• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler

      Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler
      Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler
      Görsel 1
      Görsel 2
      Fiyat:
      70,00 TL
      İndirimli Fiyat (%50) :
      35,00 TL
      Kazancınız 35,00 TL
      3.8 4
      35.00 www.goncakitap.com.tr
      8,75 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo
                  Stoktan Kargo

        Kitap              Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler
        Yazar             Ebulleys Semerkandi
        Tercüme        Ömer Faruk Yılmaz
        Yayınevi         İpek Yayın Dağıtım
        Etiket Fiyatı    70 TL
        Kağıt - Cilt      2.Hamur , Ciltli
        Sayfa - Ebat   830 sayfa, 17x24 cm
        Yayın Yılı        2017
        ISBN               9786059084178
       
       
      İpek Yayınevi Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler kitabını incelemektesiniz.
      Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
        
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı. Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2



       Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler

              Takdim
       
      Allahü Teâlâ hazretleri, Âdem aleyhisselâmdan beri insanla­rı ebedî saadete kavuşturmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler, insanları kurtuluşa davet etmiş, doğru olan yolu bütün eza ve cefaya rağmen bıkmadan, yılmadan anlatmışlardır. Aynı zamanda peygamberlere tam tâbi olan, Allahü Teâlâ'nın sevgisi ile dolu, manevî sırlar sahibi âlim ve velî zâtlar da her devirde bulunmuş ve insanların din ve dünyâ saadetine ulaşmaları için çalışmışlardır.
       
      İnsanlara doğru yolu göstermeleri, hal ve hareketleri ile ör­nek olmaları Allah(c.c) dostlarının belli başlı vasıflarıdır. Ayrı­ca, Allahü Teâlâ'nın rızâsı için insanların dertleri ile dertlenme­leri ve fedâkârlıkları onların şânındandır. Onlar, peygamberler­den sonra seçilenler sınıfındandır. Bir rehber elinde yetişerek sil­sile yoluyla Peygamber efendimize kadar gitmeleri; nerede ve hangi memlekette yetişirlerse yetişsinler, onları tek bir kaynağa bağlamıştır.
       
      Sultanlar, pâdişâhlar doğruyu onlarla bulmaya çalışmışlar, manevî sultanın onlar olduğunu görmüşler, onların nasihatleri ile devlete, millete ve insanlığa faydalı olmaya çalışmışlardır. Târih boyunca insanlığa huzurlu devirler yaşatmış olan Emevîler, Ab­basîler, Selçuklular, Gazneliler, Bâbürlüler, Osmanlılar ve daha birçok İslâm devletlerinin sultanları hep bu büyüklerin rehberliğinde hizmete devam etmişler, yeri gelince atlarının arkalarından gitmişler, bâzan onlarla beraber savaşlara katılmışlardır. Onlar, duâ ordularının kumandanları ve dertlerin manevî tabibleridir.
       
      Evliyâyı kiram, Allahü Teâlâ'nın ve Peygamberinin (aley-hisselâm) emir ve yasaklarını öğreterek, insanların dünyâ ve âhi-ret saadetine kavuşmaları için uğraşmışlardır.
       
      On beş asırdır müslümanlara rehberlik etmiş, onlara doğru­ları öğretmiş, kendileri de eksiksiz İslâmî bir hayat yaşamış bu­lunan Ulemay-ı İslâmiye ve Evliyâ-yı kiramdan olan büyük zat­lar sohbet ve nasihatlerini yazdıkları çok kıymetli eserlerle de gelecek nesillere hediye etmişlerdir.
       
      İyi insanların hayatları öğrenildikçe, iyilerin adedi artacaktır. Mazisini, büyüklerini tanıyamayan çocuklar, gençler ve yaşları ilerlemiş insanlar, büyüklüklere talip olamazlar. İnsanların çeşit­li buhranlara, bunalımlara, ruhî sıkıntılara maruz kaldıkları asrı­mızda, büyük insanların yaşayış tarzları, tavsiye ve nasîhatları, hâl ve hareketleri, kerametleri, hem zevk ve ibret almaya, hem de intibaha, uyanmaya sebeb olacaktır.
       
      İbrahim Hakkı Erzurumî de; "Aşk, nefsi terbiye eder, ahlâkı güzel leştirir. Aşk, insanın kalbinde bir ateş olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şey bırakmaz. Hak âşığı olanın sözü, işi ve düşüncesi, doğru ve saftır. Uyanık kalpli ve hatâdan uzaktır." de­miştir.
       
      İmâm-ı Kuşeyrî; "Allahü Teâlâ, müminlere bir takım basiret­ler ve nurlar lutfeylemiştir (vermiştir). Onlar bu sayede firâsette bulunurlar. Resûlullah efendimizin; "Mümin, Allah'ın nuru ile nazar eder." hadîs-i şerîfi bu mânâda anlaşılmalıdır" demiştir.
       
      Deylemî'nin zikrettiği bir hadîs-i şerîfte; "Gözü âmâ (görmeyen) kimse kör değildir. Asıl âmâ, basîreti kör olan kişidir." buyrulmuştur.
       
      Kuran-ı kerîmde meâlen; "Biliniz ki, Allahü Teâlâ'nın evli­yası için azâb korkusu yoktur. Nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü de yoktur." (Yûnus sûresi: 62) buyrulmuştur. Büyük muhaddis Ebû Nuaym el-İsfehânî'nin Hilyet-ül-Evliyâ kitabında zikredilen bir hadîs-i şerîfte; "Evliya görülünce, Allahü Teâlâ hatırlanır." buyrulmuştur. Sahîh-i Buhârî'de geçen bir hadîs-i kudsîde ise; "Evliyamdan birine düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur..." buyrulmaktadır.
       
      Yahya bin Muâz; "Evliyanın sohbetine kavuşan, şeytanın elinden kurtulur, her an Allahü Teâlâ ile beraber olur." demiş, İmâm-ı Rabbânî de; "Mahşerde, önce Peygamberlerin (aleyhi-müsselâm), sonra evliyâ-yı kiramın (kuddise sirruhum), Allahü Teâlâ'nın izni ile günâhı çok müminlere şefaat edeceklerini ifâ­de etmiştir. Yine İmâm-ı Rabbânî, Allahü Teâlâ'nın evliyasının, büyük günâh işlemekten mahfuz (korunmuş) olduklarını da be­lirtmiştir.
       
      Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki: "Allahü Teâlâ, o takva sahihlerini sever." (Âl-i İmrân sûresi: 76) Peygamber efendimiz; "Yâ Rabbî! Bana ilim, hilm, takva ve afiyet ihsan eyle." duasını çok söylerdi. Ebû Saîd Muhammed Hâdimî Berîka'sında bu ha­dîs-i şerîfi açıklarken, duada geçen ilimden maksat faydalı ilim, yâni îmân, ibâdet, amel ve ahlâk bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Afiyetten murâd, dînin ve îtikâdın, bozuk inançlar­dan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerin­den, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır demektedir.
       
      İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Dünyâda felâketlerden, âhirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey lâzım­dır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak!
       
      Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak yâni verâ ve takvadır." demiştir. Bundan sonra da şu açıklamayı yapmıştır: "Verâ ve takvayı tam yapabilmek için, mubahları lâzım olduğu kadar kullanmalı, zaruret mikdârını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazifelerini yapabilmek için kullanmaya niyet etmelidir. Bir insan, mubah, yâni dînin izin verdiği şeylerden, her istediğini yapar, mubahları aşın derecede işlerse, şüphe­li şeyleri yapmaya başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakın­dır. İnsan, bir gün harama düşebilir."
       
      Allahü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de Ra'd sûresi 30. âyetinde meâlen şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allahü Te­âlâ'nın zikri ile itminana, rahata kavuşur." Bekara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise meâlen şöyle buyrulmuştur: "(Kul­larım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak suretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsan ve tövbe ka­pılarını açmak suretiyle) anarım." Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerifte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olan­lar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."
       
      İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allahü Teâlâ'yı zikr etmek lâ­zımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içer­ken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allahü Teâlâ'yı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gi­receklerdir." demektedir.
       
      Pekçok insanın, Allahü Teâlâ'nın yoluna girmesine vesile olan, İslâmiyet'e pek büyük hizmetler yapmış olan büyük âlim ve velîlerin eserleri bugün de insanlığın yolunu aydınlatmaya de­vam etmektedir.
       
      Bu eserlerden biri olan Tenbîhu'l-Gâfilîn kitabı da insanları doğru yola erdirip, gafletten kurtulmak için muazzam bir eserdir. Bu eser, Vaaz eden, halkı Rusûlullah (s.a.v.) efendimizin yoluna davet eden maddi ve manevi cihad ehli kimselere faydalı olması için yazılmıştır. Yani insanları irşad ile mükellef olan kimselere rehberdir. Ayrıca gafletten kurtulmak isteyenler için de muazzam bir sohbet ve nasihat kitabı dır.  ( Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler kitap , Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Sohbet kitabı ,  tercümesi , Tenbihul Gafililin bostanül arifin ipek yayınları, ömer faruk yılmaz )
       
        
       
        Ebulleys Semerkandi Hazretleri ( Vefatı H.373/M.983 )
       
       
      Ebü'l-Leys-i Semerkandî hazretleri İslâm âlimlerinin bü-yüklerindendir. İsmi, Nasr bin Muhammed bin Ahmed bin Mu-hammed'dir. Künyesi Ebü'l-Leys olup, Semerkandî nisbesiyle şöhret bulmuştur. İmâmü'l-Hüdâ ve Fakîh lakaplanyla da anılır. Kendisi Hanefî mezhebine mensuptur. Doğum târihi kesin ola­rak bilinmemektedir. 983 (H.373) senesinde vefat etti.
       
      Semerkand'da doğan Ebü'l-Leys-i Semerkandî hazretleri, küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Zamanının âlimlerinden din ve fen ilimlerini tahsil etti. İlim tahsil silsilesi İmâm-ı Ebû Yû­suf'a ulaşan Ebû Cafer Hinduvânî'den ilim öğrendi. Hanefî fık­hında yüksek dereceye ulaşıp, Fakîh lakabını aldı. Tefsir, hadis, kelâm, tasavvuf ve ahlâk ilimlerinde de geniş ilim sahibi olup, İmâmü'l-Hüdâ lakabı verildi. Hanefî mezhebinin en büyük âlim­lerinden olup, çeşitli ilimlere dâir pek çok kıymetli eser yazdı. Bağdat'ta Ebü'l-Leys-i Semerkandî Camii vardır.
       
       
           ESERLERİ
       
      Haram ve şüphelilerden sakınmakta ve dünyâya kıymet ver­memekte çok yüksek derece sahibi olan Ebü'l-Leys-i Semerkan­dî, birçok talebe yetiştirip, kıymetli eserler yazdı. Yazdığı eserle­rin en meşhurları vaaz ve nasihat kitapları hususiyetinde olan Tenbihul Gafilin ve Bostanül Arifin'dir. Tamâmı İslâm ahlâkını anlatan bu kitaplar, âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şeriflerle bera­ber, nasihat ve hikmetli sözler ihtiva ederler. Birçok tercümeleri yapılmıştır. Kahire'de yediden fazla baskı yapmış (H. 1302-1325), İstanbul'da ise 1342 (1926) senesine kadar hem Arapça, hem de Osmanlıca olarak bir çok baskılar yapmıştır. Hazırladığı­mız bu kitap ise 1325 senesinde basılan Osmanlıca metnin sade­leştirilmişidir.
        
      Ebü'l-Leys-i Semerkandî hazretlerinin diğer eserleri ise şun­lardır:
       
      1) Tefsîr-ül-Kur'ân: Dört cilt hâlinde yazılan bu tefsir kitabı­nın pekçok yazma nüshası vardır. Ayrıca 1892 (H.1310) yılında Kahire'de basılmıştır.
      2) Hizânet-ül-Fıkh: Hanefî mezhebinin fı­kıh hükümlerine yer verir.
      3) Uyûn-ül-Mesâil fil-Fürû': Fıkıh il­mine dâir bir kitaptır. Bu eserin şerhleri mevcuttur.
      4) Esrâr-ül-Vahy: Mîrâcla ilgili bir eserdir.
      5) Kurret-ül-Uyûn ve Müferrihü-Kalb-il-Mahzûn: Büyük günahlardan bahs eder.
      6) Şerh-i Fıkh-ul-Ekber:İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe'nin Fıkh'ul-Ekber adlı ese­rinin şerhidir.
      7) Tuhfet-ül-Enâm fî Menâkıb-il-Eimmet-il-Er-be'a el-A'lâm: Ehl-i sünnetin dört mezheb imamının hayâtı bu eserde anlatılmıştır.
      8) Dekâik-ul-Ahbâr fî Zikr-il-Cennet'i ven-Nâr: Cennet nimetlerini ve Cehennem azabını anlatan bir eserdir.
      9) El-Fetâvâ,
      10) Muhtelif-ür-Rivâye,
      11) En-Nevâzil fil-Fürû',
      12) El-Mukaddime fi's-Salât,
      13) Beyânu Akîdet-il-Usûl: Temel îmân bilgilerini anlatır.
       
      Bunlardan başka; Te'sîs-ül-Fıkh, Şer-hu'l-İslâm, El-Meârif fî Şerh-is-Sehâif, Te'sîs-ün-Nazar, Risâlet-ün-Meârife vel-îmân, Risale fil-Hikem, Kût'un-Nefs fî Ma'rifet-il-Erkân-il-Hams, El-Letâif-ül-Müstehrece min Sahîh-il-Buhârî, Risale fil-Fıkh Ebü'l-Leys-i Semerkandî'nin (rahmetullahi aleyh) çeşitli ilimlere dâir yazdığı eserlerdir.
       
       
      Güzel ahlâk sahibi olup, İslâm dîninin yüceliğini ve ebedî saadete ermenin yollarını, hayâtı boyunca insanlara anlatmaya çalışan Ebü'l-Leys-i Semerkandî buyurdu ki:
       
      "Kabir azabından kurtulmak isteyen şu dört şeye sarılmalı ve şu dört şeyden de ka­çınmalıdır. Sarılması gereken dört şey şunlardır:
      1) Namazları doğru kılmalı,
      2) Zekâtı vermeli,
      3) Kur'ân-ı kerîm okumalı,
      4) Allahü teâlâyı unutmayıp, çok anmalı ve zikretmelidir.
       
      Kaçınılması îcâb eden dört şey şunlardır:
       
      1) Yalan söylememeli,
       2) Hiyânet etmemeli,
      3) Koğuculuk (söz taşıma) yapma­malı,
      4) Üzerine idrar sıçratmamalıdır. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: ' 'İdrardan sakınınız. Zîrâ kabir aza­bının çoğu ondandır."
       
      Fıkıh âlimi Ebü'l-Leys Semerkandî buyurdu ki: "Alimle be­raber oturup, onun anlattıklarından bir şey hatırında tutamayan kimse için böyle olmasına rağmen yedi fayda vardır:
       
      1. İlim öğ­renenlerin faziletine kavuşur.
       2. Âlimin meclisinde bulunduğu müddetçe günahlardan korunmuş olur.
       3. Evinden ilim öğren­mek için çıktığı zaman üzerine rahmet iner.
      4- İlim meclisine oturduğunda meclise inen rahmetten o da nasibini alır.
      5. Orada anlatılanları dinledikçe, kendisine sevap yazılır.
      6. Dersi dinler de anlayamadığı zaman üzülür, gamlanır, kalbi kırık olur. Bu hâ­li Allahü teâlânın hadîs-i kutside; "Ben, benim için kalbi kırık olanların yanındayım." buyurduklarından olmasına vesîle olur.
      7. Âlimin üstün, fâsıkın, günâh işleyenlerin aşağı tutulduğunu görüp kalbini fıskdan, günâh ve kötü şeylerden çevirir. Bunun içindir ki, Resûlullah efendimiz sâlihlerle, iyi kimselerle beraber olmayı emretmiştir."
       
       
      Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler kitabı ndan bir bölüm

       
      Gösterişi (Riyayı) terk edip ihlâsa sarılmak hakkında
       
       
      Ebû'l-Leys Semerkandî hazretleri buyuruyor ki: Muhammed b. Fazl b. Ahmed, Muhammed b. Cafer Kerabisî, İbrahim b. Yu­suf, İsmail b. Cafer, Muttalib'in azatlı kölesi Amr, Asım, Mu­hammed b. Lebid'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
       
      " Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir."
       
      Eshâb-ı Kiram sordu:
      " Ey Allah'ın Resulü, küçük şirk nedir?" Resûlullah:
       
      " Riyadır," buyurup bu konuda şöyle devam etti:
      —"Allahü Teâlâ, kulların amellerinin karşılıklarını vereceği gün, riyakârlara şöyle buyuracak:
       
      " Haydi şimdi dünyada kendilerine gösteriş yaptıklarınıza gidin. Gidin de bakın bakalım onlarda hayır namına bir şey bu­labilecek misiniz?".
       
      Fakih buyuruyor ki:
       
      "Riyakârlara böyle denilmesinin sebebi, onların amellerinin gösteriş, hile ve aldatmaca olmasıdır. Bu sebeple âhirette böyle karşılık bulacaklardır".
       
      Nitekim, Allahü Teâlâ bu hususu şu âyet-i kerîme ile beyan buyuruyor:
       
      "Şüphesiz münafıklar, akıllarınca Allahü Teâlâ'yı kandır­mak isterler. Halbuki O, onların kendi oyunlarını başlarına geçi­rendir."
       
      Evet, Hazreti Allah'ın onların amellerine vereceği karşılık bu şekilde olacaktır.
       
      Allah, yaptıkları hileyi boşa çıkanp onlara buyuracak ki: "Kendileri için gayret ettiğiniz kimselere gidiniz. Zira be­nim katımda size sevap yoktur. Yani kime gösteriş yaptıysanız karşılığını da onlardan isteyiniz..." 'Niçin böyle olacaktır?
       
      Çünkü onların yaptıklar ameller, ihlaslı değildi. Hazreti Al­lah için yapılmamıştı.
       
      Oysa, bir amelin sevap getirmesi için, Hazreti Allah için ve ihlaslı olarak yapılması gerekiyordu.
       
      Bir başkası için yapılan ibâdetin içine ortaklık girer. Bu ise şirktir. Oysa, Hazreti Allah (c.c.) sadece kendisi için yapılan ibâ­detleri kabul etmektedir.
       
      Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından rivayet edilen bir hadîs-i kudsî de şöyledir:
       
      "Ben şirkten müstağnîyim (uzağım.) Ben, benden başkası için yapılan işlerden uzağım. Kim ki işlediği bir amele benden başkasını ortak ederse, ben o amelin dışındayım."
       
      Bu hadis-i kudsîde anlatılmak istenen hususu şu şekilde de ifade edebiliriz:
       
      "Ben, benden başkasının ortaklığı bulunan ameli istemem. Kim zatımdan başkası için bir iş tutarsa, Ben o işten uzağım. Bir ibâdete benden başkası ile ortak edilirsem, o amel benim için ya­pılmamış olacağından ben o işten uzağım".
       
      Denildi ki:
      Bu kudsî hadis, "O işten de o işi yapandan da uzağım" mâ­nâsına gelir. O kişinin ameliyle de kendisiyle de ilgilenmem, de­mektir.
       
      Şu husus çok açıktır ki, Allahü Teâlâ, kendi zatı için olma­yan, karışık olan, saf, halis ve temiz olmayan hiçbir ameli/ibâde­ti kabul buyurmaz. Dolayısıyla, o amel sahibinin, ameli karşılığında âhirette hiç bir alacağı yoktur.
       
      Başka bir âyet-i kerime bu hususu şöyle ifade eder:
       
      " Kim (sadece) şu çabucak geçen dünyayı isterse, ona ya­ni o dilediğimiz kimseye ondan istediğimiz kadar hemen veri­riz." (İsrâ sûresi, âyet: 18)
       
      Yani,
      " Bir kimse, yaptığı ameline karşılık, sadece dünyalık is­ter de âhiret sevabını beklemezse, istediği dünyalığı dünyada iken o tip insanlardan istediğimize, dilediğimiz kadar veririz".
       
      Fakat, anlaşılacağı gibi bu verilecek şeyler dahi yine kulun isteğiyle değil, sadece Hazreti Allah'ın dileğiyle verilir demektir.
       
      Âyetin manasını, şöyle tefsir edenler de vardır:
       
      " Kendi irademizle bir parça dünyalık vermek istediğimize biz veririz; onun isteği ile değil."
       
      Âyetin devamı, " Sonra da onu cehenneme sokarız" şeklin­dedir.
      Ayetin başı ile devamı birleştirilince mana şöyle olmaktadır:
       
      —Ahirette cehennemi onun için gerekli kılarız." Ayetin devamında buyruluyor ki:
       
      " Ona (cehenneme) mezmum olarak yani hem kendi ken­dini suçlayarak hem de başkalarının kötülemesini işiterek girer."
       
      Âyetin sonundaki "Medhûr" kelimesiyle, böyle insanların cehenneme "Kovulmuş, Hazreti Allah'ın rahmetinden uzaklaştı­rılmış olarak" girecekleri beyan buyrulmaktadır.
       
      Bir sonraki âyet-i kerimede ise şöyle buyruluyor:
       
      "Bir kimse, mü'min olarak âhireti ister ve onun için çalışır­sa..." (İsrâ sûresi, âyet: 19)
       
      Böyle hareket eden kimse, "Allah rızâsı için, âhiret amelle­rinden bir ameli halis niyetle yaptığına göre, mü'mindir" demek olur. Çünkü o kimse amelle îmanı birleştirmiştir. Böyle yapma­mış olsaydı, zaten imansız ve gayesiz ibâdet etmiş olurdu ki, o şekilde yapılan amel makbul olmaz.
       
       
      İşte onlar, yani iyi amelde bulunup âhiret sevabını talep edenler; dünyada gösteriş için iş yapmazlar. Bunların çalışması kabule şayandır. Karşılık verilmeye müstehaktır. Çünkü amelle­ri makbuldür.
       
      Sonraki âyette şöyle buyruldu:
       
      "Her birine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de Rabbinin ihsanından ayırt etmeksizin veririz. Çünkü rabbinin ih­sanı hiç kimseden kısıtlanmış değildir." (İsrâ sûresi, âyet:20)
       
      Hazreti Allah'ın rızık ve ihsanı, ne kâfirden ne mü'minden, ne iyiden, ne kötüden kesilir.
      Hazreti Allah, bu âyetlerle bize açıkça bildiriyor ki, bir kim­se Allah'tan başkası için amel ederse, onun için âhirette sevap yoktur, o kimsenin yeri de cehennemdir.
       
      İhlasla ve Allah'ın rızâsı için amel edenlerin ibâdetleri için ise kabul olmak vardır ki, bu en büyük bahtiyarlıktır.
       
      Bir kimse, yaptığı amelle Yüce Allah'ın rızâsı dışında bir şey dilerse, onun amelinin karşılığı, yorgunluk ve sıkıntı çekmekten başka bir şey değildir.
       
      Nitekim, Muhammed b. Fazl, Muhammed b. Cafer, İbrahim b. Yusuf rivayeti ile, İsmail'in Amr'dan onun da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur:
       
      "Nice oruçlu vardır ki, orucundan yanına kâr kalan sadece açlık ve susuzluktur. Nice ibâdet eden vardır ki, onun da bu ibâ­detten kân sadece uykusuzluk ve zahmettir".
       
      Demek ki, tutulan oruçlar ve kılman namazlarla sırf Hazreti Allah'ın nzası beklenmez ve bu ibâdetler dünyalık için yapılır­sa, ona verilecek hiçbir sevap yoktur. Bu ibâdetleri yapanlann kazançlan sadece çektikleri yorgunluktur.
       
      Hazreti Allah için değil de gösteriş ile yapılan ibâdetler hak­kında, bazı hikmet sahibi zatlann verdiği şu misâl ne kadar ye­rindedir:
       
      İbâdetini görülsün ve duyulsun diye yapan kimse, pazara çıkıp kesesine çakıl taşlan dolduran bir adama benzer. Halk bilme­diği için onun hakkında:
       
      "Şu adama bakın; nasıl da kesesini doldurmuş!" der.
       
      Halbuki o kesenin içinde sadece taş vardır.
       
      O kimseye, halkın konuşmasından başka bir fayda olmaz.
       
      O kimse, taş dolu kesesiyle gidip bir şey almak istese onlar­la hiçbir şey alabilir mi!
      İşte riyakârın, görsünler ve işitsinler diye iş yapanların hali budur. Halkın sözünden ve iltifatından başka, hiçbir menfaati ol­maz. Ahirette ise, yaptığının faydalı bir karşılığını bulamayaca­ğı gibi, ibâdetsiz kalacaktır.
       
      Bu mânâyı ifade eden şu âyet-i kerime ne kadar mühimdir:
       
      — " Onlann yaptıkları işlerden herbirini ele alınz, onu saçıl­mış zeneler haline getiririz (değersiz kılarız)." (Furkan sûresi, âyet: 23)
       
      Artık, onlann Hazreti Allah'ın nzâsı için yapmadıkları işle­rin sevabını iptal edilmiş, güneş ışığında görünen dağınık zene­ler haline gelmiş olacaktır.
       
      Mücâhid'den naklen, Süfyânı Sevrî'ye isnad ederek Vekî an­latıyor:
       
      "Resûlullah (s.a.v.) efendimize biri geldi ve şöyle dedi: Yâ Resûlallah! Ben sadaka veriyorum. Bununla Hazreti. Allah'ın rızâsını talep ediyorum. Ayrıca, hakkımda, "Hayırlı insan!" denilmesini de istiyorum.
       
      Bunun üzerine şu âyet nazil oldu:
       
      "Kim Rabbine kavuşup - iyilik bulmayı - ümit ediyorsa sâ-lih amel işlesin. Rabbine, yaptığı ibâdette de hiçbir kimseyi or­tak koşmasın." (Kehf sûresi, âyet: 110)
      Hikmet sahiplerinden bir zat der ki:
       
      Yedi şey olmadan, yedi işin hiçbir faydası yoktur:
       
      Hiç çekinme duygusu olmayan korku.
      Ben Hazreti Allah'ın azabından korkarım dediği halde günah işlemekten çekinmeyene, o sözünün hiçbir yaran olmaz.
       
      Talepsiz reca.
      Gereğini yerine getirmeden bir şeyi ümit etmek. Ben Hazre­ti Allah'tan sevap umuyorum dediği halde yararlı hiçbir işe koyulmayana o söz hiçbir fayda sağlamaz.
       
      Kasıtsız niyet.
      Bir kimse, kalbinden hayırlı işlere ve ibâdet etmeye niyet eder, ancak hiçbir şekilde kendini o yöne zorlamaz. . Onun bu çeşit niyeti hiçbir işe yaramaz.
       
      Gayretsiz dua.
      Kişi, Hazreti Allah'a dua edip yalvanr, kendisini hayırlı işle­re muvaffak kılmasını diler; ancak o yolda, hiçbir çabası görül­mez. Bu şahsın o duasında hiçbir fayda yoktur.
      Böyle bir kimsenin, muvaffak olabilmesi için o yolda çaba sarfetmesi gerekir.
       
      Nitekim bu husus, âyet-i kerimede beyan buyrulmaktadır:
       
      "Uğrumuzda çaba harcayanlara hidâyet yollarımızı açarız. El­bette Hazreti Allah iyilerle beraberdir."(Ankebût sûresi, âyet: 69)
       
      Nitekim Allah'a tâat uğrunda çaba harcayanlara o yolda mutlaka nice başarılar ihsan edilmiştir.
       
      Pişmanlık duymadan yapılan tevbe.
      Meselâ kişi, "Ben, Hazreti Allah'tan bağışlanmamı istiyo­rum" der de yapmış olduğu günahlara pişmanlık duymazsa, böy­le kimseler için istiğfarın hiçbir faydası yoktur.
      Tevbenin kabulü için birinci şart, pişmanlık duymaktır.
       
      Amellerini açık yapmak, gizlememek.
      Yani sadece görünürde âbit ve zâhid olmak; gizlide ise ter­si...
      Kişi, görünürde, işlerini düzeltme yoluna gider, yararlı amel­ler yapmaya bakar; fakat gerçekte riyasız hiçbir işi yoktur. Bu kimsenin amellerinin de kendisene hiçbir yararı olmaz.
       
       
      Çok ama ihlâssız amel.
       
      Tâat ve ibâdet işinde, çok çaba harcar. Fakat yaptığı ameli Allah rızâsı için yapmaz. Bu kimseye bu ihlâssız amelleri hiçbir fayda sağlamaz. Böyle ihlâssız ameller, kişinin nefsini aldatmak­tan başka bir işe yaramayacaktır.
       
      Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)'tan rivayet ediyor:
       
      "Dünyayı sağmak için, birtakım kimseler çıkar. Tıpkı koyun sağar gibi sağarlar."
      Bir başka rivayette, "sağmak" tâbiri, "çekerler" şeklinde ri­vayet edilir. Bu durumda mânâ şöyle olur:
       
      —"Dini âlet ederek, dünyayı yerler..." , Bir başka rivayette şöyledir:
       
      "Dünyayı tutar alırlar, süt kuzusu postuna bürünürler. Dille­ri şekerden tatlıdır. Halbuki kalpleri kurtlarınkine benzer. Allahü Teâlâ bunlar için şöyle buyurur: "Beni mi aldatmaya çalışıyorsu­nuz? Yoksa, bana karşı bir çeşit cür'et gösterisi mi yapmak isti­yorsunuz? Şu kimse gibi ki, gözü hiç bir şey görmeden,fikre dal­madan kendisini kahraman sanır.
       
      Vekî, Süfyân, Habib Ebû Salih yolu ile rivayet edilen bir ha­dîs-i şerif şöyledir:
      Biri geldi. Resûlullah (s.a.v)'a şöyle sordu:
       
      —Yâ Resûlallah! Bir amel işliyorum; gizli tutuyorum. Ama anlaşılıyor. Bu durumda endişeye düşüyorum, acaba sevabım var mı, yok mu? Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
       
      "Senin için, hem gizlilik hem açıklık sevabı vardır." Fakih der ki:
       
      "Bu hadisin bir başka mânâsı şudur: Onun ameli başkaları tarafından görülür ve onlar tarafından da yapılır. Dolayısiyle kendisine iki kat ecir verilir. Biri amel ettiği için, diğeri de ken­disine uyulduğu içindir.
       
      Nitekim bu mânâdaki bir başka hadîs-i şerif şöyledir: "Bir kimse, iyi bir âdet icat ederse, sevap kazanır; onunla amel edenlerden dolayı da ayrıca sevap kazanır. Tâ, Kıyâmet'e kadar.
       
      Bir kimse de kötü bir âdet icat ederse günahkâr olacağı gibi, o âdeti işleyenler bulunduğu müddetçe, ayrıca günah kazanır. Tâ, Kıyâmet'e kadar."
      Bir evvelki hadîste ifade edilen, yaptığı faydalı iş başkaları tarafından görüldüğü için endişeye düşen kimsenin sözündeki mânâ, kendisine uyulma korkusu değildir. O, görülmesinden do­layı sadece sevabının erimesinden korkmaktadır.
       
      Abdullah b. Mübarek, Ebûbekir b. Meryem, Damire, Ebû Habib yolu ile gelen bir hadîs-i şerif şöyledir:
       
      "Allah'ın kullarından birine ait bir işi melekler överek alıp çıkarlar.
      Böylece o ameli, yüce Allah'ın kendi saltanat âleminde dile­diği yere kadar hoşça götürürler.
       
      Orada, Allahü Teâlâ onlara şöyle buyurur:
       
      — Siz kulumun amellerini koruma meleklerisiniz. Ben ise onun amelinin özüne, aslına bakarım. O kulum, bu amelinde ih­laslı değildir. Onu cehennemlik yazın.
       
      Bundan sonra, bir başka kulun amelini alıp götürürler. Bunu da azımsar, küçük ve düşük görürler. Bu ameli de, yüce Allah'ın kendi sultanlığı dahilinde dilediği yere kadar götürürler. Allahü Teâlâ onlara da şöyle buyurur:
       
      "Siz kulumun ameline bakmakla vazifeli meleklersiniz. Ben ise o amelin özünü, aslına bakarım. Bu kulum, amelinde ihlâslıdır. Onu, üstün vasıflı zümreye dahil ediniz."
       
      Bu hadîs-i şerif delâlet buyuruyor ki:
      Allah için yapıyan az amel, Allah için yapılınca, Allah için yapılmayan çok amelden hayırlıdır.
       
      Zira bir iş Allah için yapılınca, az da olsa, Allah onu fazlı ile çoğaltır.
       
      Nitekim bu mânâ şu âyet-i kerime ile sabittir:
       
      "Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez. ( Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyi­lik yaparsa, kat kat artırır, kendinden de ayrıca büyük mükâfat verir." (Nisa sûresi, âyet: 40)
       
      Çok amele gelince, eğer o amel Allah için yapılmayan bir iş ise, yapana sevap getirmez. Onu yapanın yeri de cehennem olur.
       
      Fakih anlatıyor:
      "Ukbe b. Müslim ve Semir Asbâhî'ye istinaden anlatılan bir hadis var ki; bunu fıkıh âlimlerinden bir cemaat bana anlattı:
       
      Semir Asbâhî, Medine'ye gitmiş. Orada, insanların bir zatın etrafında toplandıklarını görmüş.
       
      Sonrasını ondan dinleyelim:
       
      Sordum:
      Bu zat kimdir?
      Dediler ki:
      Bu zat, Ebû Hüreyre'dir.
       
      Yanına yaklaştım. Halkla konuşuyordu. Konuşma bitti; halk da dağılıp gitti.
      Bu fırsattan faydalanmak istedim ve ona dedim ki:
       
      Allah senin hayırlarını artırsın. Bana Resûlüllah (s.a.v.)'tan duyduğun bir hadîsi anlat. Ama onu bizzat sana söy­lemiş olmalı. Ayrıca, ondaki mânâyı da sana öğretmiş olmalı.
       
      Bunun üzerine bana şöyle dedi:
       
      Otur, Resûlüllah (s.a.v.)'m bana söylemiş olduğu bir hadisi sana anlatayım.
       
      Orada yalnız ikimizdik. Başka kimse yoktu.
       
      Ebû Hüreyre titredi; ürperdi, baygın düştü. O vaziyette bir müddet kaldı; sonra ayıldı.
       
      Elini yüzüne sürdü. Kendine gelince şöyle dedi:
       
      Evet, Resûlüllah (s.a.v.)'ın bana söylediği bir hadîs-i şeri­fi sana anlatacağım.
       
      Böyle dedikten sonra, yine titredi; ürperdi ve dalıp gitti. Bu dalgınlığı biraz uzun sürdü. Tekrar ayıldıktan sonra yüzünü sildi
       
      ve şöyle dedi:
       
      Resûlullah bana şöyle buyurdu:
       
      "Allahü Teâlâ ve hazretleri, kıyamet günü yarattıkları arasın­da hüküm verecektir. O mahkemeye her ümmet toplu olarak ge­lecekti.
       
      O mahkemeye ilk davet edilenler şunlardır: Hafızlar, zengin­ler ve Allah yolunda öldürülenler yanie şehitler. Allahü Teâlâ hafıza şöyle sorar:
       
      Peygamberime gönderdiğim sana öğretilmedi mi? O,
      Evet, yâ Rabbi, öğretildi; deyince, Allah şöyle buyurur:
       
      O halde öğrendiğinle ne gibi ameller işledin? Hafız şu ce­vabı verir:
      Gece gündüz onu okudum.
       
      Bunun üzerine Allahü Teâlâ şöyle buyurur:
      Yalan söylüyorsun!
       
      Melekler de şöyle derler:
      Yalan söylüyorsun! Sen, güzel Kur'ân okuyor denilmesini is­tedin. Nitekim öyle de denildi.
       
      Bundan sonra, mal sahibine sorulur:
      Sana verdiğim malla ne gibi amel işledin? .
       
      Zengin der ki,
      Verdiğim maldan başkalarına sadaka verdim.
       
      Buna da Allahü Teâlâ:
       
      Yalan söylüyorsun, buyurur.
       
      Sonra melekler de:
       
      Yalan söylüyorsun. Sen, eli açık cömert, denilmesi için yaptın o işleri. Nitekim öyle de denildi.
       
      Bundan sonra Allah yolunda öldürülen getirilir ve ona soru­lur:
       
      Sen niçin öldürüldün? O da der ki:
       
      Yâ rabbi, senin yolunda doğuştum ve öldürüldüm. Allahü Teâlâ buyurur ki: Yalan söylüyorsun.
       
      Melekler de şöyle derler:
      Yalan söylüyorsun. Sen kendine kahraman denilmesi için doğuştun. Nitekim öyle de denildi..." Ebû Hüreyre (r.a.) buyuruyor ki:
       
      Bundan sonra, Resûlüllah (s.a.v.) elini dizime vurdu ve şöyle buyurdu:
      "Yâ Ebâ Hüreyre! Anlatılan bu zümre kıyamet günü Allah'ın cehenneme ilk atacağı kimselerdir." Ebû Hüreyre (r.a.) devam ediyor:
       
      Bu hadîs-i şerif Muâviye'ye (r.a.) anlatıldığı zaman çok ağladı ve şöyle dedi:
      Allah doğru buyurur. Keza Resulü de doğru buyurur.
       
      Daha sonra, şu âyet-i kerimeyi okudu:
       
      "Her kim (sadece) dünya hayâtını, debdebesini (ihtişamını ve süsünü isterse, bu uğurda çaba harcarsa) onun karşılığını bu­rada veririz. Onlar bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta ol­dukları şeyler (zaten) bâtıldır." (Hûd sûresi, âyet: 15-16)
       
      Abdullah b. Hanif Antakî şöyle der:
       
      Öbür âlemde, amelinin sevabını isteyen bir kula Allahü Teâlâ şöyle buyurur:
       
      "Sana amelinin sevabını dünyada iken vermedik mi?... Me­selâ: Meclislerde sana itibar edilip yer verilmedi mi? Dünyalık işinde seni önder yapmadık mı?... Alış verişinde sana genişlik vermedik mi?... Bunlara benzeyen şunu şunu vermedik mi?
       
      Hikmet sahiplerinden birine soruldu:
       
      Muhlis kimdir?
      Tıpkı, kötülüklerini gizlediği gibi, iyiliklerini de gizleyen kimsedir.
       
      Bir başka zata soruldu:

      İhlâsta gaye nedir?
       
      Halkın kendisini övmesini sevmemektir. Zünnûn Mısrî'ye sordular:
      İnsan, Allah'ın saf kullarından olduğunu nasıl anlar? Şöyle dedi:
       
      Şu dört şeyle:
       
      Rahatı terkederek,
      Az da olsa, imkânı ölçüsünde sadaka vermekle,
      Maddî varlığının eksilmesi durumunda, üzüntü duyma­makla,
      Övülmek de kötülenmek de kendisi için farksız olmakla.
       
      ***
       
       
      Adiyy b. Hâtem Taî, Resûlüllah'tan naklen şöyle anlatıyor:
       
      "Kıyamet günü, insanlardan bir kısmı için emir verilip, cen­nete yaklaştırılırlar.
      Hatta öyle ki, cennetin kokusunu almaya başlarlar, köşkleri­ni ve cennet ehli için Allah'ın hazırladığı şeyleri görürler.
       
      Ardından şu nida gelir:
       
      —Onları geri çevirin! Onların cennette nasipleri yoktur. Oradan dönerken, öyle bir hasret ve pişmanlıkla dönerler ki, onlardan öncekiler de sonrakiler öyle bir hasret ve nedamet duy-mamıştur.
      Üzüntülerinin fazlalığından, şöyle derler:
       
      Yâ Rabbi! Keşke evliya kullarına hazırladığın şeyleri göstermeden önce bizi cehenneme atsaydın!
       
      Bunun üzerine Allahü Teâlâ şöyle buyurur:
       
      Böyle olmasını ben istedim. Ama, sebebi var... Siz, yal­nız kalınca, büyük günahları işleyerek bana baş kaldırdınız. Halk arasına çıkınca da engin gönüllü ve mütevazı göründünüz. İnsan­lardan korktunuz ama, benden korkmadınız. Onlar gözünüzde büyüdü; ama ben büyümedim. Halk için bıraktığınızı benim için bırakmadınız.
       

        
       
      İpek Yayınları Tenbihul Gafilin Bostanül Arifin Nasihatler ve Sohbetler kitabını incele diniz.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786059084178
      Markaİpek Yayın Dağıtım
      Stok DurumuVar
      9786059084178

      İlginizi Çekebilecek Diğer Ürünler

       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.