlar tarafından okunan Kur'an'ı dinleyelim. Ama mûsikî zev­kimizi gidermek için değil. Bahtsız insanlara şifâ iksîri sunmak için okuyalım. Yanık bağlımıza bir anlık nefes olması için okuya­lım. Ne buyurduğundan habersiz, sadece okumak yerine; öğren­mek, yaşamak ve yaşatmak için, bütün varlığımızla emirlerine ka­tılarak, kendimizi ona adayarak okuyalım. Gözyaşı dökerek, için için ağlayarak kendimizden geçmek için değil; kendimizi ve içinde yaşadığımız toplumu uyarmak, coşturmak ve Dâvûd peygamber gibi dağlan çınlatmak için okuyalım. Biz Kur'an okuduğumuz za­man yer yerinden oynasın, tüm insanlık sesimize kulak versin...
      Kur'an okuyalım. Evet, hem de sürekli okuyalım. Ama okudu­ğumuz Kur'an; insanları kendi içlerine gömülmek yerine cemiyet meydanına sürüklesin... Bizi bizimle birlikte Kur'an okuyanları; hayata, azme, çalışmaya, gayrete, dinamizme, atılganlığa, ibda imkânlarına, âlemlerin keşfine götürsün. Uyutmasın, uyandırsın! Oturtmasın, koştursun! Sömürmeye ve sömürtmeye değil, insanca yaşamaya götürsün! Mal'a kul etmesin, ama malın hâkimi kılsın! Mal ve mülkü bir kenara itmeye değil, onu Allah yolunda kullan­maya şevketsin. Mücâhede azmi versin! Direnmeyi, zorluklara gö­ğüs germeyi, olmazları oldurmayı, yapmazları yaptırmayı, aşıl­mazları aşmayı sağlayacak çareleri getirsin!
      Kısacası Kur'an'a gönül verdikten sonra artık başkalarının ku­lu, kölesi, bağlısı, hizmetçisi ve emirberi olmak yerine, herkesin ön­deri, rehberi, örneği ve lideri olalım. Başkalarına yalvarmak yeri­ne onların imdadına koşalım. İçimizdeki kompleksleri dizginleye­lim. Ve topluca, okuduğumuz Kur'anın buyruklarına koşalım. Bir­leşelim. Tek vücûd halinde, Allah'ın kelâmını sözlerin en yücesi ya­palım! İşte o zaman, gönül huzuruyla ve tıpkı daha önceki İslâm büyüklerinin yaptığı gibi, Kur'anin İ'câzı, mûsikîsi ve ahengi üze­rinde çalışabiliriz. Düşünme ve değerlendirme yollarını arayabili­riz. Ve o zaman güzel sesli hafızların yanık ve içli seslerinden apay­rı bir haz duyabiliriz. Ama bunu yapmadan, Kur'anin, mûsikîsiyle yetinmek, anlamsız bir zevkin ötesine geçmez. Günümüz müslümanının en büyük ihtiyacı -kanaatimizce- Kur'an'a yeniden dön­mek; yeniden, yepyeni bir rûh ve anlayışla O'nu yaşamaktır. 1
       
      1. Bkz. Bekir Karlığa, Kur'an'ı Nasıl Okuyalım, 11-25, Istanbul, 1983.
       
      Bu şuur ve anlayışla Kur'an'a yaklaşabilmek için köklü, sağ­lam ve derin bir Kur'an kültürüne sahip olmamız gerekir elbet­te.
       
      Bilindiği gibi, Kur'an'ı en doğru ve en iyi anlamanın yolu; Kur'an ayetlerinin, yine Kur'an ayetleriyle tefsiridir. Bir ayetin kı­saca izah ettiği konuyu bir başka ayet detaylı olarak açıklar. Eğer böyle bir açıklama bulunmazsa o zaman, Kur'an'ın bize ilk aktarı­cısı ve teblîğcisi olan Rasûlullah'ın kavlî, fiilî ve amelî sünnetine başvurulur ve ayetler, bu hadîslerle tefsir edilir. Şayet hadîslerde de bir açıklama bulunmazsa, peygambere en yakın olan onun arka­daşlarının (ashâb) izah ve yorumlarına müracaat edilir. Daha son­ra da onlardan ders almış ve peygamberin ölümsüz öğütlerini pey­gamberi görmüş olan zevattan öğrenmiş bulunan tabiîn'in yorum­larına bakılır.
      İşte bu silsile takîb edilerek yapılmış olan tefsirlere rivayet tefsiri adı verilir. Rivayet tefsirlerinin en zor tarafı, rivayetlerden sahih olanla zayıf ve uydurma olanın tefrik edilip iyice süzgeçten geçirilmesi ameliyesidir. Çünkü İslâm devletinin sınırlarının ge­nişlemesi ile birlikte antik kültürlere dair birçok bilgiler ve özellik­le «İsrâiliyyât» adı verilen Yahudi menşe'li, Tevrat'tan alınma pek çok hurafeler tefsirlere sirayet etmeye başlamış ve bir süre sonra aynı konuda uydurulmuş mevzu hadîslerle bu fikirler islâmî bir kı­lığa büründürülmüştür.
       
      Bundan yaklaşık on yıl önce sevk-i kaderle büyük İslâm şehidi ve mütefekkiri Seyyid Kutub'un tefsirini dilimize aktarmaya çalı­şırken Türkçemizde geniş ve kapsamlı bir rivayet tefsirinin bulun­madığını gördük. Rivayet tefsirleri olmadan doğrudan dirayet tefsirleri vasıtasıyla Kur'an'ı anlamaya çalışmanın büyük mahzur­lar doğuracağı muhakkaktır. Çünkü bir konuda peygamberden ve­ya peygamberin yakınında bulunan bir zâttan nakledilen tefsirleri bilmeyen pek çok kimse; doğrudan kendi kanâatlarıyla Kur'an'ı yo­rumlamaya kalkışabilir ve bu da Kur'an'ı yanlış anlama sonucunu doğurur. Nihayet müslümanlarm Kur'an'a karşı takınmaları gere­ken ciddî tavır kısa zamanda yok olur. Önüne gelenin, Allah'ın kelâmını istediği gibi yorumladığı bir anarşi ortamı doğar.
       
      Bu vesile ile ülkemizin geleceğinde ağır sorumluluklar yükle­necek olan aydın müslüman gençliğe sağlam, güvenilir bir rivayet tefsiri kazandırmanın zaruretini hissettik. Bu alanda yapılmış tefsirlerin en sonuncularından ve en mükemmellerinden birisi olan büyük İslâm bilgini İbn Kesir'in «Tefsîr'ül-Kur'an'il-Azîm» isimli tefsirini dilimize aktarmaya karar verdik. İbn Kesir; kendin­den önce yaşamış olan bütün müslüman müfessirlerin eserlerini gözden geçirerek, sahih bir rivayet tefsiri yazmış ve bu tefsirinde elinden geldiğince «İsrâiliyyât»a yer vermemeye gayret etmiştir. Gayret etmiştir diyoruz, çünkü «İsrâiliyyât»tan bütünüyle arınmış rivayet tefsiri bulmanın güçlüğü konuyu bilenlerce takdir edilir. Kaldı ki İbn Kesir, gerçekten dirayetli bir zekâ ve sağlam bir dü­şünce yapısıyla, yorulma bilmez bir enerji ve bıkıp usanmaktan uzak bir çalışma ve araştırma gayretiyle bu alanda fevkalâde başa­rı göstermiştir. Nitekim Kur'an tefsiri bakımından konunun öne­mini çok iyi kavramış olan Seyyid Kutub, adı geçen eserinde, müm­kün mertebe rivayet nakline başvurmamaya çalışmış ve başvur­mak zorunda kaldığı zaman da İbn Kesîr'in tefsirinden nakiller yapmakla yetinmiştir.
       
      Bilindiği gibi İbn Kesir merhum, bu büyük ve değerli eserinde, Übeyy ibn Ka'b (öl. 640), Abdullah ibn Mes'ûd (öl. 652) Abdullah ibn Abbâs (öl. 688), Abdullah ibn Ömer (öl. 693), Câbir ibn Abdullah (öl. 698), Muhamed ibn Ka'b el-Kurazî (öl. 709), Enes ibn Mâlik (öl. 712), Said ibn Cübeyr (öl. 714), İbrahim en-Naha'î (öl. 714), Mücâhid (öl. 721), Şa'bi (öl. 721), Dahhâk ibn Müzâyim (öl. 723), İkrime (öl. 725), Hasan el-Basrî (öl. 728), Atıyye el-Avfî (öl. 729), Atâ ibn Ebu Rebâh (öl. 733), Katâde (öl. 735), İbn Ebu Necîh (öl. 748), Süddî (öl. 745), Zeyd İbn Eslem (öl. 753), Rebî' İbn Enes (öl. 757), Amr ibn Ubeyd (öl. 761), İbn Cüreyc (öl. 767), Mukâtil ibn Süleyman (öl. 767), Süfyân es-Sevrî (öl. 777), Yahya ibn Sellâm (öl. 798), Süfyân ibn Uyeyne (öl. 813), Abdürrezzâk ibn Hemmâm (öl. 827), İshâk ibn Râhûye -veya Râheveyh- (öl. 852), Ahmed İbn Hanbel (öl. 855), Ebu Hatim er-Râzî (öl. 890), Muhammed ibn Cerîr et-Taberî (öl. 922), İbn Ebu Hatim (öl. 938), Ebu Ca'fer el-Nahhâs (öl. 949), İbn Merdûyeh -veya Merdüveyh- (öl. 1025) gibi belli başlı bütün rivayet tefsirlerinden seçmeler yaparak sahih olduğunu kabul ettiği riva­yetleri derc etmiştir. Sonra da bu rivayetlerden kendi kanâatına en uygun olanı belirterek o doğrultuda yorumlar yapmıştır.
       
      Kur'an-ı Kerîm'i anlamanın bir diğer yolu da; ilim, fikir, cehd ve gayret sahibi bilginlerin, yukarda sözkonusu edilen rivayetlere da­yanarak kendi anlayış ve dirayetlerine göre ayetleri yorumlamala­rıdır. Bu tür yorumlar indî kanâatlardan çok belirli kaidelere da­yanmak zorundadır. Nitekim biz ilerdeki sayfalarda bu konuda de­taylı bilgiler vermeye çalışacağız. İşte rivayet tefsirlerinin derlenip tanzim edilmesinden sonra, İslâm bilginleri gayretlerini daha çok dirayet tefsirlerine teksif etmişler ve bu alanda pekçok eserler ka­leme almışlardır. Biz, ibn Kesir tefsirini dilimize çevirirken, yal­nızca rivayet tefsîriyle yetinip, o konudaki dirayetli görüşler için başka tefsirlere müracaatın konunun bütünlüğünü dağıtacağını ve ayrıca dirayet tefsirlerinin çoğunun da dilimize çevrilmemiş ol­duğunu dikkate alarak dirayet tefsirlerinden ek bilgiler vermenin uygun olacağını düşündük. Bu sebeple başlangıcından günümüze kadar bütün tefsirlerden iktibaslar yaptık ve izah başlığı altında ayrı bir bölümde topladık.
       
      Bu vesile ile başta İbn Kesîr'in dirayetli yorumlarının yanı sıra; Ebubekir el-Cassâs (öl. 980), Ebulleys es-Semerkandî (öl. 983), Ebu İshâk es-Sa'lebî (öl. 1035), Râğıb el-İsfahânî (öl. 1109), İmâm Beğavî (öl. 1122), Ömer en-Nesefî (öl. 1142), Cârullah Mahmûd ez-Zâmahşerî (öl. 1143), Emînüddin et-Tabressî (öl. 1153), Fahrüddin Ömer er-Râzî (öl. 1209), Muhyiddîn İbn el-Arabî (öl. 1240), Ebu Ab­dullah el-Kurtubî (öl. 1272), Kâdî Beydâvî (öl. 1292), Ebu'l-Berekât en-Nesefî (öl. 1310), Alâüddin el-Hâzin (öl. 1340), Ebu Hayyân el-Endelüsî (öl. 1344), Nizâmüddin en-Nîsâbûrî (öl. 1329), Şeyh'ül-İslâm Ebu's-Suûd Efendi (öl. 1574), Celâlüddîn es-Süyûti (öl. 1505), İsmâîl Hakkı Bursevî (öl. 1724), Muhammed el-Şevkânî (öl. 1834) gibi klasikl
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789754542462
      MarkaÇağrı Yayınları
      Stok DurumuVar
      9789754542462

      İlginizi Çekebilecek Diğer Ürünler

       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.