Mesnevi Hikayeleri Şefik Can ÖTÜKEN

Fiyat:
360,00 TL
İndirimli Fiyat (%34,7) :
235,00 TL
Kazancınız 125,00 TL
Havale / EFT:
227,95 TL
65,80 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
Aynı Gün Kargo
      
 
Kitap             Mesnevi Hikayeleri
  Yazar             Mevlana Celaleddin Rumi
  Hazırlayan     Şefik Can
  Yayınevi        Ötüken Neşriyat 
  Kağıt - Cilt     2.Hamur kağıt - İnce Ciltli
  Sayfa - Ebat   600 sayfa - 16,5x23,5 cm.



Ötüken Yayınları, Mesnevi Hikayeleri adlı kitabı incelemektesiniz.
Şefik Can Mesnevi Hikayeleri kitabı
hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.

Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

ÖNSÖZ

Hz. Mevlana’nın en tanınmış eserlerinden olan ve birçok dillere tercüme edilen Mesnevi bazılarının sandığı gibi bir hikaye kitabı değildir. Adını islami edebiyatın nazım şekillerinden biri olan mesnevi’den almıştır. Mesnevi, dünyada en çok okunan kitaplardandır. Nitekim 2002 yılında İsveç’te, Nobel Enstitüsünde yapılan bir toplantıda bütün zamanların en iyi yüz kitabı belirlenirken Mesnevi’ye en ön sıralarda yer verilmiştir. Mesnevi islami edebiyatımızın ölmez şaheserlerindendir. Bendeniz Ötüken Neşriyat ’ın yayınladığı Konulara Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi’ni hazırlarken birbirinin içine girmiş olan hikâyeleri ayrı ayrı toplayarak bir araya getirmiştim. Mesnevi hikayeleri arasında bulunan tasavvufî hakikatları da Cevâhir-i Mesneviyye ismi altında alfabe sırasıyla bir araya toplamıştım. Bu eser de Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı.

Hz. Mevlana vahdet-i vücut görüşlerini ve tasavvufi hakikatları açıklarken konuların daha iyi anlaşılması için bazı hikâyeler söylemiştir. Bu hikâyeler Kelile ve Dimne’den, tarihten, Kur’an kıssalarından, halk arasında söylenen hikâyelerden alınmıştır. Fakat Hz. Mevlâna bunları söylerken kendi güzel anlatış tarzıyla bir takım çağrışımlarla (tedaî), hayallerle kendi yaratıcı muhayyelesinden ilham alarak kendine has hoş bir şekilde hikaye etmeyi başarmıştır. Bunların içinde her duyguya yer verilmiştir. Aşk, imân, kahramanlık, fazilet, doğruluk ve bunların dışında bütün insanî duygular yer almıştır. Büyük bir psikolog gibi bazen insanın ruhunun derinliklerine inmiş, bazen faziletin ve kahramanlığın meth ü senâsını yapmış, bazen de insanın süflî arzularını bütün açıklığıyla realist bir şekilde dile getirmiştir. Bu yüzden bazı kişilerin Hz. Mevlâna’ya açık saçık yazdı diye tarizde bulunmaları, taş atmaları, onların Hz. Mevlana’yı gereği gibi anlamadıkları ya da anladıkları halde kasten Hz. Mevlana’ya sataştıkları bir hakikattir. İtalyan yazarlardan Hz. Mevlâna’nın çağdaşı olan Boccaccio, Dekameron adlı eserinde manastırdaki rahibelerin sevişmelerinden apaçık bahsederken onu realist bir yazar diye alkışladıkları halde Hz. Mevlana Mesnevi ’sinde sadece iki üç hikayede açık açık insanın süflî arzularının başına neler getireceğini, insanı ne hallere düşüreceğini ders olarak anlatınca haksız olarak eleştirilmiştir. Fransız romancılarından Gustave Flaubert Madam Bovari adlı romanında, Emile Zola Nana adlı eserinde realist olarak alkışlanırken Hz. Mevlâna’dan söz edilirken onu realist olarak görmek istememişlerdir. Hz. Mevlâna bazı hakikatlerin kolayca anlaşılması için her yerden hikâyeler almıştır. Bu arada bir câriyenin eşekle sevişmesi gibi meşhur hikâye de, Latin şairlerinden Apuleius’un Altın Eşek kitabından alınmıştır. Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığının klasik kitapları arasında yayınlanmıştır. Apuleius’un Altın Eşek’ini okuyanlar insan tabiatının süflî arzularını ifade eden bu kitabı alkışlarken aynı hikâye Hz. Mevlâna’nın Mesnevî’sinde olunca hor görülmüştür. Bu görüş tamamiyle bîtaraf değildir. Garez gelince insanın gözü kör oluyor, hakikati göremiyor. Hz. Mevlâna rubâ’îlerinin birinde [Hezli men hezl nîst ta’lîm est = Benim açık saçık yazışım insanların süflî duygularını uyandırmak için değildir, bir şeyler öğretmek içindir.] demiştir Mehmet Âkif merhum da Safahat’ında: “Budur cihanda en beğendiğim meslek Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” demiştir. Nitekim Mesnevî’de R. A. Nicholson tarafından tam olarak İngilizce’ye çevrildiği ve bu hikâyeler de kitabın içinde serpilmiş bulunduğu halde R. A. Nicholson’un talebesi A. J. Arberry hikâyeleri ayrıca iki cilt halinde yayınlamıştır. Bu da İngilizce bilen Hz. Mevlâna’yı sevenlerin rağbet ettikleri eserler arasına girmiştir. A. J. Arberry ikiyüz hikâye neşretmiştir. Sayın Mehmet Önder de Mesnevî hikâyelerini özetleyerek 1976 yılında Çocuklara Mevlâna’dan Hikâyeler, daha sonra da İş Bankası Kültür Yayınlarından Mesnevî’den Hikâyeler kitabını yine özet olarak yayınlamıştır. Ayrıca Ahmet Efe’nin Mesnevî’den seçtiği ondokuz hikâye Türkçe, İngilizce ve Arapça olarak 1999 yılında Konya Büyük Şehir Belediyesi tarafından yayınlandı. Bendenizin Mesnevî Hikâyeleri’ni ayrıca bir kitap halinde toplamamın sebebi okuyucularımıza nâçiz bir hizmetten ibarettir. Hz. Mevlâna’nın dilinden hikâye edilen her konuyu almaya çalışarak ikiyüzelliden fazla hikâye toparladım. Mümkün olduğu kadar beyitlere dokunmadan anlatıldığı şekilde vermeye, hikâyeler içindeki hikmetleri beyitler içinde veya dipnot olarak sizlere sunmaya çalıştım.

Em. Öğr. Albay Şefik CAN MESNEVÎ HİKÂYELERİ

Pâdişah ve hasta câriye

Çok eski zamanlarda bir pâdişah vardı. Bu pâdişah, maddî yönden de, mânevî yönden de çok üstün bir durumda idi.  Bu pâdişah, bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı saraylılarla beraber ava çıktı.  Yolda giderken, o, bir câriye gördü. O câriyenin kulu, kölesi oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişahın da rûhu, beden kafesinde öylece çırpınmaya başladı. Bu sebeple para verdi, o câriyeyi satın aldı.  Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilâhî takdir neticesi câriye hastalandı.  Pâdişah sağdan, soldan, her taraftan hekîmler topladı. Onlara dedi ki: “Her ikimizin hayatı da sizin elinizdedir.  Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı odur. Ben, dertliyim, hastayım, benim ilâcım, benim dermanım odur.  Kim, benim canıma derman ederse, her şeyimi, inci ve mercan hazînemi ona vereceğim.” Hekîmlerin hepsi de dediler ki: “Bu uğurda canımızı fedâ edercesine çalışalım. Zekâmızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, beraberce düşünüp, beraberce tedâvi edelim.  Her birimiz hasta tedâvisinde, zamanın Îsâ’sıyız, elimizde her derdin devâsı, her hastalığın ilâcı vardır.”  Hekîmler, gurura, benliğe kapıldılar da, her şeyi kendi ellerinde sandılar. İnşaallah (=Allah İsterse) iyi ederiz, demediler. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk onlara, insanların âcizliğini, Allah’ın izni olmadan insanların bir şey yapamadıklarını gösterdi.
Hekîmler ilâçtan ne verdilerse, tedâviden ne yaptılarsa, beklenen şifâ elde edilemedi. Hastalık arttı. Zavallı câriye, hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Pâdişahın gözleri de ağlamaktan ırmak halini aldı. Pâdişah, hekîmlerin hastalığa karşı âciz kaldıklarını görünce, yalın ayak mescide koştu.  Mescide girip, mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, göz yaşlarından sırılsıklam oldu.  Pâdişah, Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra kendine gelince, güzel bir ifade ile, can ve gönülden Allah’ı medh ü senâya başladı.  “Ey en az bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah’ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen, kalblerdeki bütün gizli istekleri bilirsin.  Ey Allah’ım; bütün isteklerimizde, dâima sana sığınıp, senden yardım dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fânî câriyeye gönül verdik. Sonra tuttuk, sen var iken hekîmlere baş vurduk.  Gerçi sen: ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yine o sırları meydana dök, isteklerini açığa vur’, buyurdun.”  Pâdişah can ü gönülden yalvararak coşunca, Allah’ın lûtuf ve iyilik deryâsı da coşmaya başladı.  Allah’a göz yaşları ile niyâzda bulunurken, pâdişah bir aralık kendinden geçti, uykuya daldı. Rüyâsında ona bir pîr göründü.  O pîr diyordu ki: “Ey pâdişah, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın sana bir garip gelirse, bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir. O gelecek garip, çok değerli bir hekîmdir. Gerçek bir hekîmde bulunması gereken bütün vasıflar onda vardır. O, doğru, emniyetli, güvenilir, inanılır bir kişidir. Onun vereceği ilâcta kat’î sihir tesirini gör. Mizacında da Hakk’ın kudretini müşahede et.”  O rüyâda vaadedilen zaman gelip de gündüz olunca, güneş yükselip de yıldızları sönük, görünmez bırakınca, Pâdişah, rüyâda kendisine gizli olarak gösterilen zâtı, görmek için pencere önünde beklemeye başladı.  O, gölge içinde güneş gibi parlayan, fazîletli, hünerli, bilgili bir zâtın geldiğini gördü.  Bu gelen zât, uzaktan hilâl gibi görünür görünmez bir halde geliyordu. Adetâ yok denilecek ve hayal sayılabilecek bir halde görünmekte idi.   Pâdişah, kapıcı ve perdecilerin yerine kendisi koştu, o gâipten, ötelerden gelen misafiri karşıladı.

 Pâdişah da, gelen misafir de birbirini tanımış, bilmiş birer mânâ denizi idiler. Her ikisinin rûhu, ayrı ayrı vücudlarda tek bir rûh olarak bulunuyordu. Onlar, sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirine dikilmiş ve bağlanmış idiler.  Pâdişah; “Benim asıl sevgilim, o câriye değil, sensin, fakat dünyada iş işten çıkar, Allah’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” dedi. “Ey ötelerden gelen azîz varlık, sen bana Hz. Mustafa (s.a.v.)’sın, ben de kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim.”  Pâdişah, kollarını açıp, o ilâhî hekîmi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne aldı. Canın içine soktu. Elini, alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya başladı.  Sora sora odanın baş köşesine kadar çekti, götürdü. Ve; “Nihayet sabırla mânevî bir hazîne buldum.” dedi. “Ey Allah’ın hediyesi, zahmetin, sıkıntının, kederin gidericisi, ‘sabır sevinç anahtarıdır’ hadisinin canlı mânâsı.  Ey mübârek yüzü, görünüşü her suâlin cevabı olan kâmil insan, uzun uzun konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir.  Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamuruna saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın.  Ey seçilmiş, beğenilmiş, Allah’tan râzı olmuş ve Allah’ın rızasını kazanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kaybolursan, başımıza kazâlar, belâlar yağar, pek geniş olan fezâ daralır, bizi sıkar, bunaltır.” Buluşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, pâdişah o aziz varlığın elinden tuttu, harem dâiresine götürdü. Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta câriyenin karşısına oturttu.  Hekîm, hastanın yüzünü, benzini görüp, nabzını saydı. İdrarını muayene etti. Hastalığın alâmetlerini, sebeplerini dinledi.  Dedi ki: “Öbür hekîmlerin çeşitli tedâvileri yararlı ve şifâlı bir tedâvi olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüşler.” Hekîm hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, bildiğini gizledi, pâdişaha söylemedi. Hüznünün, melâlinin çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu anladı. Çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu. Hekîm dedi ki: “Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak sûretiyle, sarayı boşalt, içerde kimsecikler kalmasın. Ben bu hasta câriyeden bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bucakta kimse bulunup da bizi dinlemesin...”  Ev boşaltıldı. İçinde hekîm ile hastadan başka kimse kalmadı.  Hekîm, tatlılıkla, yumuşak bir sesle, hastaya; “Nerelisin?” diye sordu. Her memleket halkının ilacı başka başkadır.  “O şehirde akrabandan kimler var? Kime yakınsın? Bağlı olduğun, özlem duyduğun arkadaşların var mı?”  Elini câriyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefâsını, başına gelen dertleri, belâları birer birer sordu. Bir kimsenin ayağına diken batınca, ayağını dizinin üstüne kor.  Önce, iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamazsa, diken batan yeri tükrüğüyle ıslatır.  Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur? Cevabını sen ver.  Eğer gönüllere batan dikenleri herkes görebilseydi, insanlara gamlar, kederler gelebilir mi idi?  Gönüllere batan mânevî dikenleri çıkaracak o hekîm, çok mâhirdi, çok üstaddı. Câriyenin üstünde elini gezdiriyor, onu dikkatle muâyene ediyordu. Lâf olsun diye, hikâye yolu ile câriyeden, dostlarının, arkadaşlarının halini, ne iş yaptıklarını sordu.  Câriye, evine, memleketine, efendilerine, hemşehrilerine ait bazı vak’aları açıkça hikâye etti.  Hekîm bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, bir taraftan da, nabzına ve nabzının atışına dikkat ediyordu.  Hastanın nabzı, hangi isim söylendiği zaman hızlanırsa dünyada canının o kişiyi istediği anlaşılacaktı. Câriye, memleketini, dostlarını saydıktan sonra, başka bir şehir ismi söyledi.  Hekîm; “Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha evvel hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye, bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün rengi ile nabzının atışında bir değişiklik olmadı.  Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı. Oturup tuz ekmek yediği yerleri söyledi.  Şehir şehir, ev ev anlatıp durduğu, hikâye ettiği halde câriyenin ne nabzı hızlandı, ne de yüzü sarardı.  Hekîm çok hoş bir şehir olan Semerkand’dan soruncaya kadar, câriyenin nabzı, sağlıklı bir insanın nabzı gibi, normal bir halde atıyordu.  Fakat Semerkand adı geçince, nabzın atışı arttı. Yüzü kızardı. Sarardı. Çünkü, o, Semarkand’lı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü. O hekîm hastadan bu sırrı öğrenince, onu yatağa düşüren derdin, belânın aslını, sebebini bulmuş oldu.  Ondan kuyumcunun şehrin hangi semtinde, hangi mahallesinde oturduğunu sordu. Câriye; “Köprü başında, Gatfer mahallesinde oturur.” cevabını verdi. Hekîm, câriyeye; “Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım, seni bu hastalıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım ve Allah’ın inâyeti ile seni kurtaracağım.” dedi. “Sevin, neşelen, üzüntülerini üstünden at, bana güven, yağmurun çimenlere yaptığını yapacak, seni yeniden hayata kavuşturacağım.  Sen, gam yeme, ben, senin gamını, kederini düşünür, onları giderme çarelerini ararım. Ben, sana, bir babadan değil, yüz babadan daha şefkatliyim.  Ama, sakın ha, bu sırrı hiç kimseye söyleme. Pâdişah neler konuştuğumuzu öğrenmek için sorup soruştursa bile ona da açma...  Şunu iyi bil ki; eğer, gönlün, sırlarına mezar olursa muradın çabucak hasıl olur.”  Hz. Peygamber buyurmuştur ki; “Her kim, sırrını gizlerse muradına çabuk erişir.”  Tohum toprak içinde gizlendiği, zahmetlere katlandığı için, bostan yeşerir, güzelleşir...  O hekîmin vaadleri, lûtufları hastayı korkudan kurtardı, içine rahatlık verdi.  Hekîm câriyeden bu bilgileri aldıktan sonra, kalktı, pâdişahın huzuruna çıktı, onu, durumdan birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Bu derdin tedavisi için, şimdilik gereken tedbir, o adamı, buraya getirmemizdir.  Altınlar, süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır, onu, o uzak şehirden buraya dâvet et.” Bunun üzerine pâdişah,  O tarafa ehliyetli, becerikli, bilgili ve çok dürüst iki kişiyi elçi olarak gönderdi.

 O, iki kişi Semerkand’a kadar geldiler. Kuyumcuyu buldular. Ona pâdişahın dâveti müjdesini verdiler.  Ona dediler ki: “Ey hünerde, ma’rifette çok ileri gitmiş kişi, ey kuyumculukta eşsiz olan ve en üstün dereceye ulaşan, varlık... Senin san‘atta şöhretin şehirlere yayılmış ve herkesçe duyulmuştur.  İşte filân pâdişah kuyumcubaşılığına seni seçti. Çünkü, sen, pek meşhur, pek büyük bir san’atkârsın.

Şimdilik şu süslü elbiseleri, altınları, gümüşleri al, pâdişahın yanına gelince de, onun en has bendelerinden, sarayın ileri gelenlerinden, nedimlerinden olacaksın.  Kuyumcunun, kıymetli elbiseleri, altınları görünce gözleri kamaştı, gurura kapıldı, şehrinden, çoluk çocuğundan ayrıldı.
Pâdişahın, canına kasdettiğinden habersiz, neş’eli ve mutlu bir halde yola düştü.  Zavallı, kendi kanının diyetini, elbise sandı da sırtına giydi. Arab atına bindi, neşeli bir halde koşturdu.

O garip kuyumcu, yolculuğu tamamlayıp da şehre gelince, hekîm, onu pâdişahın huzûruna çıkardı.
Pâdişah onu görünce, ona çok iltifatta bulundu, onu pek ağırladı. Altın hazînesini ona teslim etti.  Sonra hekîm pâdişaha dedi ki: “Ey büyük sultan, o câriyeyi bu kuyumcuya ver.  Ver ki, ona kavuşunca, câriye iyileşsin ve buluşma zevkinin suyu, hastanın ateşini gidersin.”

Pâdişah o çok güzel, ay yüzlü câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Birbirini özleyen bu iki dostu birleştirdi. Böylece onlar, altı ay kadar muradlarına erdiler, câriye de tamamiyle iyileşti. Ondan sonra, hekîm, kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içince, kızın gözü önünde yavaş yavaş erimeye başladı.  Hastalık yüzünden, kuyumcunun güzelliği gidince, câriyenin de ona karşı ilgisi kalmadı.  Kuyumcu zayıflayıp çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan soğudu.

Keşki kuyumcu baştan başa ayıp, âr ve tamamiyle çirkinlik timsali olaydı da, başına bu kötü hal gelmeyeydi.  Kuyumcunun gözlerinden dere gibi kanlı yaşlar akıyordu. Çünkü onun yüzünün güzelliği, canının düşmanı olmuştu.  “Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Bir çok pâdişahların da kuvvet ve azametleri helâklerine sebep olmuştur.

Rûhumdan ve gönlümden aşağı olan, benim gerçek varlığım olmayan güzelliğim için beni öldüren, bilmiyor mu ki kanım uyumaz ve mazlumun kanı yerde kalmaz.  Bugün benim başıma gelen, yarın onun başına gelecektir. Benim gibi bir adamın kanı nasıl boş yere akar?  Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımız da seslenmek gibidir. Seslerimiz, güzel de olsa, çirkin de olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir.”  Kuyumcu, bu sözleri söyledi ve hemen ölüp toprak altına gitti. O câriye de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.

Bu hikâyede geçen pâdişah, Allah tarafından insana nefhedilmiş, verilmiş, en kıymetli varlığımız, canımız olan rûhumuzu temsil eder. Câriye, daha doğrusu, varlığımızın en aşağı, en bayağı duygusu olan nefs; hislerimizin, şehvetimizin sembolüdür. Hekîm, İlâhî tabib, mürşid-i kâmili göstermektedir. Kuyumcu; dünya sevgisini, altını, gümüşü, maddî zenginliği, hevâ ve hevesi ifade eder.


Diğer Özellikler
Stok Kodu9789754374612
MarkaÖtüken Neşriyat
Stok DurumuVar
9789754374612
En yeni ürünler
Güvenli teslimat
Kampanyalı ürünler
Piyasadaki en iyi fiyat

PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.