• Tüm Kategoriler
    • Anlaşmalı kargo firmamız MNG kargo dur. 

      Virüs Salgını nedeniyle, özellikle TESLİMATTA KAPIDA ÖDEME Şekliyle yapılan alımlarda ufak tefek teslimat sorunları yaşasak ta, genel itibariyle STOKLU çalıştığımız için GÖNDERİMLERİMİZ devam etmektedir. Havale veya kredi kartı ile alımlarda sorun daha az yaşanmaktadır.

      AYRICA PEŞİN FİYATINA VADE FARKSIZ 3 TAKSİT LE ALIŞVERİŞ BAŞLAMIŞTIR. 



       

      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can

      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can
      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can
      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can
      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can
      Mesnevi Tercümesi, Şefik Can
      Görsel 1
      Görsel 2
      Görsel 3
      Görsel 4
      Görsel 5
      Fiyat:
      230,00 TL
      İndirimli Fiyat (%35,2) :
      149,00 TL
      Kazancınız 81,00 TL
      3.5 13
      149.00 www.goncakitap.com.tr
      37,25 TL'den başlayan taksit seçenekleri için tıklayın.
      Aynı Gün Kargo

      Kitap               Mesnevi Tercümesi
      Yazar              Mevlana (ra)
      Tercüme         Şefik Can
      Yayınevi          Ötüken Neşriyat
      Kağıt   Cilt       1.Hamur  - 6 Lüks cilt, Özel Kutulu
      Sayfa   Ebat    1.908 sayfa - 14.5x22 cm 
      Yayın Yılı         2019 Yeni Baskı

       
       
      Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan, Şefik Can ın tercüme ettiği, Mevlana ‘nı (ra) yazdığı Mesnevi Tercümesi adlı kitabı incelemektesiniz.
      6 cilt Mesnevi Tercümesi Kitabı hakkında yorumları oku yup kitabın konusu, özeti, fiyatı, satış şartları hakkında bilgiyi geniş bir şekilde edinebilirsiniz.
       
      Yaratan Rabbinin adıyla oku . O, insanı " alak " dan yarattı.  Oku, Senin Rabbin en cömert olandır. Alak 1-2

        
               Tercüme Edenin Önsözü
       
      Yedi yüz yıldan beri, bütün dünyada, ölmez eserler arasında yer alan ve çeşitli dillere tercüme edilen Mesnevî-i Şerif'in bilin­diği gibi Türkçe'ye de yapılmış manzum ve mensur bir çok ter­cümeleri vardır. Fakat bu tercümelerden rahatça yararlanmak kolay olmamaktadır. Çünkü hikâyeler, bir kaç sahifede bitmemekte, hikâyeler içine başka hikâyeler de girmekte, ve böylece esas hikâye uzayıp gitmektedir. Yanlış anlaşılmasın, hâşâ ben bunu tenkid maksadı ile yazmıyorum. Bu tertipler, bu uzayıp gitmeler bir hikmete dayanmaktadır. Hz. Mevlâna fikirlerini daha iyi anlatmak için, konu ile ilgili çeşitli yerlerden hikâyeler almış, çağrışım suretiyle hatırına gelen bazı fıkraları da eklemiş ve ko­nuyu kendi mübarek görüşleri ile süslemiştir. Fakat zincirvârî uzayıp giden hikâyeler arasında okuyucu da esas hikâyeyi ve do­layısıyla konuyu kaybetmektedir.
       
      Bugünün insanının hayat şartları ile yedi asır öncesinin in­sanı arasında elbette çok fark vardır. Bu atom devri insanı maddî imkânlar elde etmiş, zenginleşmiş, adetâ makineleşmiş, kendini bir çok hususlarda rahata kavuşturmuştur. Fakat mânâ yönün­den fakir düşmüştür. Eski insanın sabrını, ilim aşkını, manevî gü­cünü kaybetmiştir. Çünkü bitmez, tükenmez ihtiyaçlarının ve sonsuz isteklerinin esiri olarak çırpınıp durmakta ve dolayısıyla hayatı kendine zehir etmektedir. Böyle bir insan okumak için faz­la bir zaman ayırmadığı gibi, uzayıp giden, birbirine karışan hi­kâyeler içinde sabrı da tükenmektedir. Aslında Mesnevi, bir hi­kâye kitabı da değildir. Mesnevi, hakîkatler kitabı, irfan kitabıdır. Hz. Mevlâna, Mesnevî'nin I. cildinin önsözünde: "Mesnevi, hakîkate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agâh olmak isteyenler için bir yoldur. Mesnevî, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. Hüzün­leri giderir. Kur'ân'ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzel­leştirir" diye buyurmaktadır. Mevlâna, eserini etkili kılmak, fikir­lerini, duygularını daha güzel açıklamak için bazı garip, müstesna hikâyeleri örnek olarak vermekte, irfan sahibi kişileri adetâ büyü­leyen güzel beyitlerini, bu hikâyeler arasına sıkıştırmaktadır. Bir­biri içine giren bu nâdir hikâyeler arasında gizlenmiş bulunan Mesnevî cevherlerini, bu ilâhî hikmetleri bulup çıkarmak için çok dikkatle uğraşmak, emek sarfetmek ve çok sabırlı olmak gerek­mektedir.
       
      Nitekim Mevlâna'yı çok seven ve altı cilt Mesnevî'yi dikkatle okuyarak, seçtiği beyitleri manzum olarak ingilizce'ye çeviren, Mesnevî-i Manevî of Mevlâna Celâleddin Muhammed Rûmî adı altında bir kitap neşreden, İngiliz müsteşriki Whinfield, eserinin önsözünde: "Mesnevî'yi baştan başa tercüme etmek tahayyül edilemez derecede sıkıcı olabilir. Çünkü Mevlâna, hikâyeleri an­latırken dâima mevzu dışına çıkıyor ve esas hikâyeyi bitirinceye kadar, araya başka hikâyeler katarak onlardan ahlâkî neticeler çıkarıyor." diye yazmaktadır. Bu yüzden Mesnevî'yi, baştan başa tercüme etmekten çekinen Whinfield'in, eserinin önsözünde Mesnevî hakkında yazdığı şu gerçek sözleri tercüme ederek bu­raya almaktan vazgeçemedim:
       
      "Bu kitap, gönül ehli olanlara, Allah yolunda yürüyenlere, manevî ve rûhânî hayatı yaşayanlara, susup herşeye dikkat eden nûr ehline, bedende yaşadıkları halde, ruhen nâ-mevcûd olanla­ra, yırtık pırtık elbiseler içinde padişahların tâ kendisi olanlara, fazilet ve hidâyet nurları ile dolu olanlara, ve halk arasında adsız, sansız dolaşan gerçek asilzadeler için Allah'ın bir lûtfudur. Bu ki­tap dünya nimetlerini terk edip, Allah'ı bilmeye, onunla yaşama­ya, onunla manen birlik olmaya çalışan, nefsânî arzularını öldü­rerek, manevî murakabe hayatına kendini veren kişilere hitap eder." Ne yazık ki Mesnevî Whinfield'in dediği gibi herkese hitap etmemektedir. Gönül ehli aramaktadır. Zaten Hz. Mevlâna da bir az sonra okuyacağınız Mesnevî nin önsözünde: "Temiz insanlar­dan, gerçeği sevenlerden başkalarının Mesnevî'ye dokunmala­rına müsâade yoktur." diye buyurduğu gibi Mevlâna Mesnevi'nin başına kendi mübarek eliyle yazdığı on sekiz beyit içinde neyin ağzından şunları söylemektedir:
       
      "Ney dinleyen her insan, benim neler dediğimi anlayamaz, benim feryadımı duyamaz, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, dertlerimi, acılarımı ona anlatayım."
       
      Mesnevi 'yi sevmek için de bu vasıflar gerek. Ama insan ola­rak hepimizde bu duygular vardır. Fakat hayat şartları yüzünden bu duygular körelmiştir, paslanmıştır. İşte Mevlâna, Mesnevi'si ile bu duygularımızı uyandırmakta, bize heyecan vererek, Hakk yo­luna, dine, Hz. Muhammed'in yoluna çağırmaktadır. Başka di­yarlarda yaşayan, bizden, bizim dinimizden olmayan bir İngiliz âlimin Mesnevi hakkındaki görüşlerini biraz evvel okudunuz. Biz müslüman olduğumuz halde, bir İslâm velisinin bu şaheserine nasıl sırtımızı çevirebiliriz? Nasıl olur da Mesnevi ile gereği gibi il­gilenmeyiz? İlâhî aşktan bahseden, bizim nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi haber veren, müsamahalı bir görüşle insanı, in­sanlığı sevdiren bu mübarek kitabı, dikkatle okumaya ve içimize sindirmeye bugünün insanı olarak çok muhtacız. Bu yüzdendir ki, hakkı, hakîkati sevenlerin ve Mevlâna'ya gönül verenlerin, yo­rulmadan yani şerhlere bakmak külfetine katlanmadan Mesnevi'den faydalanmalarını sağlamak için Mesnevi'nin açıklamalı bir tercümesini meydana getirmeyi düşündüm. Metin olarak Nicholson'ın bastırdığı Mesnevi'leri esas tuttum. Tercüme edilen beyitlere, onun verdiği numaraları verdim. Her ciltte bulunan binlerce beytin o cild içinde ayrı birer numarası olacağına göre, Mesnevi'yi okuyanlardan meraklı olanlar, o numaralar sayesinde istedikleri beyti kolayca bulacaklar, başka tercümelerle ve şerh­lerle mukayese edebileceklerdir. Bazı beyitleri, ruha sâdık kalına­rak, bir kaç kelime eklemek suretiyle açıklamalı olarak tercüme ettiğim gibi anlaşılması zor olan bazı beyitleri de şerhlerden ya­rarlanarak dipnot olarak genişlettim. Anlaşılır hale getirdim.
       
      Bu tercümeler yapılırken, gerek Veled Çelebi merhumun, gerekse Tâhirü'l-Mevlevî hazretlerinin, Abdülbakî Gölpınarlı mer­humun tercümelerinden, kendisini dâima saygı ile andığım de­ğerli müsteşrik Nicholson'ın İngilizce'ye çevirdiği Mesnevi 'lerden yararlandım. Birbirinin içine girmiş olan hikâyeleri, birbirinden ayırarak tercüme ettim.  Hikâyelerin  ifâde ettikleri hakikatleri Mevlâna'nın açıkladığı şekilde aynen aldım. Gereken yerlerine koydum. Hikâyeler arasında geçen güzel sözler, derin anlamlı beyitler, hakikatler, hikmetler okuyanlara bir kolaylık olsun diye, ihtiva ettikleri konulara göre, ayrı ayrı başlıklar halinde arzedilmiştir. O başlıklar dahi benim değildir. Mevlâna'nın beyitlerinden çıkarılmış başlıklardır. Metin tercümelerinde okuyacağınız satır başlarına konmuş olan ve numaralı bulunan bütün beyitler hep  'ya aittir. Açıklanması gereken hususlar, Rasûhî Ankaravî'den, Tâhirü'l-Mevlevî 'den, Bahrü'l-ulûm'dan, ve hicrî 840, milâdî 1436'da vefat eden Hüseyin bin Hasan Harizmî tarafın­dan yazılmış olan Cevâhirü'l-Esrâr adlı yazma şerhden yararla­narak sahife altlarına dipnotlar halinde yazılmıştır. Böylece bir çok kitaplarda görüldüğü gibi kitapların sonuna eklenen notları karıştırmaktan araştırmaktan oku yucu kurtarılmıştır. Tek gayem, okuyucunun yorulmadan, şerhlere bakmadan Mesnevî-i Şerîf'ten, adetâ tasavvuf ansiklopedisi sayılan bu şaheserden, bu irfan hazinesinden gereği gibi zevk alması, ruhen aydınlanması, huzura kavuşmasıdır.
       
      Gayret fakirinizden, yardım Allah'tan...
       
       Şefik Can
       1 Şubat 1996
       1318 Ramazan 12

       
               Mesnevî-i Şerif in Birinci Cildine Hz. Mevlâna'nın Yazdığı Önsöz

      Bu kitap, Mesnevi kitabı dır. Mesnevi, hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agâh olmak, akıl erdirmek isteyenler için bir yoldur. Mesnevi, din asıllarının asıllarının asıllarıdır. Allah'ın en büyük şaşmaz şerîati, hakikate giden nurlu yoludur. Mesnevi, içinde kandil bulunan kandilliğe benzer. Sabahlardan daha nurlu bir surette parlar. Hakikati arayan gönüller için bir cennettir. Mesnevi' nin pınarları var, dalları var, budakları var, bu pınarlar­dan bir tanesine "Selsebil" derler. Burası makam sahiplerince, kalpleri uyanık insanlarca en hayırlı duraktır. En güzel dinlenme yeridir. Hayırlı insanlar, iyi kimseler, orada yerler, içerler, neşele­nirler, ferahlanırlar. Mesnevi; imanlılara şifâ, imansızlara hasrettir. Nitekim, Hakk: "Kur'ân-ı Kerîm ile çoğunun yolunu azıtır, çoğu­nun yolunu doğrultur. Hidâyete eriştirir." demişlerdir. Şüphe yok ki Mesnevi, temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. Hüzünleri giderir. Kur'ân'ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir. Gönülleri temiz insanlardan, hakikati sevenlerden başkaları­nın Mesnevî'ye dokunmalarına müsâade yoktur.
       
      Mesnevi âlemlerin Rabbi'nden gönüle inmiş hakikatleri ihti­va eder. Gerçekten de Mesnevi Rabbü'l-âlemîn tarafından ilham
      olunmuş bir kitaptır.  Bâtıl, onun ne önünden gelebilir, ne de ar­dından. Allah onu korur.
       
      Allah'ın rahmetine muhtaç zayıf kul, Belhli Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu Muhammed -Allah onun Mesnevi 'sini kabul buyursun- der ki: "Şaşılacak ve nâdir söylenir hikâyeleri, hayırlı ve büyük sözleri, delâlet incilerini, zâhidler yolunu, lafzı az mânâ­sı çok olan bu manzum Mesnevi 'yi, dayandığım, güvendiğim zâ­tın, bedenimde rûh gibi hâkim bulunan kişinin dileği ile uzatmak ve etraflıca yayıp genişletmek için çalıştım, çabaladım. O zât, Hakk dininin Hüsâmı (kılıcı) Hasan oğlu Muhammed'in oğlu Hasan'dır. Allah ondan razı olsun. Aslen Urum'ludur. "Kürt ola­rak yattım, Arap olarak kalktım" diyen, kadri yüce Şeyh Ebu'l-Vefâ'nın soyundan, Allah, onun ruhunu ve soyundan gelenlerin ruhlarını kutlasın.
       
      Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Allah'ın Resulüne Allah rahmet eylesin... Selâmetler versin: Ve onun tertemiz so­yunun ve sahabesinin hepsine rahmet etsin.
       
      Amin, yâ Rabbe'l Alemîn...
        
      Ney'in ayrılıktan şikâyeti1
       
      Şu Ney'in neler söylediğini can kulağı ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet (1) etmededir.
       
      Ney kendine has bir dille, hal dili ile diyor ki: "Beni kamışlıktan kes­tiklerinden beri, feryadımdan, duygulu olan erkek de, kadın da inle­mekte, ağlamaktadır. Şu var ki beni dinleyen her insan, benim neler de­diğimi anlayamaz,
      Benim feryadımı duyamaz. Beni anlamak, beni duymak için, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dert­lerimi ona anlatayım.
      Aslından, vatanından ayrı düşmüş, oradan uzaklaşmış kişi, orada ge­çirmiş olduğu mutlu zamanı arar, o zamanı tekrar yaşamak ister, ayrıl­dığı sevgiliye tekrar kavuşmak arzu eder.
      Ben her mecliste, her toplulukta, inledim, ağladım, durdum. Ben, 5 huysuz insanlarla da, iyi insanlarla da düşüp kalktım.
      Herkes, kendi anlayışına, zannına göre, benim dostum oldu. Ama, kimse benim gönlümdeki sırları araştırmadı, öğrenemedi.

      (1) Ney, nefsânî arzulardan kurtulmuş, nefsini yok etmiş, ilâhî sevgi ile dolmuş kâmil in­sanın sembolüdür. Ney, kamışlıktan ayrı düştüğü için inlemektedir. İnsan da, ezel âle­minden, rûh âleminden dünyaya sürgün edilmiştir. Hakk'tan ayrı düştüğü için muzdariptir. Dünyada yaşadığı müddetçe, acılar, hastalıklar, belâlar içinde çırpındıkça insan, rûh alemindeki mutluluğunun özlemini duyacak, yabancı olduğu ve sürgün gibi yaşa­dığı dünyadan kurtuluş yollarını arayacaktır.
       
      Halbuki benim sırrım, feryadımdan uzak değildir. Fakat her gözde onu görecek nûr, her kulakta, onu işitecek, duyacak güç yoktur.2
       
      Ten candan, can da tenden gizli değildir. Fakat kimseye canı görmek izni verilmemiştir.
      Ney'in şu sesi, gönlü yakan bir ayrılık, bir aşk ateşidir. Kimde bu ateş yoksa, o, maddî varlığından kurtulsun, yok olsun.3
      Ney'in sesindeki tesir, yakıcılık, onun içine düşen aşk ateşindendir. Hakikat şarabında bulunan, insanı mest eden hal de, aşk coşkunluğundandır.
      Ney, sevgilisinden ayrılmış olanın arkadaşıdır, dostudur. Onun yakıcı sesi, bizim Hakk'a kavuşmamıza engel olan perdelerimizi yırtınıştır.
      Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri, ney gibi bir dostu, ney gibi bir âşığı kim görmüştür4
      Ney, kanlarla dolu bir yoldan, aşk yolundan bahsetmektedir. O, sevgi yüzünden çöllere düşen Mecnun'un aşk hikâyelerini anlatmaktadır.5
      Bize, hak yolunu gösteren gerçek aşkın mahremi, dostu, aklını yitir­miş âşıklardan başkası değildir. Konuşan dile, kulaktan gayri müşteri, tâlib yoktur.6
      Gamlı geçen günlerimiz uzadı ve sona ermesi gecikti. O günler, mut­suzluk, acılar ve ayrılık ateşleri ile arkadaş oldu da, yandı, gitti.
      Günler geçip gitti ise varsın geçsin. Gam yeme, onlara de ki: "Geçin, gidin... sizin gidişlerinizden bizim korkumuz yoktur... Ey mübarek, ey temiz dost... Sen kal, sen var ol.7
      Hakk âşıkları, muhabbet deryasının balıklarıdır. Onlar vuslat suyuna kanmazlar, bu sebeple balıktan başka herkes suya kandı, nasibi olmaya­nın da günü, uzadıkça uzadı.
      2Yâni kendi cinsinden bir rûh-ı arifi, yalnız arif olan anlar.
      3Yok olsun, bir beddua değildir. Aksine, manen yaşasın, var olsun, yokluğu arasın, ben­ likten kurtulsun, demektir.
      4Kâmil insan, iyinin de, kötünün de miyarıdır. Günahkârların kötü huylarının zehridir.
      Kötü huyları öldürür, yok eder. Kötü huyların tesiri ile manen zehirlenmiş, ölmüş bulunan iyi huyları da diriltir.
      5Aşk öyle bir alevdir ki parlayınca sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar. Mesnevi, c. V,

      6Ariflerin hakikatten bahseden sözlerine, ancak Hakk aşkıyla mest olanların kulakları
      tâlib olur. Akıldan, ancak bu aklı yitirmiş olanlar anlar.
       
      Mübarek ve tertemiz dost sözünden bazı sarihler, insan-ı kâmili, mürşidi kasdetmişlerdir. Bazıları da Cenâb-ı Hakk'ı düşünmüşlerdir.
       
      Ruhen yükselmemiş, ham kalmış kişi, yetişkin, olgun kişinin halin­
      den anlamaz. Öyle ise sözü kısa kesmek gerektir, vesselam.8
      (Mesnevi, c. I, 1-18)
      Topraktan yaratılan beden aşktan nasib alınca göklere çıktı, yüceldi.
      Dünya bağını kopar, maddeye olan bağlılıktan kendini kurtar da, hür ol9, ey oğul ne zamana kadar altının, gümüşün esiri olacaksın?
      Rızıklar denizini, bir testiye dökecek olsan, ne kadarını alır? Ancak bir günlük kısmet, bir günlük su...
      Harislerin, dünyayı çok sevenlerin göz testileri hiç dolmaz. Sedef de kanaat edici olmayınca, içi inci ile dolmaz.
      Halbuki, ilâhî aşk yüzünden, nefsaniyyetten kurtulan, benlik elbisesi yırtılan kimse, hırstan da, ayıbdan da, kötülüklerden de tamamiyle te­mizlenir.
      Ey bizim sevdası hoş olan, güzel olan aşkımız, ey bizim bütün manevî hastalıklarımızın, dertlerimizin tabibi; sevin, şâd ol...
      Ey bizim kibir ve gurur hastalığımızın, böbürlenmemizin devası olan aşkımız! Ey bizim hasta gönlümüzün Eflâtun'u, Calinus'u!10
      Topraktan yaratılmış olan bedenimiz, aşk yüzünden göklere yükseldi. Dağ bile çevikleşti, oynamaya başladı.11
      Ey âşık! Aşk Tûr Dağı'na can olunca, Tûr mest oldu, kendinden geçti, Mûsâ da düşüp bayıldı.12

      8   Mesnevî'nin I. cildinin en başında bulunan bu onsekiz beyti Hz. Mevlâna kendisi yaz­mıştır. Bundan sonra bütün cildlerde bulunan yirmibeş bin altıyüz ondört beyti Mevlâ­na söyledi, Hüsâraeddin Çelebi yazdı.
       
      9  Bizler, hür gibi görünen esirleriz. İsteklerimizin, ihtiraslarımızın esiriyiz. Bu dünyada da, öteki dünyada da zevk peşinde koşmamak, ibâdeti cennet için yapmamak, maddî arzulardan, hiddet, şöhret, şehvet tesirinden kurtulmak, mala, mülke kul olmamakla insan hür olabilir.
       
      10 Eflâtun, eski yunan filozoflarındandır. Sokrat'ın talebesidir. Eflâtun, akıl ve zekâ sembolüdür. Calinus da bir yunanlı hekîm, her derde deva bulmaya çalışan Calinus hekîm sembolü olmuştur.
       
      11 A'raf Sûresi'nin 143. âyetine işaret var.
      12 A'raf Sûresi'nin 143. âyetine işaret var.
        
      Ben de, bütün beşerî kirliliklerden kurtulup, beni yaratana ve yaşata­na yakın olsaydım da kendimi onda bulsaydım. Kâmil bir insan olarak, ney gibi aşkın söylenmesi gereken bütün sırlarını ve hakikatlerini söy­lerdim.
      Fakat kendi dilinden anlayanlardan, kendi dilini konuşanlardan uzak düşen kimse, yüzlerce dil, yüzlerce nağme bilse, yine dilsiz olur, susar.
      Gül gidip, gül bahçesinin mevsimi geçince, artık bülbülün başından geçenleri işitmez olursun.
      Şunu iyi bil ki, kâinatta var olan her şey, sevgilinin tecellîsinden iba­rettir, onun yarattıklarıdır. Onun kudretini, yaratma gücünü göster­mektedir. Aslında, âşık bir perdedir. Var olan, diri olan ancak sevgilidir. Âşık ise bir ölüdür. Var gibi görünen bir yoktur.
      Bu hakîkati sezemeyen, ilâhî aşka meyli, isteği olmayan kimse, kanat­sız bir kuş gibidir. Vay onun haline, yazıklar olsun ona...
      Sevgilimin inayeti, lûtfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nerden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim?
      Aşk, bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister, fa­kat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin13?
       
        
            Aşk ve âşıklık
       
      Âşıklık derdi, gönül iniltisinden belli olur. Hiç bir hastalık gönül has­talığı gibi değildir.
       
      «Âşıkın hastalığı, derdi, diğer bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, Al­lah'ın sırlarını belli eden bir üstürlab, bir vasıtadır.14

      13 Hak âşıkı, hem kendi gönlünde, hem de baktığı her yerde, her şeyde, Allah'ın kudreti­ni, büyüklüğünü, yaratma gücünü görür, hisseder. Ona hayran olur. Etrafını saran çoklukta vahdetin, birliğin güzelliğini müşahede eder. Günahlardan arınmış, beşerî kirliliklerden temizlenmiş can aynası, Allah'ın lütfü ile içine akseden hakikatleri saklıyamaz, açığa vurur, gösterir, yani gammazlık eder.
       
       
      Bu hakikatler, Hakk'ın güzelliğine karşı duyulan hayranlıktır. Dolayısıyl Hakk'a karşı duyulan aşktır. Hak âşıkı, bu dünyada gördüğü güzellerde görünen fizikî güzelliğin değil, gördüğü güzellerde tecellî eden ilâhî güzelliğin âşıkıdır. Çünkü, maddî güzeller, gelip geçici bir aynadır. O aynalar ve tecellî eden güzellikler ise sonsuzdur. Âşık kendi varlığından, benliğinden azad olursa, yalnız güzellerde değil, kendinde de onu bulur; "Ben, ben değilim, ben dediğim sensin hep, canım dediğim, ten dediğim sensin hep" der.
       
      14Üstürlab: Üstüne gök kubbesinin haritası çizilmiş yarım dâire şeklinde bir âlettir.
       
      Bu­nunla, gökteki yıldızların bulunduğu yerler, güneşin doğup batışı ile zeval vaktinin sa­ati bilinir.
       
      Âşıklık ister nefsanî olsun, ister rûhânî olsun, sonunda bizi ötelere götürecek bir rehber, bir kılavuzdur.
      Aşkı anlatmak, açıklamak için ne söylersem söyliyeyim, kendim aşka gelince, aşkı hissedince söylediklerimden utanırım.
      Her ne kadar, dil ile açıklanması, anlatılması pek parlak ve aydınlatıcı da olsa, aşkın dile düşmemesi, söylenmemiş kalması ve gönülde duyul­ması daha parlaktır.
       
      Her bahsi yazmakta koşup duran kalem, aşk bahsine gelince dayana­madı. Ortasından yarıldı.
      Akıl, aşkın şerhinde, açıklamasında, merkep gibi çamura battı kaldı. 
      Aşkın da âşıklığın da ne olduğunu yine aşk açıkladı.
      Sadece dış güzelliğe dayanan mecazî aşklar, gerçek aşk değildir. He­vesten ibarettir. Böyle aşkların sonu utanç verici olur.
      Fânî olan insanların, yâni ölülerin ve öleceklerin aşkı sonsuz olamaz.. Çünkü, ölü, tekrar bizim tarafımıza gelemez.
      Fakat, gerçek aşk, ölümsüz olan aşk, Allah aşkı, rûhda olsun, gözde olsun, her an goncadan daha taze olarak durur.
      O, ölümsüz olan, bakî olan Allah aşkını seç ki, o canına can katan mânâ şarabını sana lütfetsin, seni yaşatsın.
      Sen öyle büyük bir varlığın aşkını seç ki, bütün peygamberler, Onun aşkıyla kudret ve kuvvet buldular, şeref ve saadete erdiler.
        
            Pâdişâh ve hasta câriye
        
      Çok eski zamanlarda bir pâdişâh vardı. Bu pâdişâh, maddî yönden de, manevî yönden de çok üstün bir durumda idi.
      Bu pâdişâh, bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı saraylılarla beraber ava çıktı.
      Yolda giderken, o, bir câriye gördü. O cariyenin kulu, kölesi oldu.
      Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, pâdişâhın da ruhu, beden kafesinde öylece çırpınmaya başladı. Bu sebeple para verdi, o cariyeyi satın aldı.
      Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilâhî takdir neticesi câriye hastalandı.
       
      Pâdişâh sağdan, soldan, her taraftan hekimler topladı. Onlara dedi ki: "Her ikimizin hayatı da sizin elinizdedir.
      Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı odur. Ben, dertliyim, hastayım, benim ilâcım, benim dermanım odur.
      Kim, benim canıma derman ederse, her şeyimi, inci ve mercan hazî­nemi ona vereceğim."
      Hekimlerin hepsi de dediler ki: "Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Zekâmızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, bera­berce düşünüp, beraberce tedavi edelim.
      Her birimiz hasta tedavisinde, zamanın îsâ'sıyız, elimizde her derdin devası, her hastalığın ilâcı vardır."
      Hekimler, gurura, benliğe kapıldılar da, her şeyi kendi ellerinde sandı­lar. İnşaallah (=Allah İsterse) iyi ederiz, demediler. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk onlara, insanların acizliğini, Allah'ın izni olmadan insanların bir şey yapamadıklarını gösterdi.
      Hekimler ilâçtan ne verdilerse, tedaviden ne yaptılarsa, beklenen şifâ elde edilemedi. Hastalık arttı.
      Zavallı câriye, hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Pâdişâhın gözleri de ağla­maktan ırmak halini aldı.
      Pâdişâh, hekimlerin hastalığa karşı âciz kaldıklarını görünce, yalın ayak mescide koştu.
      Mescide girip, mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, göz yaşlarından sırılsıklam oldu.
      Pâdişâh, Hakk'ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra ken­dine gelince, güzel bir ifade ile, can ve gönülden Allah'ı medh ü senaya başladı.
      "Ey en az bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah'ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen, kalblerdeki bütün gizli istekleri bilirsin.
      Ey Allah'ım; bütün isteklerimizde, dâima sana sığınıp, senden yardım dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fâni cariyeye gö­nül verdik. Sonra tuttuk, sen var iken hekimlere baş vurduk.
       
      Gerçi sen: 'Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yi­ne o sırları meydana dök, isteklerini açığa vur', buyurdun."
      Pâdişâh can ü gönülden yalvararak coşunca, Allah'ın lütuf ve iyilik deryası da coşmaya başladı.
       
      Allah'a göz yaşları ile niyazda bulunurken, pâdişâh bir aralık kendin­den geçti, uykuya daldı. Rüyasında ona bir pîr göründü.
      O pîr diyordu ki: "Ey pâdişâh, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın sana bir garip gelirse, bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir.
      O gelecek garip, çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bu­lunması gereken bütün vasıflar onda vardır. O, doğru, emniyetli, güve­nilir, inanılır bir kişidir.
      Onun vereceği ilâçta kat'î sihir tesirini gör. Mizacında da Hakk'ın kudretini müşahede et."
      O rüyada vaadedilen zaman gelip de gündüz olunca, güneş yükselip de yıldızları sönük, görünmez bırakınca,
      Pâdişâh, rüyada kendisine gizli olarak gösterilen zâtı, görmek için pencere önünde beklemeye başladı.
      O, gölge içinde güneş gibi parlayan, faziletli, hünerli, bilgili bir zâtın geldiğini gördü.
      Bu gelen zât, uzaktan hilâl gibi görünür görünmez bir halde geli­yordu. Adetâ yok denilecek ve hayal sayılabilecek bir halde görünmekte idi.
      Pâdişâh, kapıcı ve perdecilerin yerine kendisi koştu, o gaipten, ötelerden gelen misafiri karşıladı.
      Pâdişâh da, gelen misafir de birbirini tanımış, bilmiş birer mânâ deni­zi idiler. Her ikisinin ruhu, ayrı ayrı vücudlarda tek bir rûh olarak bulu­nuyordu. Onlar, sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirine dikilmiş ve bağlanmış idiler.
      Pâdişâh; "Benim asıl sevgilim, o câriye değil, sensin, fakat dünyada iş işten çıkar, Allah'ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar." dedi.
      "Ey ötelerden gelen azîz varlık, sen bana Hz. Mustafa (s.a.v.)'sın, ben de kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim."
      Pâdişâh, kollarını açıp, o ilâhî hekîmi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne aldı. Canın içine soktu.
      Elini, alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya başladı.
      Sora sora odanın baş köşesine kadar çekti, götürdü. Ve; "Nihayet sabırla manevî bir hazîne buldum." dedi.
       
      "Ey Allah'ın hediyesi, zahmetin, sıkıntının, kederin gidericisi, 'sabır sevinç anahtarıdır' hadisinin canlı mânâsı.
      Ey mübarek yüzü, görünüşü her suâlin cevabı olan kâmil insan, uzun uzun konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir.
      Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamu­runa saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın.
       
      «Ey seçilmiş, beğenilmiş, Allah'tan razı olmuş ve Allah'ın rızasını ka­zanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kaybolursan, başımıza kazalar, belâlar yağar, pek geniş olan feza daralır, bizi sıkar, bunaltır."
      Buluşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, pâdişâh o aziz varlığın elinden tuttu, harem dâiresine götürdü.
       
      Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta cariye­nin karşısına oturttu.
      Hekîm, hastanın yüzünü, benzini görüp, nabzını saydı. İdrarını mu­ayene etti. Hastalığın alâmetlerini, sebeplerini dinledi.
      Dedi ki: "Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri yararlı ve şifalı bir tedavi olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüş­ler."
      Hekîm hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, bildiğini gizledi, pâdişâha söylemedi.
      Hüznünün, melalinin çokluğundan cariyenin gönül hastası olduğunu anladı. Çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu.
      Hekîm dedi ki: "Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak suretiyle, sa­rayı boşalt, içerde kimsecikler kalmasın.
      Ben bu hasta cariyeden bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bu­cakta kimse bulunup da bizi dinlemesin..."
       
       
      Ev boşaltıldı. İçinde hekîm ile hastadan başka kimse kalmadı.
      Hekîm, tatlılıkla, yumuşak bir sesle, hastaya; "Nerelisin?" diye sordu. Her memleket halkının ilacı başka başkadır.
      "O şehirde akrabandan kimler var? Kime yakınsın? Bağlı olduğun, öz­lem duyduğun arkadaşların var mı?"
      Elini cariyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefâsını, başına gelen dertleri, belâları birer birer sordu. (
      mesnevi şerhi 6 cilt kitap , mesnevi şerif oku, ötüken yayınları, mesnevi tercümesi, şefik can tercümesi mesnevi , ötüken neşriyat , mesnevi şerhi fiyatı , 6 kitap, 6 cilt takım )
       
       
      Ötüken Neşriyat  Şefik Can Tercümesi Mevlana ‘nın 6 Cilt Mesnevi Tercümesi kitabı nın tanıtımı bitti.
      Diğer Özellikler
      Stok Kodu9786051553566
      MarkaÖtüken Neşriyat
      Stok DurumuVar
      9786051553566
       
       

       

      PlatinMarket® E-Ticaret Sistemi İle Hazırlanmıştır.