• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri

      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Görsel 4
      Görsel 5
      Fiyat:
      40,00 TL
      İndirimli Fiyat (%50) :
      20,00 TL
      Kazancınız 20,00 TL
      20.00 www.goncakitap.com.tr
      Aynı Gün Kargo

      Kitap             Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri
      Yazar            Mevlana Abdurrahman Molla Cami
      Yayınevi        Bedir Yayınları
      Hazırlayan    Mehmet Şevket Eygi
      Kağıt  Cilt      2.Hamur, Ciltli, Sıvama cilt
      Sayfa  Ebat   302 sayfa, 17x24 cm
      Yayın Yılı       2018



      Molla Cami Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri kitabını incelemektesiniz.
      Bedir yayınları Peygamberlik Müjdeleri ve Mucizeleri kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

      ÖNSÖZ

      TERCÜME-İ HÂLİ ve ESERLERİ
      Yazan: Mehmed Şevket Eygi

      Elinizdeki eserin müellifi olan Mevlânâ Abdurrahman Câmî hazret­leri İslâm kültür semasının parlak yüdızlarından olup, sultanlara bile el öptürecek bir yüksekliğe erişmiş dehâ çapında bir âlim, edip, şair ve gö­nül sultanı idi. Sadece yaşadığı ülkenin hükümdarları değil, bütün Müs­lüman devletlerin padişahları ve ileri gelenleri ondan feyiz ve himmet almak için can atarlardı. Asıl sultan ol hazret idi ve saltanatı halen de­vam etmektedir. Çünkü ilim, aşk, edeb ve hikmet âleminin saltanatı ölümle sona ermez.

      Mevlânâ Abdurrahman Câmî Hazretleri (Allah onun sırrını takdis eylesin), Hicretin 817'ci yılı 23 Şabanında (7 Kasım 1414) Türkistan'ın Câm kasabasında doğmuş, 898 yılının Muharrem ayının 18'ci günü (9 Kasım 1492) 81 yaşında olduğu halde Herat'ta vefat etmiştir. Yaşının sa­yısı ebced hesabıyla «Ke's» kelimesinin harfleri kadardır. Ne garip bir te­vafuktur ki, «Ke's» Arapça "bardak, kadeh" mânasına olup «Câm» dahi Farsçada aynı mânaya gelmektedir.

      Lâkabları İmâdüddin (dinin direği), Nuruddin (dinin ışığı) ve Kıvâmüddin'dir (dinin kıvamı). Mevlânâ Câmî Hazretleri İslâm tarihinin ye­tiştirdiği büyük mutasavvıf, şair, edip ve âlimlerin ön safında gelen ve hatırası insanlık yaşadıkça gönüllerde payidâr kalacak bir şahsiyettir. Hindistan'da Timuroğulları saltanatının kurucusu olan Babür Şah, Câmî hakkında şöyle demektedir: «Ona kendi çağında zahirî ve manevî ilimlerde yetişebilen hiç kimse yoktur. Onun övülmeye ihtiyacı yoktur. Ancak onun adını anmak bizim için kutlu ve uğurlu bir vesiledir.»

      Küçük yaşta babasıyla birlikte Herat şehrine gelmiş, oradaki Niza­miye medresesine yerleşmiş ve devrin meşhur bilginlerinden Mevlânâ Cüneyd-i Usûlî'nin derslerine devama başlamıştır. Henüz büluğ çağına gelmemiş olduğu halde Cenab-ı Hakkın kendisine bahşetmiş olduğu keskin zekâ, kuvvetli hafıza, anlayış, kavrayış ve feraset sayesinde derin ilimleri, ağır kitapları çabucak okumuş ve kısa zamanda ilerlemiş ve yükselmiştir.

      Mevlânâ Câmî hazretleri zâhir ilimlerinde olduğu kadar bâtın ilimle­rinde, yani tasavvuf sahasında da büyük merhaleler aşarak yüksek mev­kilere çıkmış bir âlim-i Rabbanidir. Tuhfetü'l-Ebrâr adlı mesnevisinde bazı bid'atçi filozofları ve ilimlerin derinliğine inemeyip satıhta kalan birta­kım bilginleri tenkid etmiştir. Aşağıdaki beyitler o eserdendir:

      «— İbni Sina'nın gözünde kalp nuru arama, hor gözde aydınlık olmaz.
      • Onun (İşârât) adlı kitabı küfür yönünü gösterir. Müjdeleri ürkütür.
      • (Şifâ)sındaki fikirler hasta bir görüşün, (Necât)ındaki temayül esir bir ruhun ifadesidir.
      • (Kanun) adlı eseriyle ortaya koyduğu tıp prensipleri kaide dışı atılmış adımlardır.
      • O talep ehline karşı Müsebbib'in yüzünü sebep perdesiyle gizledi.
      • İlmin hassası sebebi ortadan kaldırmak, câhilin âdeti ise herşeyin sebebi­ni öğrenmektir.
      • Tıp fennini Peygamberden öğren ki, Tıbbü'n-Nebt denilen ilim sendeki nice dertlere devâ getirir.
      • O ilim sana cehalet hastalığından şifâ verir. Nefsindeki kederleri şifâya döndürür.
      • Yüzün ancak amel (Esbab)ıyla parlar. Ahlâkını kötü şeylerden koru.
      • Ömrün Usûl ve Pürü bahisleri yolunda harcandı gitti. Hiç aslına döne­ceğin hatırına gelmedi.
      • (Makasıd)dan haberin yoksa onu aramak için (Mevakıf)da bekleyip dur­ma.
      • (Miftah)dan bir feyiz adamazsan, fetih devletini Müfettihu'l-Ebvâb olan Hak katından iste.
      • Gönlün engellerden temizlenmemiş, keşfin açılmamışsa bu engelleri aç­mak, (Keşşaftın haddi değildir.
      • İlk nuru (Hikâye) kitabında arama. Son merhaleyi de (Nihâye)den bekle­me.
      • İki yüzlülüğü, riyayı bırak da ilmi mukaddes kaynağından al.» *
      «Silsiletü'z-Zeheb» adlı eserinde de şu beyitlerle ilimden, irfandan, maariften söz açmaktadır:

      «— Nefis kitaplara karşı sevgi besle. Çünkü zamanımızda kitaptan daha iyi arkadaş yoktur.

       
      • İrfan sahiplerinin ruhu gibi parlak ve okunaklı, hatasız yazılmış Kuran ara.
      • Peygamberin ahlâk ve vasıflarını gösteren sahih hadisleri oku.
      • Buhârî ve Müslim gibi hatâsız hadis kitaplarından birer nüsha edin ki, bunlar her türlü yanlış ve aksaklıklardan arınmış kitaplardır.
      • Bid'atlerle karıştırılmamış olan meşhur ve muteber tefsir kitaplarını göz­den geçir.
      • Şeriatın kökünü, dallarını araştır da, en değerli ve en uygun hükümleri­ni gör.
      • Keşif ve müşahede ehli velilerin risalelerini, yüce makamlara çıkmış, uluların makalelerini oku.»

      Molla Câmî Hazretlerinin manevî üstadları hakkında onun talebesi ve müridi tarihçi Abdulgafur Lârî şu bilgiyi vermektedir:
      «Bir zaman geldi ki, hazret-i üstadın gönlüne dağınıklık, fikrine peri­şanlık erişti. Herat'tan Semerkand'a yollandı. Gönlünde bir boşluk, bir eksiklik hissediyordu. Fazilet ve kemâl tahsil etmek arzusuyla yanıyor­du. Bir gece aydın bir rüya gördüler. O rüyada kendisini ârifler başbuğu, yüksek şahsiyetler önderi, büyük velilerden Kâşgarlı Sa'deddin Hazret­lerinin huzurunda gördü. O yüce mürşid ona şöyle dedi: Ey kardeş, git kendine bir dost bul. Çok ihtiyacın var ona...

      Bu rüya Câmî hazretlerinin ruhunda derin tesirler uyandırdı. Hora­san cânibine yollandı ve Kâşgarlı Sa'deddin Hazretlerinin meclisine ka­tıldı. Bu mürşid-i kâmile intisaptan az bir zaman sonra büyük bir cezbe­ye, gönül coşkunluğuna tutuldu.»

      Câmî hazretleri'nin tarikatte üç vasıta ile büyük veli Bahâeddin Nak­şibend hazretlerine intisabı vardır. Çünkü Sa'deddin Kâşgarî, Mevlânâ Nizameddin Hâmûş'un, o da Hâce Alâeddin Attâr’ın, Alâeddin Attâr ise Bahâeddin Nakşibend hazretlerinin müridi (ve damadı) idiler.

      Sa'deddin Kâşgarî'den başka büyük velî, yüksek tarikat eri Hâce Muhammed Pârsâ hazretleriyle de tanışmış ve ondan da feyz almıştır. Yine zamanın ulu şeyhlerinden Luristanlı Mevlânâ Fahreddin, Burha-neddin Ebû Nasr Pârsâ, Şeyh Bahâeddin Ömer, Şemseddin Muhammed Kûsevî, Mevlânâ Celâlüddin Pûrânî, Mevlânâ Şemseddin Muhammed Esed gibi yüksek şahıslarla tanışmış, feyz almıştır.

      Hazret-i Câmî, ömrünün sonuna kadar bir büyük zatın müridlik hal­kasını boynundan çıkarmamıştır ki, o da Hâce-i Ahrâr lâkabıyla meşhur olan Nasıruddin Ubeydullah hazretleridir. Bu zat asrının seçkin kişisiydi. Sultan Ebu Said Gürgân, devlet idaresindeki muvaffakiyetini onun ir-şad, nasihat ve dualarına borçludur. Bu büyük zat, padişahı daima ada­letli olmaya teşvik eder ve o akıllı padişah da şeyhin emir, nasihat ve tavsiyelerini yerine getirerek şeref kazanırdı. Horasan ve Maveraü'n-Nehr halkı dileklerini Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretlerine bildirirler, o da padişaha yazar idi. Onun araya girmesiyle bazı vergiler kaldırılmış, yargu usulü (sanıklara işkence ile suç itiraf ettirme) âdetine de son veril­mişti.

      İşte zamanındaki mürşid-i kâmillerden birine bağlanan devlet reisle­ri böyle hep hayırlı işlere muvaffak olurlar, halk da rahat eder.

      Câmî hazretleri yüksek İslâmî tariklerden biri ve belki birincisi olan Nakşîliğe intisap etmiş, o yolun büyüklerinden feyz almış, kendisi de bu yolda yücelmiş ve yazdığı eserlerle hem çağındaki insanlara, hem de kendisinden sonraki asırlara ışık tutmuştur.

      877'ci hicret yılında Hicaz'a gitmişler, yolda Bağdat, Kerbelâ, Necef, Şam, Halep gibi büyük İslâm merkezlerini ziyaret etmişlerdir.

      Hac farizasını ifadan sonra Halep yolunu tuttular. Bu şehre geldikle­rinde oranın seyyidleri, imamları, kadıları, türlü armağanlarla üstadı ağırladılar. O sırada Osmanlı padişahı Sultan Bayezid-i Veli hazretleri Molla Câmî'nin Horasan'dan Hicaz'a gittiğini haber almış, yakınların­dan bir heyeti Karamanlı Ataullah başkanlığında yola çıkartarak Mevlâ­nâ hazretlerini İstanbul'a davet etmişti. Bu heyet beraberinde 5.000 eşrefi altın getirmiş, ayrıca maiyeti halkına dağıtılmak üzere padişahın 100 bin altın daha vereceğini bildirmekle memur kılınmıştır. Bütün buna karşılık Sultan Bayezid Mevlânâ hazretlerinden tevazu ve rica yoluyla şu istir­hamda bulunuyordu: İltifat nurlarınızı birkaç gün için bile olsa Rum (Anadolu) diyarına da saçınız ve bu ülke halkını sevindirmek lütfunda bulununuz. Ne yazık ki, Osmanlı Sultanının rica heyeti, Şam'a geldiğin­de Mevlânâ Câmî Halep'e yollanmıştı. Davetçiler onu bulamadıkların­dan çok üzüldüler. Böylece görüşmeleri nasip olmadı.

      Molla Câmî hazretleri bir kere mütalaa ettiği kitaba bir daha bak­mazdı. Hazret-i Ali'nin «ilim bir noktadır, onu cahiller çoğaltmışlardır» sö­zündeki hikmet gereğince herhangi bir eserde kastedilen mâna ve mak­sadı çabucak anlar ve bir daha unutmazdı. .
      Yüce İslâm Şeriatının zâhir hüküm ve kaidelerine sımsıkı bağlı kal­makla beraber iç âleminin imarıyla da uğraşmaktan hâli kalmaz; dünya kayıtlarından, hayatın maddî ihtiraslarından uzak yaşardı. Kendisinde tam mânasıyla bir derviş tevazuu vardı. O, alçakgönüllülüğün, ihlâsın, riyâsızlığın, mürüvvetin, gönül coşkunluğunun mücessem bir timsâliy­di. Ayet-i kerimede (mealen) «Ticaret ve alım-satım sevdası o kimseleri Al­lah'ı zikretmekten geri koymaz» buyrularak vasfedilen yüce ricâlden idiler.

      Yatsı namazını kıldıktan sonra bir saat kadar cemaatle sohbet eder, bu meclisten ayrıldıktan sonra yine bir saat Nakşibendî tariki gereğince zikirle meşgul olurdu. Geceleri az uyur, umumiyetle zikir, ibadet ve bihat ile meşgul olurdu. En uzun uykusu gecenin üçte biri kadardı. Sa­bah namazına kadar ibadet, sabah namazından sonra işraka kadar mura­kabe, sonra öğleye kadar eser yazma, kitap mütalaası, yine murakabe, teşbih, ibadet...


      Mevlânâ hazretleri daima namazda oturur gibi otururlardı. Hakka ve halka karşı hürmet göstermek yönünden bu vaziyeti tercih ederdi. Çok kere kuru toprak üzerinde otururdu. Meclisine gelenler gam ve ke­derlerini unuturlar, neşe ve ferahlık duyarlardı. Sofrada en fakir insan­larla birlikte yemek yerdi. Halkın ne övmesine, ne de yermesine ehem­miyet verirlerdi. Şöhret ve itibar kazanmaktan kaçarlardı. Kendi ihtiya­cından fazlasını hayır işlerine sarfetmişlerdi. Herat şehrinde bir medrese, Hıyaban kasabasında medrese ve tekke, Câm'da câmi yaptırdılar.

      Sultanlara, vezirlere, valilere ve devlet büyüklerine yazdığı mektup­larda onlara daima, iyiliği, hayrı, adaleti, halka şefkatle muamele etmeyi Meşreben de Nakşîliğe bağlı kalmıştır. Hakiki bir Ehl-i Beyt âşıkı olan Mevlânâ Câmî hazretleri Şiîlerle kat'iyyen uyuşmamıştır. Bu yüzden mutaassıp Şiî muharrirler bu büyük zat aleyhinde haksız ve hakaretâmiz satırlar yazmışlardır.

      Silsüetü'z-Zeheb adlı Mesnevisinin birinci cildi'nin son kısmında itikadnâme adlı bir manzume yazarak, ehl-i sünnet inançlarını 30 bahiste fa­sih ve beliğ bir üslubla ortaya koymuşlardır. Bu manzume «Mir'atü'l-Akaid Tercümesi» adıyla Osmanlıcaya çevrilmiş ve 1277'de İstanbul'da taşbaskısıyla basümıştır. Aynı kitabı son devir büyük din âlimlerinden merhum Tahirül-Mevlevî de sade bir türkçe ile tercüme etmiştir.

      Bazı kaynaklar Mevlânâ Câmî hazretlerini Şiiliğin İmamiye koluna yakın gibi gösterirlerse de, bu bir iftiradan ibarettir. Ehl-i Beyt sevgisi başka, Şiîük başka şeydir. Câmî hazretleri Hulefa-i Raşidîn'in ilk üçünü teşkil eden Ebûbekir, Ömer, Osman radiyallahu anhum hazeratını can­dan seven, sayan, öven bir sünnîdir. Hangi şiî bunları sever ve över?..

      Câmî hazretleri tasavvufun Nakşîlik yoluna mensup bulundukları için yüce Şeriat'ın zâhir hükümlerine tamamen bağlı kalmışlar, bununla beraber tasavvuf neşesiyle merhaleler aşarak aşk yüceliklerinde kanat çırpınışlardır.
      İlm kesbiyle pâye-i rıf at
      Arzu-yi muhal imiş ancak
      Aşk imiş her ne var âlemde
      İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak

      kıt'asında Fuzulî'nin pek güzel ifade ettiği âlî mertebeye çıkmışlardır. Kaddesallahu sırrehul aziz!

      Mevlânâ Câmî hazretlerinin divanında Fatih Sultan Mehmed'e hita­ben Mesnevi tarzında bir şiir mevcuttur ki, bunun meâlini aşağıda veri­yoruz:

      «Ey kuzey rüzgârı. Ne hoş kokular getiriyorsun. Haydi, emeller kıblesi olan semte doğru es!.
      Ilık nefesine samimiyet ıtırları karıştır. Hep ihlâs yolundan gitmeye alış.

      Rica ve niyaz denklerini Horasan da bağla. Sonra Rum diyarının yollarına revan ol.
      Yolda giderken usul ve kaideleri öğren. Ululuk ve saltanatdergahı nerdedir, sor.

      Varınca oraya, yüzünü kapıcıların ayak tozlarına sür. İzin iste, yeri öp huzura gir.
      O savaş eri, gazi padişahın önünde, nükteler saçarak söze başla ve de
      «Ey yüce mesnedlerin en yüce mertebesinde olan padişah! Sana cihan mülkü atalarından kalma bir mirastır.
      Pek az kimse böyle ululuk ve ihtişam tahtında senin gibi feyz ve kemal sahibi olabilmiştir.
      Peygamber Şeriatının nüfuzu senin gayretinle yenilik ve kuvvet buldu.
      Küfür yuvaları, puthâneler, senin himmetinle İslâm kubbesi oldu.
      Savaştaki isabetli tedbirlerin küfür ve sapkınlık kalelerini kökünden
      Daima şefkat yönüne yüz tutmuş, kötü huylardan arınmış bir padişahsın.
      Seni çekemeyenlerin inadına her türlü hikmet, şeref, yiğitlik ve cömertlik sıffatları sende toplanmış.
      Cömertlikte deniz gibisin, altın madeni gibisin; hatta denizden de altın ocağından da cömertsin.
      Dilerim gök kubbenin zirvesi var oldukça, şu dünya yerinde durdukça,
      Feleğin dönüşü dileklerine uygun olsun, dünyanın şerefi ayaklarım tozuna saçılsın.
      Ey amber kokuları saçan seher yeli! Mademki dua ve senâ demetleri diziyorsun,
      Garip şiirlerden birkaç yaprak ki, o yüksek akıllı edib padişahın an lâyık ola,
      Sana emanet ettik, aman bu garip armağanları Şahın meclisine götür.
      Bu değersiz hediyemi onun has derneğine sunarken de ki:
      Karınca sevgi ve sadakat yönünden Hazret-i Süleyman katına yarım yarım çekirdeğe ayağı gönderdi.
      Netekim armağan, gönderenin değeriyle ölçülür, diyerek sözü bitirmeğe bak.
      Fazla ısrardan sakın, kısaca selam ve ihtiramımı söyleyerek hatm-ı kelam et.»

      Mevlânâ hazretleri Hicaz seferinden sonra Sultan II. Bayezid adına telif ettiği Silsiletü’z-Zeheb mesnevisinin üçüncü cildinde bu Osmanlı padişahını da medh etmektedir. Bu değerli padişah, Hazret-i Mevla’yabin altun hediye gönderilmiştir.

      Cami, Hatimetü’l-Hayat adını verdiği üçüncü divanında da Sultan Bayezid hakkında birkaç kaside yazmıştır. Osmanlı sultanlarıyla Câmî arasındaki bu alâka o devirde Osmanlıların ilim, tasavvuf, şiir, edebiyat dünyasıyla ne derece yakından ilgilendiklerini gösteren bir vesika mahi­yetindedir.

      Osmanlı padişahları Mevlânâ hazretlerini ne kadar candan sevmiş, saymış ve dualarını almaya can atmışlarsa İran ve Horasan'ı ele geçiren Şiî Safevî şahları da hazrete o nisbette düşmanlık etmişler, hatırasına kar­şı saygısızlıkta bulunmuşlardır. Taşköprülü Mustafa Efendi, «Şekâiku'n-Numaniyye fî Ahvâli'l-Ulemâi'd-Devleti'l-Osmaniyye» adlı eserinin 7'ci kıs­mının zeylinde Fatih devri âlimlerinin hal tercümelerini verirken Câmî hazretleri hakkında şunları yazmaktadır:

      «Rivayet olunur ki, Erdebil âsileri Horasan'a akın ettikleri sırada Câmî'nin oğlu babasının cenazesini kabrinden çıkartarak başka bir vilâyete götürdü ve orada defnetti. Ne zaman ki, âsiler Horasan'ı istilâ edip, Câmî'nin kabrini açtık­ları vakit içinde bir şey bulamadılar, ancak birkaç tahta parçasını yaktılar.» (Mı­sır tab'ı, sahife: 294)

      Diğer bir rivayete göre sünnî düşmanı Şah İsmail, Herat şehrini zap­tettiği vakit şu emri verdi: «Her nerede, herhangi bir kitap üzerinde Câmî'nin adı görülürse cim harfinin altındaki noktayı kazıyarak üstüne nokta koysunlar. Bu suretle Câmî ismi Hâmî (yani çiğ ve ham adam mâ­nasında) olsun.» Bu hâdiseyi duyan Câmî'nin kız kardeşinin oğlu Mev­lânâ Hâtifî çok müteessir oldu, aşağıdaki kıt'ayı yazdı:

      «Ülkeler fetheden şahın insafına yuf olsun! O Câmî ki, bir ömür boyu cihan onun kapısında köle olmuştur.
      Yazık ki, birkaç traşsız kızılbaş haydudun hatırı için adı altındaki noktayı traş ettirdi de 'hâmî! yazdırayım derken hamlık etti.»

      Mevlânâ hazretleri Hicrî 898 yılının 18 Muharreminde (9 Kasım 1492) Perşembe gecesi sabah ezanı zamanında «Rabbine dön» emrine uya­rak ruhunu teslim ve gözlerini âlem-i fenâya kapadıkları zaman devrin büyük hakanı Sultan Hüseyin Baykara ve Vezir Ali Şir Nevai ve başka devlet büyükleri ile seyyid, alim, şeyh, derviş ve salihlerden bir cemaat hazretindevlethane adıyla meşhur evine koşmuşlardır.  

      Cenaze namazı büyük cemaatle kılınmış ve nâaşı, mürşidleri mevlana Sa'deddin Kâşgarî'nin kabri yakınına defnedilmiştir. Hazretin asırlarca ziyaretgâh olmuş, Herat halkı ve diğer yerlerden gelen Müslümanlar, kabrini ziyaretle şereflenmişlerdir.

      Mevlânâ Câmî'nin türbesinde şöyle muahhar bir kıtâbe vardı.

      «Bâkî olan ancak o ulu Allah'tır. Yeryüzünde olanların hepsi fânidir. Yalnız kerem sahibi, yüceler yücesi Rabbin varlığı bâkîdir... Lahut âlemi ankasının kutsal ruhu, ceberut semâsının şahbazı, ezeliyet ruhuyla aydınlanmış, ilim met sırlarına ermiş, yüksek bahar bahçelerinin hoş sesli bülbülü, aziz kı lâm milletinin nuru olan efendimiz Abdurrahman Câmî (Allah yüce takdis etsin) Hakkın davetine uyarak, selim bir kalp ile «Ey temiz im Benden, Ben de senden razı olduğumuz halde Rabbine dön» yolundaki emir gereğince şu aldatıcı dünya tuzağından zevk ve safa ile dolu cennet sarayına uçtu.
      Câmî Cennete meyletmişti. Zemini sema gibi olan solmaz cennet bahçelerine yerleşti.
      Kaza kalemi Cennet kapısına şu tarihi yazdı: «Ve men dahalehû kâ nâ». Buraya giren emniyette oldu. (898)»



       
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9789758514296
      MarkaBedir Yayınevi
      Stok DurumuVar
      9789758514296
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.