• Tüm Kategoriler
    • Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 


      VE KUVEYT TÜRK KREDİ KARTLARINA VADE FARKSIZ 4 TAKSİT BAŞLAMIŞTIR.


       

      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı

      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı
      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı
      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı
      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı
      Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Görsel 4
      Görsel 5
      Fiyat:
      45,00 TL
      İndirimli Fiyat (%48,9) :
      23,00 TL
      Kazancınız 22,00 TL
      23.00 www.goncakitap.com.tr
      5,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
      Sepete EkleSatın Al
       
                Stoktan Kargo

      Kitap           Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı, Edebül Müfred
      Yazar          İmam-ı Buhari
      Yayınevi      Çelik Yayınevi
      Tercüme      Hanifi Akın
      Kağıt Cilt     2.Hamur - Karton Cilt
      Sayfa Ebat  648 sayfa - 15x22 cm
      Yayın Yılı     2019
      ISBN            9786055094331


      İmam-ı Buhari Hadislerle Müslümanın Edep ve Ahlakı, Edebül Müfred kitabı nı incelemektesiniz.   
      Çelik yayınları Edebül Müfred kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2
        


           ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ

      "Edep" kelimesi, insanın diğer insanlarla olan münâsebetlerinde veya günlük hayatında güzel ahlâk ve vasıflara sahip olması anlamına gelir. Çoğulu, "Âdab"tır.
      Seyyid Şerif, "et-Ta'rifât" adlı eserinde "edep" kelimesini; "bütün hatâ tür­lerinden kendisiyle korunulan şeyi bilmekten ibarettir" diye tarif etmektedir.

      Edep, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir. "Nefs Edebi" ve "Ders Edebi" olmak üzere ikiye ayrılan edep'in birincisi, acelecilik ve sinirlilik gibi doğuştan olan edep, ikincisi ise daha sonra elde edilen ve "mekârim-i ahlâk" (güzel ahlâk) olarak da isimlendirilen edeptir.
      Ayrıca Münazara-Mübahase İlmi'ni içine alan bir edep türü daha vardır ki, âlimler bunu "Edeb-i Bahs" diye isimlendirirler. Edebin bu türü, ilmî tartışma­larda tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri ahlâkî kuralları ihtiva etmektedir.

      Kur'an-ı Kerim'de edep veya bundan türetilmiş herhangi bir kelime geçmez. Ancak dört ayette (Âl-i İmran, 3/11; el-Enfâl, 8/52,54; Mü'min, 40/31) "âdet, alış­kanlık, eskilerin uygulamaları" anlamında de% bir ayette (Yûsuf, 11/47) aynı ma­nada deeb, başka bir ayette de (İbrahim, 14/33) "sürekli" anlamında dâibeyn kelimeleri yer almaktadır.

      Hadislerde ise hem edep ve hem de çoğulu âdâp ile aynı kökten fiil ve isim­ler kullanılmıştır.
      En güzel ve hiçbir zaman eskimeyecek olan edep ve ahlâk, Kur'an'da öğ­retilen ve Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in sünneti ile tatbik edilip ya­şanan âdâptır.

      Edep kelimesinin, nispeten maddî ve zâhirî durumları ifade eden ilk sözlük anlamlarıyla sonradan kazandığı ve daha çok dinî, ahlâkî ve nihayet edebî un­surlar ihtiva eden anlamları arasındaki ilişki, eski dilcilerin dikkatini çekmiş­tir. Nitekim Abdulkadir el-Bağdâdî (Hizânetül-Edep, IX, 432-433) nahiv, şiir vb. Arap ilimlerine "Ulûmu'l-edep", bu ilimlere sahip olan kişiye de "edîb" denilme­sinin yeni bir gelişme olduğunu, bu ilimlerin İslam'dan sonra doğduğunu belirtir ve edebin İslâmî dönemdeki terim manasının ne şekilde oluştuğunu anlamaya imkan sağlayan açıklamalar yapar.

      Hadis ilminde âdâp, "Câmi'" veya "Musannef' denilen ve belli konu­lardaki hadisleri ihtiva eden hadis kitaplarındaki ana konulardan biridir. Âdâp konusuna yeme, içme, konuşma, uyuma gibi günlük hayatın çeşitli saf­halarında yapılan işlerde uyulması gereken ahlâkî kaidelere ait hadisler gi­rer. "Sahîh-i Buhârî"de bu bahis, "Kitâbu'l-Edeb" başlığı altında yer alır.

       
      "Müslim'de ise aynı bölümün başlığı, "Kitâbu'l-Birr ve's-Sıla ve'l-Âdâb"dır. Âdâp konusundaki hadisler bazen Buhârî'nin "el-Edebü'l-Müfred"i gibi ayrı bir kitapta toplanır. Ayrıca Hadis Usulü'nde "Âdâbu't-Tâlib", "Âdâbu'ş-Şeyh", "Âdâbu'l-Muhaddis" gibi kavramlara ve bu kavramlarla ilgili açıklayıcı bil­gilere yer verilir.
      Fıkıh ıstılahına göre ise Edep, "Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetine uygun olarak yapılan hareketlerdir." Daha geniş ifadesiyle Allah'ın ve Peygamber'in emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmektir.

      Âdâp fıkhî terim olarak ele alındığında 'sünnet-i gayr-i müekkede' hük­mündedir. Onun için bu davranışta bulunana sevap yazılır, yapmayana ise gü­nah yoktur. O yüzden âdâp bazen nafile, bazen müstehap, bazen mendup, ba­zen de tatavvu' ve fazilet kavramlarıyla eş anlamda kullanılır. Âdâp kuralları, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) tarafından tavsiye ve teşvik edildiği için yapılan bu davranışa müstehap adı verilir. Yapıldığında bir sevap kazanmak söz konusu olduğundan buna mendup denir. Yapılırken bir zorunluluk olmadan ya­pıldığı için buna tatavvu' adı verilmiştir. Fıkhî bir terim olarak farz ve sünnetler­den sonra ibâdetlerin âdâbı anlamında bu anlamlarda kullanıldığı bilinmektedir.

      Tasavvufun doğuş döneminden itibaren edep terimi önemle durulmuş, ta­nımları, yorumları ve tasnifleri yapılmıştır. İlk sûfilerden İbn Atâ edebi "hep güzel şeylerle birlikte olma", Abdullah b. Mübarek "kendini tanıma" şeklinde tarif etmişlerdir. (Kuşeyrî, er-Risâle, s. 559, 562). Ebu Hafs el-Haddâd tasav­vufu tanımlarken onun edepten ibaret olduğunu söyler. Sûfiler, edebin tanımın­dan çok gayesi, faydası ve çeşitleri üzerinde durmuşlardır. Sûfiler, tasavvufun genel esaslarına uygun olarak edebi, zahirî ve bâtınî olmak üzere ikiye ayırmış­lardır. Zâhirî edep, beden ve şeriatla; bâtınî edep ise kalp ve Hak'la ilgilidir. Her ikisine de önem verilmekle birlikte esas olan, bâtınî edeptir. Bir çok hayır ve fa­ziletin kaynağı olan edebe uygun davranış, tasavvufî hayatta çok geniş bir uygu­lama alanı bulmuştur. İlk sûfiler, câmiye girmenin edebinden helâya girmenin edebine kadar bütün davranışlarını belirli kurallar çerçevesinde düzenlemişler­dir. Daha sonra tarikatlar döneminde bu kurallar "âdâb", "âdâb ve usûl", "âdâb ve erkân" tabirleriyle ifade edilmiştir. Tasavvuf ve tarikat terbiyesinin amacı da, sâliki Hakk'a ve halka karşı hem zâhir ve hem de bâtın itibariyle edepli hale ge­tirmektir. Sûfiler, zarafet ve nezaketin kaynağı olan bu anlayışı çok sık kullan­dıkları "Edeb yâhû!" sözüyle ifade etmişlerdir. Tasavvuf ve tarikat ehli arasında üzerinde durulan edep şekillerinin başlıcaları; müridlerin şeyhe, şeyhin mürid-lere karşı göstermesi gereken edep; müridlerin kendi aralarında uymaları gere­ken edep; sohbet, sefer, sofra, evlenme, fakirlik ve zenginlik âdabı; tarikata girme, hırka giyme, tekke, semâ, devrân ve zikir âdâbı; inzivâ ve çile âdâbı; uyku âdâbı; kabir ve türbe ziyaretinin âdâbı şeklinde sıralanabilir.

      Edep, insanlara karşı biitün davranış ve muamelelerinde terbiyeli ve ahlâklı olmaktır. Selâm vermek, güler yüz göstermek, tırnak kesmek, sakal bırakmak gibi nice İslâmî edebler vardır ki, bunlar Hz. Peygamber'in birer sünneti olduğu gibi, daha önce geçen peygamberlerin de sünnetidir.

      Rivayetlerle sabit olan edep ve güzel ahlâk hakkındaki Peygamberi emir­ler bütün ümmeti ilgilendirdiği için edep verme ve terbiye etme konumunda olan her kişinin bu emirleri önce şahsında tatbik etmesi, daha sonra da terbi­yesi altında bulundurduğu kişileri bu güzel ahlâk ile ahlâklandırmaya çalışması gerekir. "Ey inananlar! Nefsinizi ve ehlinizi tutuşturucusu taşlar ve insanlar olan ve kâfirler için hazırlanmış bulunan Cehennem ate­şinden koruyunuz" (et-Tahrim, 66/6) buyuran Yüce Allah hem nefsimizi ve hem de elimiz altında yetiştirmekle mükellef bulunduğumuz çoluk çocuğumuzu Allah ve Peygamberi'nin razı olduğu güzel ahlâk ile ahlâklandırarak bu suretle Cehennemin azâbından korumamız gerektiğini ifade etmiştir.

      Her insan, elinin altında bulundurduğu kimselerin her türlü hak ve huku­kundan eğitim ve öğretiminden, terbiyesinden, sorumludur. Anne-babanın ço­cuk üzerindeki eğitiminin önemi hakkında Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): "Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Bundan sonra anası, ba­bası onu Yahudi yaparlar, Nasrânî yaparlar, Mecusî yaparlar. Nitekim hayvan, derli toplu bir hayvan olarak doğurulur. Siz kusursuz doğan bu hayvan yavrularının içinde kulağı, dudağı, burnu, ayağı, kesik ola­nını hiç görüyor musunuz?" (Müslim, Kader 25) buyurmuştur. Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre devamla: "İsterseniz şu âyeti okuyunuz: "O halde sen yü­zünü bir muvahhîd olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, insanları bunun üzerine yaratmıştır..." (er-Rûm, 30/30)' dedi. Zikredilen bu âyet ve hadis, insanın fitraten temiz ve saf olduğunu, ahlâkın en güzeli olan İslâm'ı ka­bule kabiliyet ve istidatlı bulunduğunu ortaya koyar. Ancak, insana verilen yan­lış bir eğitim onu kötü ahlâk sahibi ve inançsız bir insan durumuna getirir. Bu nedenle çevrenin ve ebeveynin çocuk üzerindeki te'dib terbiyesi tartışılmayacak kadar önemlidir. (Müslim, Kader 22) Allah insanı fitraten temiz yarattığı halde onun fıtratına uygun edebi verme işini babaya havale etmiştir. Babanın evlâda en güzel ve kalıcı hediyesi, onu iyi terbiye etmesidir. Terbiye edilmiş sâlih bir evlâd ölümünden sonra da baba için hayırlı amellerin yazılmasına sebep olur.[1]

      II. (VIII.) yüzyıldan itibaren yazılmaya başlanan edep kitaplarında bu teri­min iyi bir eğitimle kazanılmış karakter disiplini, takdire değer hareketler, top­lum içinde çeşitli kesimlerin birbirlerine karşı takınmaları gereken ve daha sonra "âdâb-ı muaşeret" denilecek olan medenî ve ahlâkî davranış tarzları ve bu hu­suslarda gerekli olan pratik bilgiler hakkında kullanıldığı görülür. Bu şekilde edep, genellikle "ilim" ana başlığı altında anılan şer'î ilimlerden ve bu ilimlerin
      konusu olan ibadet yahut muamelât gibi uygulamalardan farklı olarak geniş öl­çüde ahlâkî ve sosyal içerikli bir kavram haline gelmiştir. Nitekim ilimle edep arasındaki bu kapsam farkına sonraki bazı müellifler de işaret etmişlerdir. Meselâ Tehânevî, "Edep örfî, ilim şer'î-dir; birincisi dünyevî, ikincisi dinîdir" der (Keşşaf, "Edep" md.).

      Terimin böyle bir muhteva kazanmasında II. (VIII.) yüzyıldan itibaren Grek, Hint ve bilhassa İran gibi İslâm dışı kültürlerden aktarılan bilgilerin, başta Abdullah b. Mukaffa' olmak üzere İran asıllı yazarlara ait eserlerdeki edep ve hikmet unsurlarının önemli ölçüde tesiri olmuştur. Nitekim İbnü'l-Mukaffa'ın "el-Edebü'l-Kebîr" ve "el-Edebü's-Sağîr" adlı risaleleri, İslâm kültür ta­rihinde "edep" başlığı altında yazılmış ilk eserler olup kişinin başarılı ve mutlu olabilmesi, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için faydalı öğütler veren ve umumiyetle iyi bir ahlâk eğitimini amaçlayan bilgiler ihtiva eder. Aynı müel­lif "el-Edebü'l-Veciz"de ve "Kelîle ve Dimne" adlı ünlü tercümesinde, diğer ahlâkî konular yanında bilhassa hükümdar-halk ilişkisinin ne tarzda sürdürül­mesi gerektiğine dair görüşleriyle daha sonra "Âdâbü'l-mülûk", "Âdâbü'l-vüzerâ", "Siyâsetnâme" gibi başlıklarla teşekkül edecek bir ahlâk-edebiyat türünün ha­zırlayıcısı olmuştur.
      Arap-İslâm literatürü yanında yabancı kültürlerden, özellikle İran edebiya­tından nakledilen malzemelerle beslenen III. (IX.) yüzyıl edep literatürünün en büyük temsilcisi Câhiz'dir. Câhiz ve onun öğrencisi olmuş yahut eserlerinden fay­dalanmış olan Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Ebû Ali et-Tenûhî gibi ediplerin geliştir­diği edep literatürü özellikle entellektüel kesim için renkli ve ilgi çekici bir bilgi alanı haline geldi. Bu alan saf ilimden çok bütün nitelikleri, duyguları, davra­nışları, kendisini kuşatan maddî ve manevî değerlerle insanı merkez alan bilgi ve hikmeti kapsar. Böylece gelişen edep kültürünü her seviyedeki insana hitap eden ahlâkî-edebî hikmetler; seçkin ve münevver zümrelerin duygu, düşünce ve hayat tarzlarına güzellik ve incelik kazandıran kültürel edep; yöneticilerle di­ğer üst kademelerdeki meslek erbabının yönetim ve meslekleriyle ilgili kuralları, âdâp ve erkânı, özel davranış tarzlarını gösteren kılavuz kitaplar şeklinde üç bö­lüme ayırmak mümkündür.

      III. (IX.) yüzyılda edebin bu türleriyle ilgili eser veren ve en az Câhiz kadar edep literatürüne hâkim olan diğer önemli bir müellif de, İbn Kuteybe'dir. Onun "Uyûnü'l-Ahbâr"adlı eseri İslâm edep ve ahlâk kültürünün her seviyedeki in­sana hitap eden en eski ve en zengin kaynaklarındandır. Aynı müellifin dil ağır­lıklı "Edebü'l-kâtib" adlı eseri, üst kademelerdeki devlet memurları için ya­zılmış eserlerin ilki ve en geniş kapsamlı örneği olup bu türde "Edebü'l-vüzerâ", "Edebü'n-nedîm", "Edebül-kazâ" veya "Edebü'l-kâdî", "Edebü'l-müftî", "Âdâbü'l-mülûk", "Âdâbü's-siyâse" gibi başlıklar taşıyan eserlerin telifi sonraki yüzyıllarda da sürdürülmüştür.

      Yine bir III. (IX.) yüzyıl müellifi olan İshak b. Ali er-Ruhâvî'nin "Edebü't-tabîb", edep kavramının daha o dönemlerde meslek ahlâkını da ifade etmek için kullanıldığını göstermesi bakımından önem taşır.
      Edep terimi erken dönemlerden itibaren dinî literatürde de geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Buhârî'nin "el-Câmi'u's-Sahîh"inin bir bölümü "Kitâbü'l-Edeb" başlığını taşır. Yine onun, özellikle geniş anlamda ahlâka dair derlediği hadis ve haberleri ihtiva eden eserinin adı, "el-Edebü'l-Müfred"dir.

      Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakî'nin "el-Âdâb"[2] adlı eseri de ahlâk ve muaşe­ret konularına dair hadislerden oluşur.
      Diğer birçok hadis mecmuasında da edep bölümleri bulunmaktadır. Hz. Peygamber'in sünnetinde müekked ve zevâid sünnet dışında kalan davranış­lar fıkıh literatüründe genel olarak edep terimiyle ifade edilmiş olup fıkıh kay­naklarında ait olduğu konunun farz, vacip ve sünnetlerinden sonra "âdâb" baş­lığı altınca ele alınmıştır.
      Dinî-ahlâkî mahiyetteki edep kitaplarının en dikkate değer olanlarından biri, "Edebü'l- vezir" ve "et-Tuhfetü'l-mülûkiyye fi'I-âdâbi's-siyâsiyye" başlıklı iki eser daha yazmış olan Ebü'l-Hasan el-Mâverdî'nin "Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn" adlı eseridir. Giriş mahiyetindeki bir bölümle "Edebü'l-İlm", "Edebü'd-dîn", "Ede-bü'd-dünyâ" ve "Edebü'n-nefs" bölümlerinden oluşan eser, dinî ve din dışı konulardaki edep kültürünün en olgun ürünlerinden biridir.

      Ancak, gerek ilmî ve fikri bakımdan gerekse sistematik yönden bu alanın en değerli örneği, Gazzâlî'nin "thyâ'u Ulûmi'd-Din"idir. Eserde, öğrenci-öğret-men münasebetleri, ibadetler, dua ve Kur'an okuma gibi dinî faaliyetlerin manevî ve ahlâkî cephesi, yeme-içme, evlenme ve aile hayatı, iş hayatı, uzlaşma (ülfet), kardeşlik, muaşeret ve arkadaşlık gibi sosyal ilişkiler: uzlet, sema ve vecd gibi tasavvufi hal ve hareketler "Adâb" ana başlığı altında incelenmiş ve bu suretle edep terimine dinî, dünyevî, tasavvufi, ahlâkî ve sosyal uygulamaları sistema-tize eden ilke ve kuralları içine alacak şekilde kapsam zenginliği kazandırılmıştır.

      Edep terimi "gelenek, görenek, ahlâk" gibi ilk anlamlan yanında İslâm kültürü­nün tarihî gelişimi içinde çeşitli mevkiler, meslek ve sanatlar; eğitim ve öğretim; tasavvuf ve tarikat; ilmî araştırma ve tartışmalar: ibadet dua ve Kur'an okuma gibi dinî faaliyetler; yeme içme, giyim kuşam, temizlik vb. günlük meşguliyetler; her türlü sosyal ilişki ve hayatın diğer bütün alanlarına dair bilgiler ve en uygun davranış tarzları için kullanılan son derece geniş kapsamlı bir terim haline gel­miştir. Şüphesiz bütün bu konularda en ideal örnek Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) kabul edildiği için İslâm ahlâk ve edep literatürüne giren eserle­rin çoğunda "Âdâbü'n-nebî" veya benzer başlıklar altında Hz. Peygamber'in ahlâkî kişiliği ilk örnek olarak sunulmuştur.

       
      Edep kavramı baştan beri ahlâkî-dinî kurallar, gelenek ve görenek, muaşe­ret kuralları gibi anlamları yanında aydın olabilmek için gerekli bilgileri ve genel kültürü ifade eden bir terim olarak da kullanılmış, bu şekilde özellikle Arap-İs-lâm kültüründe edebin Türkçe'deki "edebiyat", Batı dillerindeki "litterature" an­lamında kullanımı giderek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim bugün Arapça'da ede­biyat için sadece edep kelimesi kullanılmaktadır.

      Edep kavramı zaman içerisinde kazandığı çeşitli anlamlarıyla Türk-İslâm kültür tarihine de girmiş, ayrıca Batı dillerindeki "litterature"ün karşılığı olarak XIX. yüzyıla kadar edep, ilmü'l-edeb veya ulûm-i edebiyye tabirleri görülürken bu yüzyılın sonlarından itibaren edebiyat kelimesi kullanılmaya başlanmıştır.[3]
      Ahlâk, "hulk" kelimesinin çoğuludur ve Arapça bir kelimedir. Huy, tabiat anlamında kullanılır. İnsanın yaradılışından gelen ve toplum içinde yaşana­rak kazanılan iyi ve güzel huylar, insanın yaradılışından gelen bu hususiyetler, Kur'an'ı Kerim ve Sünnet'te sınırları çizilen, insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedef alan kaidelerin hayata geçirilmesiyle kazanılan iyi ve güzel davranışların bütünü. Zıddı, ahlâksızlıktır.
      Ayrıca kusurları bağışlamak her işi güzel bir niyetle ve saf bir kalp ile yap­mak, işlerinde doğruluktan ayrılmayıp dirayet ve akıl dairesi içinde yürütmek, büyüklerin dine uygun emirlerine itaat etmek, halkın itimadını ve güvenini ka­zanmak, her işte aşırı gitmemek, münasip kişilerle güzel bir surette görüşüp ko­nuşmak, kendisine emânet edilen sırlara ve eşyaya hainlik etmemek, zulümden uzaklaşarak insafla hareket etmek, insanlara karşı mütevazi olmak, sözünde du­rarak ahdine vefa göstermek, ihtiyaç sahiplerine karşı cömertçe davranmak, in­sanlar hakkında daima iyi zan beslemek, lüzumsuz ve kalb kırıcı sözlerden sa­kınmak, her yaptığı işi hakkaniyet ölçüleri içinde yapmak, kızgınlık ve şiddetten sakınarak yumuşak huylu olmak, namusu, haysiyeti ve mukaddes değerleri koru­mak, daima hayır ve iyilik yolunu tutmak, dostluğa önem vermek, hakkına razı olmak, vaktini boşa geçirmeden çalışmak, korkaklığı terk ederek yiğit ve cesur olmak, yapılan iyiliklere karşı teşekkür etmek, şehevî duygularına hakim olmak her türlü belâ ve musibetlere sabretmek, bir işte azim ve sebat sahibi olmak, gü­nahlardan kaçınmak, herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele et­mek, kanaat sahibi olmak, şaka ve nüktelerinde bile ahlâk dışı olmamak, başka­larını kötülemekten kaçınmak, kendini yüksek görmemek, içi başka dışı başka olmamak, insanlığa ve inançlarına uygun olan her şeyi yapmak, bu işi yapma­dan evvel o işin ehli ile istişare'de bulunmak, yaptığı iyilikleri başa kakmamak, ağır başlı ve vakur olmak, koğuculuk yapmamak gibi güzel meziyetler insanlar arasında saygınlık ve muhabbet doğurur. Bunlara riayet etmek İslâm'ın ortaya koyduğu muaşeret âdâbındandır.[4]

      Kâinatı en mükemmel bir düzen ve intizam üzere yaratan Allah, yaratıkları içinde insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır (et-Tîn, 95/4). Diğer yaratıkları da onun istifadesine vermiştir. Böylece insanı âlem için hâkim duruma getirerek onu muhatap ve mükellef kılmıştır. Peygamberleri vasıtasıyla saadet yollarını göster­miş, iyi ve güzeli, kötü ve çirkini öğretmiştir. Her şeyi mükemmel olarak yaratan Allah, insanlara da kendileri için en doğru olan yaşayış ve hareket yollarını bil­dirmiştir. Dolayısıyla Allah'ın bize öğrettiği edep ve ahlâk, değişmeyen en güzel ve doğru ahlâktır. Bu ahlâkı en güzel şekilde yaşayan da Hz. Peygamberdir (sal­lallahu aleyhi vesellem): "Gerçekten sen, çok büyük bir ahlâk üzeresin" (el-Kalem, 68/5) âyeti ile Allah'ın iltifatına mazhar olan Hz. Peygamber kendi hak­kında "Ben, ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim" (Muvattâ', Husnü'l-Hulk, 8) buyurmuş ve Kur'an'dan ibaret olan güzel ahlâkını hayatında yaptığı tatbikatı ve tavsiyeleri ile ümmetine tebliğ etmiştir. "Onun şahsında Allah'ı ve Âhiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça hatırla­yanlar için güzel edep ve ahlâk numûneleri vardır" (el-Ahzâb, 33/21).

      Her konuda olduğu gibi, güzel ahlâk konusunda da örneğimiz olan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ahlâkça insanların en güzeli idi. Peygamberimiz "güzel ahlâk"ı tarif ederken şöyle buyurmuştur:
      "İyilik, güzel ahlâktır. Fenalık da, kalbin yatışmadığı ve halkın duymasını hoş görmediğin şeydir" (Müslim, Birr 14-15 (2553)).
      "İnsanların en hayırlısı, ahlâkça en güzel olanıdır" (Buhârî, Menakıb 23, Fezailu'l-Ashab 27, Edeb 38, 39; Müslim, Fezail 68 (2321) ).
      "Kıyamet günü müminin mizanında gü/.el ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz ve her halde Allah, çirkin ve kötü sözlü kimseyi sev­mez" (Ebu Dâvud, Edeb 7 (4799) )•
      "İmanı en olgun kimseler, en güzel ahlâklılardır. En hayırlıları­nız, kadınlarına hayırlı olanlardır" (Tirmizî, Radâ' 11 (1162)).
      "Bir mümin güzel ahlâkıyla gece ibâdet eden, gündüz oruç tutan kimselerin derecelerine erişir" (Ebu Dâvud, Edeb 7 (4798) ).[5]

      İmam Buhâri'nin Kısa Biyografisi:

      İmam Buhâri'nin tam adı ve künyesi kaynaklarda, "Ebu Abdullah Muhammed b. Ebi'l-Hasan İsmail b. İbrahim b. el-Mugîre b. el-Ahnef Berdizbeh el-Cu'fî el-Buhârî" şeklinde geçmektedir.
      Devrin önemli muhaddislerinden hadis öğrenmiş bir baba ve duası makbul olduğu zikredilen bir anneden Buhâra'da 13 Şevval 194 (20 Temmuz 810) Cuma günü dünyaya gelmiştir.
      Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecûsî idi. Onun oğlu Mugîre, Buhara Valisi Cu'feli Yemân vasıtasıyla Müslüman oldu. Buhârî bundan dolayı Cu'fî nisbesiyle
      de anılmıştır. Dedesi İbrahim hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Ancak ba­bası İsmail'in, Mâlik b. Enes ve Abdullah b. Mübarek gibi âlimlerden hadis öğ­renen bir kişi olduğu ve Buhârî henüz çocukken vefat ettiği bilinmekte, hadise dair bazı kitaplarının oğluna intikal ettiği anlaşılmaktadır.
      Buhârî on yaşma doğru Muhammed b. Selâm el-Bîkendî, Abdullah b. Muham­med "el-Müsned"i gibi Buhâralı muhaddislerden hadis öğrenmeye başlamıştır. On bir yaşında iken hocası Dâhilî'nin rivayet sırasında yaptığı bazı hataları tas­hih etmesiyle dikkatleri çekmiştir. On altı yaşına geldiği zaman İbnu'l-Mübarek ve Vekî' b. Cerrâh'ın kitaplarını tamamen ezberlemiştir.
      Bu sırada annesi ve kardeşi Ahmed ile birlikte hacca gitti. Hac sonrası on­lar memleketlerine döndükleri halde Buhârî Mekke'de kaldı ve Hallâd b. Yahya ve Humeydî gibi âlimlerden hadis tahsil etti. Daha sonra bu maksatla ilim mer­kezlerini dolaşmaya başladı. Bu merkezler alfabetik olarak şöyle sıralanabilir: Bağdat'a sekiz defadan fazla gitti. Her seferinde Ahmed b. Hanbel ile görüştü ve ondan faydalandı.
      Basra'ya dört veya beş defa gitti. Orada Ebu Âsim en-Nebîl, Ensârî diye ta­nınan Basra kadısı Muhammed b. Abdullah ve Haccâc b. Minhâl gibi muhaddis­lerden istifade etti. Mekkî b. İbrahim ve Kuteybe b. Saîd gibi âlimlerden hadis dinlemek için Belh'e birkaç defa gitti ve Belhliler'in isteği üzerine onlara ken­dilerinden ilim tahsil ettiği ıooo hocadan birer hadis yazdırdı. Dımaşk'ta Ebu Müshir'den hadis öğrendi. Hicaz'da altı yıl kaldı. Humus'a gitti.
      Küfeye birçok defa seyahat ederek Âdem b. Ebu İyâs, Ubeydullah b. Mûsâ, Ebu Nuaym el-Fadl b. Dükeyn gibi muhaddislerden hadis dinledi. Medine'de İs­mail b. Ebu Üveys, Merv'de Abdan b. Osman, iki defa gittiği Mısır'da Saîd b. Ebu Meryem, Abdullah b. Yusuf ve Asbağ b. Ferec gibi hocalardan hadis tahsil etti.

      İlk defa 209'da (824), son olarak da 250'de (864) gittiği ve beş yıl süreyle hadis okuttuğu Nîsâbûr'da Yahya b. Yahya el-Minkarî gibi hadis hafızlarından fayda­landı. Buhârî kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söylemiştir. (Zehebî, Alâmü'n-nübelâ, XII, 395). Tek nüshası İrlanda'da (Chester Beatty, nr. 5165/1, n varak) bulunan İbn Mende'ye (ö. 395/1005) ait Tesmiyetü'l-meşâyih ellezîne yervî anhüm el-İmâm Ebu Abdillâh Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî adlı eserde, Buhâri'nin el-Câmiu's-Sahîh'te rivayette bulunduğu hocala­rından 309 muhaddisin adı, yaşadıkları şehirler ve ölüm tarihleri verilmektedir.
      Ancak el-Câmiu's-Sahîh'teki rivayetlerin, Buhâri'nin derlediği yüz binlerce hadisin pek az bir bölümünü teşkil ettiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Meşhur talebesi Firebrî, el-Câmiu's-Sahîh\\\\\\\\\\\\\\\\
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786055094331
      MarkaÇelik Yayınevi
      Stok DurumuVar
      9786055094331
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.